sour 9
𓆩ꨄ︎𓆪
Karanlık odanın aydınlanmasıyla Hyunjin'in eve geldiğini anlamıştım. Camın önünde onu beklerken kendime son derece rahat bir köşe yapmıştım. Sandalyemi çekmiştim, yastıkları popomun altına ve sırtımın arkasına sıkıştırmıştım. Dağınık ev topuzumla birlikte tırnaklarımı törpülemekle meşguldüm.
Saniyeler içinde karşımdaki odanın perdesi aralandı ve elindeki bir avuç taşla bana bakan Hyunjin'le göz göze geldim. Hızla taşları arkasına sakladı.
"Çıkar, çıkar." dedim alayla. "Demek her gece beni rahatsız etmek için işsizce bir avuç taş topluyorsun."
Camını açtı. "Ne dedin? Seni seviyorum mu?"
Aniden söylediği şeyle elimdeki törpü yere fırlamıştı. Kalbim duyduğu şeyden dolayı at koştururcasına hızlanırken öksürerek, "Ne- Ne saçmalıyorsun sen be?" dedim.
"Şaka."
Sinirle gözlerimi devirdim. Bu tarz şakalara gülmem mi gerekiyordu? Hayır, aksine son derece sinir bozucuydular.
"Bugün neden herkesin içinde bir anda iyilik meleği kesildin başıma?" Gerçi ilk başta kafama topu bilerek atmıştı da neyse...
O da kendi sandalyesini camın önüne çekmiş ve oturmuştu. Yorgun duruyordu. Saçları terlediği için nemliydi. Parmaklarıyla uzun siyah saçlarını geriye iteledi.
"Canım bir anda seninle ilgilenmek istedi."
Dudaklarımı büzerek onu taklit ettim. "Canı benimle ilgilenmek istemişmiş..." Felix de gayet benimle ilgilenebilirdi. Neden kafama top attıktan sonra bir şey var mı diye dibime kadar girerek kontrol ediyordu? Ya hiç top atmasaydı ya da kontrol etme kısmını Felix'e bıraksaydı.
Tekrardan törpümü almak için yere eğilip kafamı kaldırdığım sırada alnımın ortasında hissettiğim cisimle avuç içimi alnıma bastırdım. "Ah!" Saliseler içinde zemine ufak bir taş düşmüştü.
"Basket."
Dehşetle bakışlarımı Hyunjin'e kaldırdım. Bir diğer taşı fırlatmak için hazırlandığı sırada sinirle, "Sen kafayı mı yedin?" diye bağırdım. Sesimi biraz kontrol edememiş olabilirdim. Yan odada anne ve babamın uyuduğunu hatırlayarak utançla dudaklarımı birbirine bastırdım. Fısıldar bir tonda, "Cidden aptal falan mısın sen? Ya gözüme denk gelseydi. Bir kör etmediğin kalmıştı." dedim.
"Abartma," diye söylendi gülerek. "Herhalde gözünün içine atacak kadar yetenekli değilim."
"Ha olsan atarsın yani. Pes."
Her şeyde abartma, abartma deyip duruyordu. Abartmıyordum. Aksine bu camı söküp onun kafasına atmadığım için minnet duymalıydı. Ama bendeki hata. Onu insan yerine koyup yine pencerenin önüne gelip oturuyordum.
Olduğum yerden kalktım ve sinirle yastıkları yatağım üzerine fırlatarak camın önünden toparlanmaya başladım.
"Hey, hey." diye mırıldandı. "Nereye? Daha yeni başlıyordu gece."
Cevap vermeden sandalyemi masanın önüne çektim ve yine bir şey söylemeden, hatta ona bile bakmadan penceremi kapattım.
Tak.
Tak.
Tak.
Ardı arkası kesilmeden taramalı tüfeğe bağlamış gibi elindeki bütün taşları atmaya başlamıştı; Çocuk gibi... Aklınca ona bir şey demeden camı kapatmamı protesto ediyordu. Etmeye de devam edebilirdi. Alnıma taş atmadan önce düşüncekti onu.
Ona son bir kez baktığımda yine alnımı hedef alarak camıma taş atmıştı. Sinirime hakim olamayarak orta parmağımı havaya kaldırdım ve perdeyi hızla çektim.
"Salak mıdır nedir ya?" dedim inanamayarak. "İşsiz."
Tak.
Elindeki son taşı da atmasıyla kendi kendime gülmüştüm. Benimle uğraşmak hoşuna gidiyordu herhalde.
—
Markete gelmiştim. Annemin istediği birkaç bir şeyi alıp hemen eve dönmek istiyordum. Dışarıda hava çok sıcak olduğundan nefes bile alamıyordum. Marketin içerisi yine daha serin sayılırdı. Fakat klimalar bozuk olduğu için alnımdan boncuk boncuk terler akmaya başlamıştı.
Kasaya ödemeyi yaptıktan sonra ağır poşetlerle resmen sürünerek marketten çıktım. Yazın güneşin altında, öğlen saati ağır market poşetleri taşımak tam bir işkence gibiydi.
Bizim apartmana giden yokuşu çıkmaya başladığımda bacaklarım bir çeşit savaş veriyordu. Olduğum yere çöküp ağlamak istiyordum. Eğer annemler küçükken beni çok sevmeyip ikinci bir çocuk yapsalardı şu an evin tüm işleri en küçük kardeş olarak ona kalırdı. Fakat tek çocuk olduğum için markete de ben gönderiliyordum, eşyaları da ben taşıyordum.
Bir anda sağ tarafımdaki yükün yok olmasıyla dengemi kaybedip arkama doğru yalpalanmıştım. Tekrardan sırtımı dikleştirdiğimde sol elinde benim market poşetlerim, sağ elinde çubuk dondurmasıyla bana bakmadan yokuş çıkan Hyunjin'i görmüştüm.
Arkasından şaşkınca ona bakarken gelmediğimi anlamış bir şekilde uzaktan bir bakış attı. Dondurmasıyla gelsene diye işaret etti.
Yavaş adımlarla peşinden ilerledim. Bir anda neden poşetlerimi alıp yardım etmişti? Daha dün kafama top atmış, gecesinde de alnımın ortasına tam on ikiden taş fırlatmıştı. Bu bir çeşit özür dileme seansı mıydı?
"Ben taşıyabilirim." dedim mızmızlanarak. Hayır, işkence gibiydi. Yine de poşetlerimi onun taşımasına izin vermek gururuma yedirebileceğim türden değildi.
"İyi taşı o zaman." Poşetleri kaldırıma bırakacağı sırada dehşetle ona baktım. "Şaka, şaka. Yardımlaşmak güzeldir." dedim aceleyle ve sinsice tebessüm ettim.
Bu hâlime gülmekle yetinmişti. Apartmanlarımızın önüne geldiğinde poşeti bana uzattı. Tam teşekkür edeceğim sırada yukarlardan bir ses yükseldi.
"Çocuklaaaar!" OLAMAZ. ANNEM. "Hadi yemeğe gelin. Hyunjin itiraz etme."
Şok içinde üst kattaki balkonumuza daha sonra da Hyunjin'e baktım. O da şaşırmışa benziyordu.
"Sakın kabul etme." dedim çaktırmadan.
"Pekala teyzecim. Geliyoruz."
Kahretsin. Kahretsin. Bu nasıl bir tür kabustu? Ciddi ciddi Hyunjin evime gelip ailemle birlikte yemek yiyecekti. Tanrım, neyle sınıyorsun beni?
Acının verdiği tatlı tebessümle sırıtarak içimden küfürler ede ede apartmana girdim. O da peşimden geliyordu. En üst kata merdivenleri zorlukla aşarak çıktığımızda annem gururla Hyunjin'e bakıyordu. Bana değil, ona bakıyordu!
"Zahmet etmişsin oğlum sen de. Yardım etmeseydin. Bizimki taşısaydı."
Bizimki... Neden Hyunjin'e kendi öz kızından daha fazla ayrıcalık tanıyordu? Sen benim annemsin, benim!
Poşetleri mutfağa yerleştirirken annem yemek hazırlıklarına başlamıştı. Bu evin en önemli kuralı annem mutfağa girdiyse kimse mutfakta olmamalıydı. Yemek işleri kırmızı çizgisiydi. Birilerinin mutfakta dolanıp onu rahatsız etmesinden nefret ederdi. Bu yüzden ikimizi de dışarıya şutlayıp kapıyı kapamıştı.
Ne yapacağımı bilemez bir hâlde Hyunjin'e baktım. O da biraz utangaç görünüyordu.
Zorlukla yutkunarak boğazımı temizledim. "Şey. Odama gelmek ister misin?"
Yapabileceğim başka bir şey yoktu. Ya onu tek başına salonda bırakıp kendim odama geçecektim ya da misafir çocuğunu kendimle birlikte odama götürecektim.
"O-olur."
Kekelemiş miydi o? Elleri de terleşmişe benziyordu. Hwang Hyunjin ciddi ciddi şu an utangaçlıktan kıpkırmızı kesilmişti. Vay be, bugünleri de mi görecektim.
İstemsizce gülümseyip odama ilerledim. O da arkamdan gelmişti. Odama girmemizle gergince etrafa bakındım. Etrafta beni rezil edebilecek bir şey var mı diye... Şükürler olsun ki etraf temizdi. Sütyenlerimin hepsi çekmecemdeydi. Yatağımın üstü ve masamın üstü topluydu. Normalde biraz dağınık bir insandım ama Hyunjin'in şansına bugün odam topluydu.
Derin bir nefes vererek yatağıma oturdum. Aramızda uzun bir sessizlik vardı. Ayakta durmuş mal gibi halıya bakıyordu.
Gülmemek için yanak içlerimi ısırdım. "Buzdağının görünmeyen kısmı." dedim ortamı bir nebze olsun düzeltmek için. Böyle giderse annem yemek yapana kadar ayakta dikilip yeri izleyecekti.
Tebessüm etti. "Tatlı bir odaymış."
"Teşekkürler. Bir gün ben de seninkine gelirim." BİR SANİYE! NEDEN BUNU SÖYLEMİŞTİM?
Utançla dudaklarımı birbirine bastıracağım sırada Hyunjin'in kıkırdadığını duymuştum. Normalde alayla gülerdi. Bu seferki biraz... Biraz samimi gibiydi.
"Ayakta kalma," dedim gergince. "Sandalyeme oturabilirsin ya da sen de yatağa otur." Oturması için biraz kaykılmıştım.
Odama babam harici giren ilk erkek olarak seni kutluyorum Hwang Hyunjin. Kırk sene düşünsem bunun olabileceğini tahmin edemezdim.
Sanırsam yanıma oturmak istemediği için sandalyeme yöneldi. Fakat sandalyenin üzerine astığım sweati görmesiyle duraksamıştı. Felix'in sweatiydi bu. Normalde akşam parkta ona vermeyi planlıyordum. Unutmamak için de sandalyemin üzerine asmıştım.
"Bu benim sweatim." dedi sweati eline alıp açarken.
Hızla ayağa fırladım ve "Hayır. Felix'in o." dedim elinden kaparak.
"Benim bir kere." dedi hayretle. Ardından o da benim elimden kapmıştı.
Sinirle ona baktım ve tekrardan kapmak için hamlede bulundum. Sweati geriye doğru çekmeye çalışmıştı ama kol kısmını yakalayabilmiştim.
"Bırak sweatimi." dedi uyarırcasına.
"Asıl sen bırak Felix'in sweatini."
Sweati tüm gücümle çekmeye çalıştım. O da güç uygulayarak kendine çekmeye başlamıştı. Odanın içinde ufak bir ses yankılandı; caaart.
Aniden kopan sweatin koluyla ben dengemi kaybedip popo üstü yere doğru savrulmuştum. O ise dolap kapağıma doğru savrularak çarpmıştı. Elimde kalan kol parçasına inanamaz gözlerle bakmaya başladım.
"Sweatimi yırttın, Kim Seoyun!" dedi dehşetle gözlerini bana dikerken.
"Ben, ben." diye kekelemeye başladım. "Felix'in sweatini yırttım."
"Kaç kere söylemem lazım bu sweat bana ait diye!"
Dudaklarımı büzüp aniden gözlerime dolan yaşlarla ağlamamı durduramadım. Felix'in sweati gözlerimin önünde parçalanmıştı. Ben ona geri verme hayalleri kurarken elimde sadece kol parçası kala kalmıştı. Hayal kırıklığıyla ağlayıp yırtılan parçayı kalbime doğru bastıramaya başladım.
"Bir saniye. Sen ağlıyor musun?" dedi hayretle bana yaklaşırken.
Ağlamaklı ses tonumla, "Felix'e sweati veremeden bok ettim." dedim. Sonra burnumu çektim.
"Seoyun." dedi yanıma çömelerek. "Bu sweat benim ve yırttığın için sana kızmıyorum. Ağlamayı bırak. Bunun için ağlanır mı, saçmalama?"
Bir anda yanağımda hissettiğim sıcak eli, süzülen gözyaşlarımı silmeye başlamıştı. Ağlamaktan dolan gözlerimi kaldırıp ona baktım. Gözlerime değil yanaklarıma bakıp onları silmekle meşguldü. Yüzü çok yakınımdaydı. Yutkunmamak için kendimi tutuyordum.
Kalbim neden hızlanmıştı, yine?
Öksürerek kafamı diğer tarafa çevirdim ve kendi ellerimin tersiyle gözyaşlarımı sildim. Ondan biraz uzaklaştıktan sonra, "Ya yalan söylüyorsan. Gerçekten Felix'in sweatiyse o zaman ne yapacağım?" dedim.
Az önce yanağıma dokundurduğu eline bakıyordu. "Benim sweatim."
Sesi az öncekine nazaran daha ciddi çıkmıştı. Kendi elinde kalan kısmını ters çevirerek iç kısımdaki etiketini gösterdi. Siyah bir kalemle HHJ yazılıydı.
"O gün sweati vermesini ben söylemiştim Felix'e."
𓆩ꨄ︎𓆪
Bölüm Sonu !¡
0:57 ————|——— -2:10
🏀
BOMBA BOMBA BOMBA!
Haiii! Normalde kısa hikâyeler yazdığımı biliyorsunuz. Hem bölüm sayıları hem bölüm uzunlukları kısa oluyor ama ilk defa benim için uzun sayılabilecek bir bölüm yazdım. O yüzden bol bol yorum atarsanız emeklerimin karşılığını vermiş olursunuz, ehe.
Tabii yorum kadar vote atmayı da unutmayın. Öpüldünüz! 💋