KÜLLERDEN DOĞAN FIRTINA: HERAN KRALLIĞI
YER: Maar Gezegeni, Enokran Kıtası Kuzey Doğu Düzlükleri
Güneyinde uçsuz bucaksız Tanbulak Düzlükleri, batısında sonu görünmeyen Nethulraen ormanı ile kaplı ve orta düzlüklerin en korunaklı platosuna inşa edilmiş Rahelm şehri düzlüğün ortasında görkemli bir mavi güneş gibi kendini gösteriyordu. Saray Bolha'nın ve Mavi Kulenin zen taşları ile kaplı duvarları masmavi yankılarını etrafa yayıyor gece karanlığında tüm şehri loş bir maviliğe terk ediyordu. Akaşanın en sakin olduğu bu saatlerde, havayı etki altına alan o belli belirsiz metalik akaşa kokusu şehrin çamurlu sokaklarına kadar iniyordu.
Güneyin kavurucu nefesi ile kuzeyin keskin ayazının çarpıştığı bu plato üzerinde yükselen Rahelm, iç içe geçmiş üç halkasıyla Enokran’ın aşılmaz kalesiydi. Ancak bu surlar sadece dışarıdaki canavarları uzak tutmak için değil, içerideki çürümeyi gizlemek için de örülmüştü. Orta Halka'daki zanaatkârlar çarşısının isli hengâmesinde yankılanan örs sesleri, İç Halka'ya ulaştığında Mavi Kule’nin Söz Büyücüleri tarafından evcilleştirilerek narin bir esintiye dönüştürülüyordu. Saray Bolha’nın koridorlarında kraliyet kadifeleri bu suni rüzgârla mağrurca dalgalanırken Kutsal Göz Salonu’ndaki yaşlıların fısıltıları şehrin temellerine sinmiş bin yıllık bir ihaneti örtbas ediyordu. Soylular, surların sağladığı güveni halka bir lütuf gibi sunarken aslında 'Düzen' dedikleri şey, her bir taşı yalanla mühürlenmiş, parıltılı ama buz gibi bir hapishaneden başka bir şey değildi.
Orta Halka'daki o sessiz zanaatkâr dükkânlarının ötesinde, Rahelm’in en geniş ve en hırçın bölgesi olan Dış Halka uzanıyordu. Burası, İç Halka'daki kadifelerin ve Orta Halka'daki düzenin aksine; çadırların, derme çatma kerpiç evlerin ve kervan yollarından gelen tozun birbirine karıştığı bir kaos alanıydı. Gecenin bu en karanlık vaktinde, dış surların devasa kapıları, ufuktaki Tanbulak Düzlükleri’ne açılan sessiz ağızlar gibi bekliyordu.
Tam o sırada, zifiri karanlığın içinden bir siluet belirdi.
Ufuk çizgisinden ağır adımlarla gelen bu figür, şehre doğru yalın ayak yürüyordu. Üstü başı, sanki günlerce bataklıkta boğuşmuşçasına katman katman çamurla kaplıydı. Yırtık pırtık cübbesinin etekleri yerlerde sürünüyor, her adımında çamurlu suyun o vıcık vıcık sesi duyuluyordu. Dış kapıdaki iki muhafız, mızraklarını çaprazlayarak yolu kapattı. Biri, yüzündeki tiksintiyi gizleyemeyerek burnunu kıvırdı.
"Dur orada!" diye gürledi muhafız. "Rahelm’in kapıları bu saatte başıboş dilencilere kapalıdır. Geri dön, yoksa mızrağımın tadına bakarsın."
Söz büyücüsü hâlâ susuyordu. Bakışlarında bir nefret ya da öfke yoktu; sadece binlerce millik yolun ve uykusuz gecelerin getirdiği o derin yorgunluk vardı. Yavaşça elini göğsüne götürdü ve parmaklarının arasındaki demir mührü meşale ışığına doğru kaldırdı. Mavi Kule’nin sarmal Akaşa dalgalarıyla bezeli mührü, muhafızların gözlerini kamaştıran kısa, mavi bir pırıltı yaydı.
Muhafızlar ne diyeceklerini bilemeden birbirlerine bakarken büyücü kurumuş dudaklarını araladı. Sesi, sanki tozlu raflardan fırlayıp gelmiş gibi yaşlıydı ama emir kipi tartışmaya kapalıydı:
"Çekilin."
Sadece bu tek kelime, havada asılı kalan Akaşa’yı hafifçe titretti. Muhafızlar, üzerlerindeki o şaşkınlığı atamadan, görünmez bir saygıyla yana çekilerek kapının ağır demir sürgülerini hızla çektiler.
Yalın ayaklı büyücü, mermer zeminde çamurlu ve ıslak izler bırakarak ilerlemeye devam etti. Bakışları tek bir noktaya, iç halkada Saray Bolha'nın kudretini mavi bir mızrak gibi delip geçen ve gökyüzüne uzanan o devasa kuleye kilitlenmişti. Adımları yorgun ama hedefinden sapmaz bir kararlılıktaydı.
Orta halkaya ulaştığında, surların üzerindeki meşaleler daha sık, nöbetçilerin zırhları daha parlaktı. Buradaki muhafızlar, dış kapıdakilere kıyasla çok daha tecrübeli ve disiplinliydi. Büyücü daha ağzını açmadan, sadece elindeki mührü kaldırması yetti; muhafızlar ne bir soru sordu ne de bir engel çıkardı. Ağır demir sürgüleri büyük bir profesyonellikle, sessizce iki yana çektiler.
Büyücü, aynı hızla zanaatkârlar çarşısını geçti. Gece vakti sessizliğe bürünmüş dükkânların arasından süzülürken ayaklarından süzülen çamur artık yerini şehrin daha temiz yollarına bırakmaya başlamıştı. Boş pazar meydanını bir gölge gibi aştı ve nihayet iç halkanın, yani krallığın kalbinin başladığı o görkemli girişin önüne ulaştı.
Tam bu noktada, yerdeki mermer zemin yerini Rahelm’in asıl ruhu olan mavi zen taşlarına bıraktı. Büyücünün çıplak ayakları, bu kadim taşların yaydığı loş ve titreşen soğukluğa değdiği an, taşlar onun gelişini kutlarcasına hafifçe parladı.
İç halkayı koruyan muhafızlar, sıradan askerlerden çok daha fazlasıydı; onlar, yıllarca Akaşa’nın varlığına maruz kalmış, enerjiyi tenlerinde hissedebilen seçkin bir birlikti. Çamur içindeki bu adam yaklaştıkça, onun perişan görüntüsünün ardındaki asıl şeyi gördüler: Büyücünün bedeninden yayılan, bastırılamaz bir fırtına gibi yükselen o saf ve ağır Akaşa dalgasını... Bu öyle bir güçtü ki, sanki büyücünün etrafındaki hava bile saygıyla genleşiyordu. Muhafızlar, ruhlarına baskı yapan bu görünmez otorite karşısında tek bir kelime dahi etmediler. Göz göze bile gelmeden, sadece büyücünün taşıdığı o devasa yankının önünde eğilircesine iç kapıları sonuna kadar açtılar.
Artık büyücü ile Mavi Kule arasında hiçbir engel kalmamıştı. Ve Yalın Ayak Büyücü, Mavi Kule'nin önünde saygıyla durdu.
Gözlerini yukarıya, kulenin gecenin karanlığını delmeye çalışan zirvesine odakladı. Ne ihtişamlı bir yapıydı. "Tüm Enokranın en uzun yapıtı, insanlığın gurur kaynağı ve insansıların kıskançlığı..." diye geçirdi içinden.
Bitap düşmüş ellerini son bir gayretle kaldırıp Kule'nin kapısız yüzeyine bastırdı. Bu hareket bir mekanizmayı tetiklemiş gibi bir ses çıkardı. Sanki onlarca çark aynı anda hareket ediyor gibiydi. Duvarın taşları içe doğru kaymaya başladı. Sonunda büyücünün geçebileceği kadar bir geçit oluştu. Yalın ayaklarıyla içeri süzüldü.
Dışarıdaki o nemli ve ağır hava, yerini anında Mavi Kule’nin o kendine has, ozon kokusuna benzer keskin ve steril atmosferine bıraktı. Kapı arkasından aynı mekanik uğultuyla kapanırken dış dünyanın tüm gürültüsü bıçak gibi kesildi.
Kulenin içindeki zen taşları, dışarıdaki loş maviliğin aksine, burada canlı bir organizma gibi nefes atıyordu. Normalde şeffaf olması gereken ve Akaşa’nın sonsuz renklerini yansıtmasıyla bilinen devasa duvarlar, büyücünün içeri girmesiyle birlikte hafifçe karardı; sanki kule, onun getirdiği o ağır ve yorgun haberi daha şimdiden hissetmişti.
Büyücü, geniş koridorda ilerlerken ayaklarının altındaki taşların hafifçe titrediğini duyabiliyordu. Hedefine yaklaştıkça adımlarını hızlandırdı, artık adeta koşuyordu. Geçtiği yerin akaşası kendini soğuruyor ve zifiri bir karanlık oluşuyordu. Çok geçmeden kulenin üst katlarına ulaştı, bir çırağın yanından hızla geçip onu zifiri karanlık içinde bıraktı. Bu, büyücünün içindeki karanlık değil, taşıdığı haberin Akaşa okyanusunda yarattığı devasa bir çalkantıydı. Çırağın yanından geçerken oluşan o zifiri boşluk, sadece birkaç kalp atışı sürdü. Çırak, bir anlığına tüm varlığının silindiğini hissetti; fakat büyücü uzaklaştığı anda duvarlar eski mavi, dingin ışığına geri döndü. Kule, haberi sindirmeye çalışırcasına yeniden parlamaya başlamıştı.
Büyücü, kulenin en üstündeki Yedi Yankı Salonu’na ulaştı. Kapılar, kuledeki bu sarsıntıyı çoktan hissetmiş olan kadim bir mekanizmayla gıcırdayarak açıldı. İçeride, krallığın en güçlü yedi büyücüsünden üçü ayaktaydı.
Başbüyücü Sillas, asasını sıkıca kavramış, bu perişan habercinin gelişini izliyordu. "Kule seninle ağlıyor, Güneyin Gözlemcisi," dedi Sillas. Sesi, kibrinden sıyrılmış, saf bir endişeyle yankılanıyordu. "Anlat akaşayı dalgalandıran, seni dinliyoruz."
Büyücü, salonun tam ortasında durdu. Çamurlu ayakları o kusursuz mavi taşların üzerindeyken artık vücudu titriyordu. Getirdiği haberin ağırlığı, adeta omuzlarına fiziksel bir yük bindiriyordu. Konuşmak için ağzını açtığında, kulenin tüm zen taşları anlık olarak yeniden karardı ve o zifiri karanlığın içinden büyücünün tek bir "Söz"ü döküldü:
"Güneyin mühürleri... O yıkılmaz denilen Sonsuzluk Kapısı artık sadece bir avuç külden ibaret."
Bu sözler duymak istemeyecekleri, akıllarının ucundan bile geçmeyen ama duyduklarında her şeyi unutup geçmişin tozlu raflarında cevap bulmaya çalışacakları kelimelerdi.
Sillas, boğazına düğümlenen o buz gibi gerçeği yuttu. Odadaki üç kişi bu felaketi göğüslemeye yetmezdi. Bakışlarını diğer dört boş kürsüye çevirdi. "Bu sadece bizim duyacağımız bir haber değil," diye gürledi. "Konsey tam olmalı!"
Sillas, asasını salonun merkezindeki zen noktasına sertçe vurdu. Ağzından çıkan her bir hece, Akaşa okyanusunda devasa halkalar yarattı:
"Yedi Yankı, tek bir nefeste toplansın! Ruhlar, bedeni geride bıraksın ve gerçeğe şahitlik etsin!"
O anda, boş olan dört kürsünün üzerinde mavi bir sis tabakası belirmeye başladı. Rahelm'in uzak köşelerinde, belki Enokran'ın isimsiz köşelerinde bulunan diğer dört Başbüyücü, Sillas'ın çağrısıyla sarsıldılar. Fiziksel bedenleri oldukları yerde derin bir uykuya dalarken bilinçleri ve ruhları, saf Akaşa formunda, Yedi Yankı Salonu’na çekildi.
Saniyeler içinde, boş kürsülerde dört şeffaf, parıldayan figür belirdi. Hepsinin gözleri açık ama bakışları bu dünyaya ait olmayan bir yerdendi. Konsey artık tamdı; yedi zihin, tek bir dehşetin önünde birleşmişti.
Ancak bu ruhani davet, beraberinde yoğun bir öfke ve şaşkınlık getirdi. Bedenlerinden koparılıp bir anda Rahelm’in soğuk kulesine çekilmek, Enokran’ın farklı köşelerinde önemli işler yürüten bu kudretli isimler için kabul edilemez bir saygısızlıktı.
Kürsülerde yankılanan ilk sesler, birer gök gürültüsü gibi salonun duvarlarında çarptı:
Altherun Tahelt (Beyaza Hükmeden): Kar beyazı, göz alıcı bir ışık halesi içinde belirdi. Ruhu, sanki saf enerjiden dövülmüş bir heykel gibiydi.
"Sillas! Bu ne cüret?" diye gürledi Altherun. Sesi, camın mermere çarpması gibi tiz ve keskin bir tondaydı. "Akaşanın beyazlığına ant olsun Rahelm yok olup gitmemişse, karanlık hepimizi yutmamışsa, beni buraya habersiz çağırmanın bedeli ağır olur."
Varkas Ernet (Hellaem Bekçisi): Astral formu, sanki dağların derinliklerinden gelen dumanlı bir ateşle sarmalanmıştı. Alvenar Hanesi’nin o sert ve disiplinli havasını taşıyordu.
"Hellaem Ocağı'nda rünlü demirleri mühürlüyordum!" dedi Varkas, sesi Ernet Dağı’nın çığları gibi derinden geliyordu. "Ocağın ateşi benim ruhumla dengeleniyordu. Sillas, bu lanet şehri yerin dibine geçirmemi mi istiyorsun? Umarım öfkemi dindirebilirsin."
Keisare (Sessizliğin Yankısı): O, diğerlerinin aksine daha silik, gölge gibi bir formdaydı. Etrafındaki hava, söz büyücülerinin bile tırsacağı şekilde titreşiyordu.
"Fısıltılar her yerdeydi ama hiçbirini yakalayamadım," diye fısıldadı Keisare. Sesi yoktu, kelimeler doğrudan diğerlerinin zihnine bir hançer gibi saplanıyordu. "Nethulraen’in fısıltılarını dinliyordum. Bu gürültülü çağrı, on bin yıllık sırları korkutup kaçırdı. Her şeyi sessizliğe boğmak istiyorum." Ruhu ağlıyor gibiydi.
Keir Ment (Zehir Soluyan): Şeffaf bedeni, yeşilimsi, zehirli bir sis bulutu gibi dalgalanıyordu. Bakışları, en dayanıklı canlıyı bile anında çürütebilecek bir etkiye sahipti.
"Güneydeki bataklıklarda yeni bir yaşam formunu inceliyordum," dedi Keir Ment, dudaklarından dökülen her kelimeyle etrafındaki ruhani sis biraz daha yoğunlaşarak. "Ellerim kan ve zehir içindeyken beni buraya fırlattın Sillas. Geçerli bir sebebin yoksa, seni kendi kulende nefessiz bırakırım."
Kürsülerinde etten ve kemikten oturan üç isim ise, bu öfke seli karşısında sadece susup önlerindeki çamurlu haberciye bakıyorlardı:
Başbüyücü Sillas (Düzen’in Sesi): Yüzünde, kibrin yerini alan o buz gibi gerçekliğin izi vardı.
"Sessiz olun!" diye bağırdı, sesi tüm ruhani feryatları bastırarak. "İşlerinizi, mühürlerinizi ve ocağınızı unutun. Dünya, sizin bildiğiniz Enokran olmaktan çıkmak üzere."
Gümüş Fısıltı Luvina (Arialma’nın Nefesi): Sillas’ın sağında oturan, şifa ve seziş üzerine uzmanlaşmış yaşlı kadın. Gözleri, büyücünün getirdiği haberle birlikte çoktan yaşarmıştı.
"Öfkeniz körleşmenize sebep oluyor," dedi Luvina, titreyen eliyle yerdeki mühürleri işaret ederek. "Güneyin rüzgârı artık ölü kokuyor. Hissetmiyor musunuz?"
Toros (Helgrum’un Yumruğu): Sillas’ın solunda duran, devasa cüssesi ve taş gibi sert bakışlarıyla tanınan büyücü. O, fiziksel gücü Akaşa ile birleştiren nadir ustalardandı.
"Kesin sesinizi ve dinleyin," diye gürledi Toros. "Mühürler kül olmuş. Sonsuzluk Kapısı yok artık. Şimdi kodekse bakın, çünkü geçmişten gelen o gölge, hepimizi yutmaya geliyor."
Yedi Başbüyücü’nün bakışları, Sillas’ın önünde havada süzülen Yaratılış Kodeksi’ne kilitlendi. Az önceki öfke, kodeksin sayfalarından yayılan o kadim ve korkutucu ışıkla bir anda buz kesti.
Sillas, kodeksin üzerine elini koydu. Sayfalar kendi kendine, sanki görünmez bir fırtınayla çevrilmeye başladı. Sonunda kan kırmızısı ile altın sarısı bir ışığın harmanlandığı o kadim sayfada durdu. Sillas’ın gözleri, metnin üzerindeki gümüş rünleri takip ederken sesi, sadece salonun taşlarında değil, konsey üyelerinin ruhlarında yankılanan o epik tınıya büründü. Okuduğu her "Söz", on beş bin yıllık bir hatırayı yeniden canlandırıyordu.
YARATILIŞIN ON İKİNCİ SÖZÜ UYANIŞTIR UYANIŞIN İLK SÖZÜ TOHUMDUR
BİRİNCİ SÖZ: TOHUM
(Kıyamet Öncesi Dönem - "İttifakın Şafağı")
Sillas okumaya başladı:
"Dünya, tanrıların gözyaşlarında boğulurken Enokran’ın tüm çocukları tek bir bayrak altında toplandı. İnsanı, Zul’u ve Kirehn'ı... Hepsi aynı dehşetin karşısında diz çöktü. Güneyin en ucunda, Maar’ın bağrına mızrak gibi saplanan Kıyamet Hisarı yükseldi. O günlerde hisarın harcı sadece kireçle değil, tüm ırkların ortak yeminiyle karılmıştı.
Sonsuzluk Kapısı; on bin büyücünün nefesi ve on bin demircinin çekiciyle dövüldü. O kapı, sadece karanlığı dışarıda tutmak için değil, içerideki 'birlikteliği' korumak için inşa edilmişti. Ancak insanlık, o görkemli surların gölgesinde bir gerçeği fark etti: Diğer ırklar için bizler müttefik değil, sadece günü geldiğinde feda edilecek birer 'et' yığınıydık. İttifakın surları taştandı, ama güvenin temeli kâğıttandı.
İKİNCİ SÖZ: YÜRÜYÜŞ
(Kıyamet Sonrası - 1. Yüzyıl: Sessizlik Çağı)
Sillas’ın sesi biraz daha derinleşti, sayfadan yayılan ışık buz mavisine döndü:
"Güneş, küllerin ardında bir hayalete dönüştüğünde, insanlık son kararını verdi: Ayrılış. Hisarın devasa demir kapılarını arkamızdan ebediyen kapattık. Medeniyetimizi yanımıza almadık; sadece öfkemizi ve hayatta kalma inadımızı yüklendik.
Güneyin o sahte sığınağını terk edip, dondurucu rüzgârların efendisi olduğu Kuzeye doğru yürüdük. Ayaklarımız buz kesti, ciğerlerimiz tozla doldu ama durmadık. Çünkü biliyorduk; güneyde köle olarak ölmektense, kuzeyde özgürce donmak evladır. Bu yürüyüş, insanlık tarihinin gördüğü en büyük 'Hayır' çığlığıydı."
ÜÇÜNCÜ SÖZ: İKİ KADER, İKİ YOL
(Kıyamet Sonrası - 2. Yüzyıl: Yolayrımı)
Sillas, elini kodeksin üzerinde hafifçe gezdirdi:
"Kuzeyin kapılarına ulaştığımızda, soyumuz bir kez daha sınandı. Yol ikiye ayrılıyordu. Bir grup, güneşin battığı yöne; tehlikeli ama gizemli Batı topraklarına, insansıların ve kadim ormanların kalbine yürüdü. Onlar, vahşi doğayla birleşip kendi karanlıklarında kaybolmayı seçtiler.
Geriye kalanlar ise Enokran’ın Kuzey Doğu Düzlükleri'ne ve Güney Tanbulak’ın sert toprağına kök saldı. Burada, her biri kendi surlarının ardına saklanan, birbirine güvenmeyen ama hayatta kalmak için birleşmek zorunda olan küçük devletler doğdu. Bolha’nın altın terazileri, Hellaem’in sönmeyen ocakları bu düzlüklerde ilk kez tüttü. Krallık henüz bir isim değildi; o zamanlar sadece korkuyla örülmüş surlar toplamıydık."
DÖRDÜNCÜ SÖZ: SÖZ BÜYÜCÜLERİNİN KAOSU
(Kıyamet Sonrası - 3. Yüzyıl: Mavi Kule Öncesi)
Sillas başını kaldırıp kürsülerdeki ruhlara baktı:
"O zamanlar ne Mavi Kule vardı ne de Düzen. Söz Büyücüleri, birer pazar cambazı gibi şehirler arasında dolaşır, kontrol edemedikleri Akaşa’yı köylere ve şehirlere birer veba gibi yayarlardı. Büyü, bir zanaat değil, bir felaketti. Her rahip kendi tanrısına feryat ediyor, her büyücü kendi 'Söz'ünü evrene dayatıyordu.
On beş bin yıllık bu kaosun içinde, Tanbulak’ta bir fırtına koptu... Ve kodeks der ki; 'Kapı siyah olanın elinde kül olduğunda, o fırtına geri dönecek.'"
Sillas kodeksi sertçe kapattı. Salonun içindeki o beyaz ışık, yerini yeniden Mavi Kule’nin o tekinsiz, loş maviliğine bıraktı. Ruhani formdaki büyücüler, Altherun, Varkas, Keisare ve Keir Ment, az önceki öfkelerini unutmuş, Sillas’ın okuduğu o dehşet verici son cümleye kilitlenmişlerdi.
Varkas Ernet (Hellaem Bekçisi), dumanlı sesiyle sessizliği bozdu: "Eğer Sonsuzluk Kapısı küle döndüyse... bu sadece güneyin düştüğü anlamına gelmez." dedi ve bakışlarını kürsünün önünde bitap halde yatan haberciye çevirdi. Diğer altı Başbüyücü de aynı anda sessizliğe bürünerek, çamur ve yorgunluk içindeki bu adama kilitlendiler.
Sillas, asasını hafifçe yere vurarak büyücünün bilincini tazeleyecek ince bir Akaşa dalgası gönderdi. "Konuş, Güney'in Gözlemcisi," dedi Sillas, sesi bu kez daha yumuşaktı. "Bize gördüğün yıkımı anlat. Kapı ne zaman düştü? Arkasından ne geliyor?"
Yalın ayaklı büyücü, çatlamış dudaklarını zorlukla araladı. Sesi, sanki boğazında kum taneleri varmış gibi pürüzlüydü ama kelimeleri salondaki herkesin kanını donduracak kadar netti:
"Kapı... bir ay kadar önce yıkıldı," diye fısıldadı. "Yıkılışını görmedim. Mabedin bekçileri benden önce davranmışlardı. Muhtemelen Solistrium'a haber gitmiştir." Kısa bir nefes çekti ve devam etti. "Mabedin bekçileri uzaklaştığında ancak incelemelerimi yapabildim. Surların kalıntılarını geçip Saheri topraklarının sınırından içeri süzüldüm. Günlerce yürüdüm, bekledim... Gökyüzünü karartacak Saheri orduları görmeyi umuyordum, en azından savaşacak bir düşman aradım. Ama hiçbir şey gelmedi. Ne bir saldırı, ne de o kadim yaratıkların feryadı... Sadece sessizlik vardı."
Büyücü, titreyen ellerini havada boş bir daire çizecekmiş gibi kaldırdı. "Toprakta Saheri yaratıklarının ayak izi değil, Sonsuzluk Oyukları buldum. İçine bakınca insanın ruhunu emen o dipsiz boşluklar... Yaratıklar gelmiyor Enokran'ın yüce büyücüleri, çünkü kapı birileri onu yıktığı için değil, arkasındaki o devasa sessizliğin ağırlığına dayanamadığı için küle dönmüş. Kapının ardında artık sadece o oyuklar ve bitmek bilmeyen bir boşluk var. Etrafta serbest dolaşan akaşanın fısıltısını kendine çeken bir hiçlik var."
Bu itiraf, Yedi Yankı Salonu’nun mavi aydınlığında buz gibi bir etki yarattı. Ruhani formdaki büyücüler birbirlerine bakarken, Hellaem Bekçisi Varkas Ernet’in dumanlı sesi yankılandı: "Demek Solistrium bunu bir aydır biliyor ve saraydan, bizden saklıyor. Aslında üçlü anlaşmayı düşünürsek bize haber verme yükümlülükleri yok ama saraya neden bildirmediler. Bizim bilmediğimiz bir şeyi biliyorlar ya da ellerinde çok büyük bir koz var."
Varkas Ernet’in dumanlı sesi, salonun mavi zen taşlarında yankılanırken konsey üyeleri arasındaki gerilim gözle görülür bir hale geldi. Solistrium’un, yani Kutsal Tapınaklar Birliğinin, bu kadar hayati bir bilgiyi bir ay boyunca kendine saklaması, krallığın temellerine yönelik sessiz bir darbe girişimi gibiydi.
Sillas, asasını yere vurduğunda çıkan ses, Varkas’ın sözlerini mühürledi. "Solistrium, rüzgârın fısıltısını bizden önce duyar," dedi Sillas, gözleri kısılarak. "Ama bu fısıltıyı saklıyorlarsa, rüzgâr artık Tanrı Heradin’inin değil, başka bir gücün emrine girmiş demektir. Ya bir mucize bekliyorlar ya da bu felaketin mimarı bizzat onlardır."
Solistrium’un bu sessizliği, bir aydır saklanan o büyük sır, yedi Başbüyücü’nün zihninde artık tek bir soruya dönüşmüştü: Neyi bekliyorlar?
Keisare (Sessizliğin Yankısı), o soluk ve gölge benzeri formuyla salonun ortasında yavaşça süzüldü. Kelimeleri yine doğrudan konsey üyelerinin zihnine saplandı: "Sessizlik... Solistrium’un sessizliği giderek artıyor. Nethulraen’in fısıltılarında bir süredir 'boşluk' duyuyordum, ama bunun bir 'yok oluş' olduğunu fark edemedim. Eğer Solistrium bu haberi bir aydır saklıyorsa, o Sonsuzluk Oyukları'ndan bir şeyler çekip çıkarmaya çalışıyor olabilirler."
Keir Ment (Zehir Soluyan), yeşil dumanlar saçarak öne çıktı. "Eğer ellerinde bir koz varsa, o kozun tadı hepimiz için ölümcül olacak," dedi sesi hırıldayarak. "Sillas, saraya haber vermeliyiz."
"Saraya gitmeyeceğiz," dedi Sillas, sesi buz kesti. "Saray Bolha şu an bir yılan deliğinden farksız. Eğer oraya bu halde gidersek, Solistrium’un ekmeğine yağ süreriz. Önce kendi gözlerimizle görmeliyiz. Keisare! Ruhun Saheri'nin sınırlarını aşabilir mi? O oyukların içine bakabilir misin?"
Keisare’nin gölge formu hafifçe titredi. "Bakabilirim..."
Zihnini Rahelm’in taş duvarlarından sıyırıp güneye, Gözlemci’nin bahsettiği o lanetli yırtıklara doğru uzattı. Bir Söz Büyücüsü için sessizlik, en güvenli limandı ancak Keisare’nin ruhu o Sonsuzluk Oyukları'nın sınırına değdiği an, liman yerini bir kıyamet senfonisine bıraktı.
Salondaki herkes, Keisare’nin ruhani formunun acıyla büküldüğünü gördü. Şeffaf bedeni, sanki görünmez bir el tarafından parçalanıyormuş gibi dalgalanıyordu. Birkaç saniye sonra, Keisare büyük bir sarsıntıyla ruhunu geri çekip kürsüsüne adeta fırlatıldı. Nefes nefeseydi, aslında bir ruh nefes almazdı ama o an varlığının her zerresi havaya ihtiyaç duyuyordu.
"Bakamadım..." diye fısıldadı Keisare. Sesi bu kez zihinlerde yankılanan bir fısıltı değil, açık bir feryattı. "Sessizlik değil Sillas... O oyukların içi sessizlik değil! Öyle bir gürültü var ki, sanki binlerce ruh aynı anda parçalanıyor. Sesler giderek artıyor, zihnimin perdelerini delip geçiyor. Orada... orada bir şey var. Bir kadın... ya da kadından kalan bir gölge. Oyuğa düşmüş ama ölmemiş; aksine o boşlukla birleşmiş. Simsiyah bir yaratık, kapkaranlık ama binlerce çığlığın aynı anda atıldığı bir yer."
Başbüyücülerin hepsi taş kesildi. Hiçbiri Keisare'nin bu denli zorlanacağını düşünmüyordu. Sillas, şaşkınlığını ustaca üzerinden attı.
"Üçlü Anlaşma (Saray, Kule ve Solistrium arasındaki kadim pakt) gereği," dedi Sillas, sesi buz keserek, "Açık bir savaş veya doğrudan bir saldırı olmadan Kule müdahale edemez. Solistrium’un bu sessizliği bizi kışkırtmak için kullanmasına izin vermeyeceğiz. Eğer şu an tüm gücümüzle güneye inersek, anlaşmayı bozan biz oluruz ve halkın gözünde 'korku yayan büyücüler'e dönüşürüz."
Sillas, ruhani formdaki büyücülere dönerek kesin talimatını verdi: "Sessiz kalacağız. Solistrium’u ve sarayı kendi hırslarıyla baş başa bırakacağız. Ancak, Varkas Ernet ve Keir Ment; en sadık ve en sessiz müritlerinizi derhal Saheri sınırına gönderin. Asla sınırı geçmeyecekler, asla açık vermeyecekler. Sadece o oyukları ve Solistrium’un oradaki bekçilerini gölge gibi izleyecekler."
Toros, dakikalarca tuttuğu nefesini güçlü bir şekilde vererek homurdandı. Bu hareket iki yüz yıl önce akaşayı toplamak için yaptığı bir talim hareketiydi sadece. Ama artık istemsizce yapıyordu.
"Saray şu an tam orada, o karanlık düğümün içinde bir bataklıktan farksız," dedi Toros, sesi duvarlardaki titreşimlerle yankılanarak. "Kral yatalak, nefesi her an kesilebilir; onun yaşam enerjisi akaşada silik bir sızıntıdan ibaret. Kraliçe Tethis, Melkia’ya doğru yola çıkarak aslında bu yılan deliğinden kaçtı. Prens ise tek başına, yetki hırsıyla yanıp tutuşuyor ama Solistrium’un o düğümün etrafına nasıl ağ ördüğünü, ellerindeki o 'kozun' ne olduğunu fark edemeyecek kadar aptal."
Sillas, Toros’un işaret ettiği o kararmış akaşa düğümüne bakarak başını onaylarcasına salladı:
"Bırakalım Prens ve Kraliçe kendi taht kavgalarında boğulsunlar. Bizim asıl düşmanımız saraydaki o sığ entrika soluyanlar değil; Keisare’nin gördüğü o 'binlerce çığlığın' kaynağıdır. Solistrium o karanlıktan, o oyuklardan ne çıkaracağını sanıyorsa, Mavi Kule o eli kırmayı bilecektir. Şimdilik sadece izliyoruz. Üçlü Anlaşma'ya sağdık kalmak zorundayız."