Eğilin ve bakın... Kara Küp’ün zihnimde oluşturduğu milyarlarca kıvrımdan sadece birine, adına Maar dedikleri o yaralı gezegenin bir köşesine odaklanıyorum. Sizin 'Soytarılar Tahtı' dediğiniz bu anlatı, sonsuzluğun içinde titreşen küçücük bir düğümdür; ancak her düğüm, bütünü tutan gizli bir gerçeği taşır.
Birazdan tanık olacağınız şey, sadece kralların ve kraliçelerin kavgası değildir. Bu, mermerin soğukluğuna hapsolmuş insan kibrinin, sonsuz bir fırtına karşısındaki ilk titreyişidir. Siz orada; ipeklerin hışırtısını, mühürlenen ambarların gıcırtısını ve saray koridorlarında yankılanan 'piç' fısıltılarını duyacaksınız. Onlar ise bunu 'iktidar' sanacaklar.
Bilmelisiniz ki; okuyacağınız her satır, bir hasat öncesi toprağın kuruması gibidir. Bir yanda demir yumruğuyla gerçeği ezmeye çalışan bir irade, diğer yanda kendi kanındaki rüzgârı bir pranga gibi taşıyan o sessiz kız... Ve gökyüzünde, her şeyi izleyen o mor nefret.
Soytarılar, tacın ağırlığı altında dans ederken; ben, onların adım attığı taşların altındaki karanlığı izliyorum. Bu hikâye, tahtı kazananların değil, gerçeği görüp de dilsiz kalanların trajedisidir.
Hazır olun. Perde açılıyor, ipler geriliyor ve Hasatçı’nın gölgesi, Heran’ın en parlak kulesine düşüyor. Şimdi, maskelerin ardındaki o çıplak dehşeti izleme vaktidir.
****