Eve doğru yürürken her adımda kolumdaki acı hafifliyor gibiydi. Belki de güneşin sıcaklığıydı, belki de içimde büyümeye başlayan o küçük umut ışığı. Hastanenin önünden uzaklaştıkça, sanki ağır bir yükten kurtuluyordum.
Caddede yürürken telefonum titredi. Ekrana baktım. "Anne" yazıyordu. Dün geceki mesajıma cevap mıydı? Parmaklarım ekranda gezindi, ama bu sefer açtım.
Anne: Oğlum, ziyarete geleceğini söylemişsin. Ne zaman geliyorsun? Sana yemek yapayım. Özledim seni o kadar ki...
Sesimi duymak istiyordu. Gerçekten özlemişti. Belki de her şeye rağmen, birileri beni gerçekten seviyordu. Gözlerim doldu ama bu sefer ağlamak gibi değildi. Sadece... içimde bir şeyler eriyor gibiydi.
"Bu hafta sonu gelirim anneciğim. Söz."
Mesajı gönderdim. İlk kez uzun süredir verdiğim bir sözü tutmak istiyordum.
Yürümeye devam ettim. Yavaş yavaş eve yaklaşıyordum. Ama bu sefer ev, o karanlık oda, o çekmece... artık aynı değildi. Belki de her şeyi değiştirebilirdim. Henüz geç değildi.
Evin önüne geldiğimde duraksadım. İçeriden müzik sesi geliyordu. Bizim şarkımız. Ve kahkahalar. Ama bu sefer o kahkahalar bana yabancı gelmedi. Belki de onların arasında ben de gülebilirdim.
Kapıyı açtım. Herkes salonda toplanmıştı. Chan hyung gitar çalıyordu, Felix şarkı söylüyordu, diğerleri tempo tutuyordu. Beni gördüklerinde sessizlik oldu. Ama bu sefer o sessizlik suçlayıcı değildi. Sadece... şaşkınlıktı.
Felix: Siwoo... dün gece neredeydin? Merak ettik.
Changbin: Saatlerce kapını çaldık. Cevap vermeyince...
Felix'in sözleri havada asılı kaldı. Changbin'in cümlesi yarım kaldı. Hepsi bana bakıyordu. Ama bu sefer bakışlarında yargı yoktu. Sadece endişe vardı.
Sırtımı dikleştirdim. Derin bir nefes aldım. Bu sefer kaçmayacaktım. Artık yalan söylemeyecektim.
Siwoo: Dün gece... hastanedeydim.
Herkes konuşmaya başladı. Chan hyung gitarı bıraktı, yanıma geldi. Changbin bile endişeli görünüyordu. Jeongin ve Seungmin telefonlarını bıraktı. Minho ve Hyunjin ayağa kalktı.
Ama onları susturdum.
Siwoo: Ben... iyi değilim. Uzun zamandır iyi değildim. Ve sizden sakladım. Çünkü... korktum. Beni ciddiye almamanızdan korktum.
Felix: Biz... nasıl yardım edebiliriz?
Chan: Siwoo, sen bizim maknae'mizsin. Ne yaşarsan yaşa, yanındayız. Sadece söylemen yeter.
Siwoo: Edemezsiniz çünkü... çünkü ben... sanırım ölüyorum...
Sözlerim odanın içinde yankılandı. Ölüyorum kelimesi havada asılı kaldı, herkesin yüzünde şok ifadesi oluştu. Chan hyung'un eli havada kaldı, Felix'in gözleri faltaşı gibi açıldı. Changbin ağzını açıp kapadı, hiçbir şey söyleyemedi.
Chan: Ne... Ne demek istiyorsun? Siwoo, bu şaka mı?
Başımı iki yana salladım. Yavaş, ağır bir hareketle. Ceketimin kolunu sıyırdım ve glitchli alanı gösterdim. O an odadaki atmosfer tamamen değişti. Herkes nefesini tuttu.
Felix: Bu... bu ne?
Siwoo: Soyutlanmak...
Chan hyung'un eli havada kaldı, Felix'in gözleri faltaşı gibi açıldı. Changbin ağzını açıp kapadı, hiçbir şey söyleyemedi.
Felix: Ne... Ne demek istiyorsun? Soyutlanmak mı? Siwoo, bu ne?
Başımı iki yana salladım. Yavaş, ağır bir hareketle. Ceketimin kolunu tamamen sıyırdım ve glitchli alanı gösterdim. O an odadaki atmosfer tamamen değişti. Herkes nefesini tuttu.
Chan: Bu... bu ne? Ne oldu sana?