İçeriğe geç

Sonun Başlangıcı

Bölüm 3 · 20 dk okuma

Sonun Başlangıcı

Bölüm 3

II - kucak doℓusu keℓebek

Sonun Başlangıcı

Bölüm 2

"Kucak dolusu kelebek"



○●○

Kucak dolusu kelebeğe sahip olmak gibiydi hayatım. Bana ait olduklarını bildiğim için mutluydum fakat ertesi gün öleceklerini düşünmemle için için kahroluyordum. Ben bu gece geriye tek bir gün ömrü kalan kelebek misali öyle bir ölmüştüm ki, annemin bana küçükken anlattığı masaldaki prensin gücü bile artık beni uyandırmaya yetmezdi.

Dakikalardır uyumaya çalışsamda kafamın içinde dört bir yana dağılmış olan düşünceler buna engel oluyordu. Hikâyenin sonunda ya aklımı başıma alacak ya da kafayı yiyecektim. Aklımı başıma almak adına ayağa kalkıp cama doğru ilerledim. Bu hakkı onlara tanımış olduğum için kendimden nefret ediyordum. İyi niyetimin suistimal edilmiş olmasından da nefret ediyordum. Yıllar yılı tek amacım misafirine iyi bir ev sahibi olabilmekti. Amca dediğim adamın kafayı bana taktığını nerden bilebilirdim ki?

Camdan dışarı göz değdirdiğimde hâlâ gitmediklerini fark ettim. Ki zaten aşağıdan sesleri geliyordu. Fakat artık benim ne onların yüzünü görecek gücüm, ne de seslerini işitecek tâkatim vardı. İnsanlardan kolay nefret eden biri değildim. Hatta aksine empati yapmayı çok severdim ama bu kez durum farklıydı. Değil empati yapmak, empati yapacak aklı bile artık bedenimde istemiyordum.

"Mavi"

Aklımı başımdan alan düşünceler o kadar yoğundu ki gelen kişiyi bir türlü fark edemedim. Adımın seslenilmesiyle arkamı dönüp kapıya doğru göz değdirdim. İşte o an kelimenin tam anlamıyla kan beynime sıçradı çünkü görmek istediğim en son kişi, yüzündeki maskeyi düşürmüş bir vaziyette karşımdaydı. İlk önce bu duruma bir türlü anlam veremedim. Cesaretimi toplayıp olanları bi nevi idrak edebildiğimde kelimelerimi ağzımda çevirdim.

"Ne işin var senin burda?"

Cevap vermek yerine kapıyı ardında bırakarak bana doğru yürüdü ve ben bu duruma karşılık olarak yalnızca "yaklaşma" diyebildim. Her ne kadar cesaretli kalmaya çalışsamda korku, tekrardan sinsi bir düşman misali bedenimi ele geçirmeye başlıyordu. Son çare olarak geriye doğru adımlarımı hızlandırdım ve sırtımı duvara yaslayıp hafiften ağzımı araladım.

"Ne istiyorsun?"

Durdu ve ardından iki adım ötesindeki pufu kendisine doğru çekip oturdu. "Seni"

Evet, gelen kişi Sadi'nin tâ kendisiydi. Sapık herifin teki olduğu kadar yüzsüzdü de. Hangi hakla odama kadar girebiliyordu ki? Hele ki seni dedikten sonraki o sırıtışı yok mu? Resmen canıma kastediyordu.

"İnan bana o, o kadar kolay değil!"

"İnan bana o, o kadar kolay" dedi. Âdeta beni taklit edercesine sarf ettiği sözleri, birkez daha canımı kastedmeye sebebiyet vermişti. Ondan korkmadığımı belli etmek adına kollarımı göğsümün altında birleştirip sözlerime bir yenisini daha ekledim. "Seninle evlenebilmem için bana tek bir neden söyle"

Bir kez daha sessizliğini koruyup ayağa kalktı. Şuan neyin peşinde olduğunu bilmiyordum. Ki bence o da bilmiyordu. Hasta olduğuna dair de içimde kör bir şüphe vardı. "Yaklaşma!"

Âdeta bir dejavunun içindeydim. Fakat bu kez ne yapacağıma çabucak karar verip ellerimle sandığımdan daha ağır olan cüssesini ittirdim. İşe yaramadı. Aksine dahada yaklaşıp iki bileğimide koca elleriyle kavradı.

"Bırak beni!"

Fal taşı misali açılan gözlerim, çoktan korkunun esareti hâline gelmişti. İstemediğimi söyledikçe bir kaç adım daha yaklaşıp yamacıma vardı. Dudağını kulağımın hizasına getirdiği an ise sesi fısıltıya yakındı.

"Şimdi beni iyi dinle güzelim" dedi. Güzelim kelimesine takılıp aniden yüzümü buruşturdum. "Benimle olmaya mecbursun çünkü..." dedi ve durdu.

Yutkunup "Çünkü?" Dedim ve durdum.

"Çünkü baban bundan dört yıl önce şirket hissesinin yüzde yirmi beşini bana sattı."

Dediği sözleri idrak edebilmek adına birkez daha durduğumda bedenini bedenimden uzaklaştırıp az önceki yerine tekrardan oturdu. "Bana satmadan önce şirket hisselerinin yarısı onun yarısı benimdi. Fakat bana sattıktan sonra şirketin yüzde yetmiş beşi benim oldu."

Sözünü kesip "Yani?" Diye sordum. Anlamadığımdan değildi. Anlamıştım anlamasına fakat şuan benim için daha önemli olan konu bu adamın sözünü bitirip bir an önce odamdan defolup gitmesiydi.

"Yani hisselerimi bir başkasına satarsam baban dımdızlak ortada kalır"

Ne tür bi oyunun içine düştüğümü tahmin etsemde henüz tam olarak olayların iç yüzünü kestiremiyordum. Babamın para uğruna yapmayacağı hiç bir şey yoktu. Parayla yatıp, parayla kalkan adamlardandı o. Şimdiye kadar ona olan sevgim yüzünden bir gün başıma böyle işler açacağını tahmin bile edemezdim. Daha doğrusu sevgi bağıyla bağlandığım tek erkeğin canımı böyle yakacağına toz konduramazdım. Aşk insanın gözünü kör eder derlerdi. Benim gözümü de babama olan sevgim kör etmişti.

"Bu seninle evlenebilmem için bir neden değil" dedim. Babamın artık ne olacağı beni alakadar etmezdi. Hâla içimde ona karşı buruk bir sevgi barındırsamda kızgınlığım, sevgimin önüne çoktan geçmişti. O beni para uğruna sattıysa bende onu geriye kalan hayatım uğruna satardım. Çünkü anladım ki bu dünyada bu işler böyle yürüyor, kısasa kısas yapanlar kazanıyordu.

"Tek neden bu değil tabi" dedi ve ardından sıkı sıkıya iliklemiş olduğu gömleğinin üst düğmesini gevşetti. Az öncekinin aksine üzerinde gizemli bir hava sezdim. Neyden bahsettiğini öğrenmek adına sorma gereği duyup bir kez daha sözlerimi ona yönlendirdim. "Söyle de bilelim o zaman"

"Bunları sonra seninle uzun uzun konuşuruz" dedi ve ayağa kalktı. "Mâlum düğün hazırlıkları var. Gitmemiz gerek"

Sırıttım. Bu sırıtışım söylediği sözün komiğime gitmiş olmasından değildi. Aklımı kaçırmamak adına içimdeki hisleri bastırmak içindi. Arkasını döndüğü an "Sadi" dedim. Belkide ilk kez ona adıyla seslenmiştim. "Altı ay ömrün kaldı mı, kalmadı mı bilmem ama bildiğim tek bir şey var"

"Neymiş o?" Dedi. Bu sözlerini sarf ettiğinde gözü gözüme çoktan değmişti.

"Sen pedofili bir ruh hastasısın"

Anlamsızca yüzüme bakmaya devam ettiği ara yine ve yeniden canıma tak eden o sırıtışını usulca dudaklarına bıraktı. Konuşmasına fırsat vermeden sözlerime bir yenisini daha ekledim. "Küçükken bana gülüşün, yanaklarımı durmadan öpüşün, sarılışın..." yutkundum ve ardından durdum. Sözlerimi sarf ederken sesim, adeta kulakları delen türdendi fakat mühim değildi. O bunu çoktan hak etmişti. "Bütün bunları o çocuk aklımla masumca karşılamıştım. Meğer pislikten başka bir şey değilmişsin!"

Sözlerimin üzerine yüzüme anlamsız bakışları saniyeler sürdü. Az önce çıkmakta olduğu kapıyı ise bir hışımla kapatıp bana doğru döndü. O an bu cesur tavırlarımdan dolayı bir pişmanlık hissettim çünkü şuan ne yapacağından tam olarak emin değildim. "Eğer..." dedi. "Eğer senin dediğin gibi pedofili bir ruh hastası olsaydım işimi yirmi gün sonraya bırakmaz, bu zamana kadar çoktan yapardım."

"Yirmi gün sonra mı?" Dedim şaşkınlıkla. "Yirmi gün sonra ne olacak?"

"Evleneceğiz"

Sonuma adım adım yaklaştığımı bilsemde yirmi gün sonra iplerin kopacağını duymam bedenimde garip bir his uyandırmıştı. Ani bir refleksle midemin bulandığını hissettim. Karnımı ellerimle sardığım ara gözümün kararması beni benden aldı çünkü bu adamın karşısında cesur kalmalı ve eline koz vermemeliydim.

Kötü bir şey olduğunu anlamış olmalı ki "iyi misin?" Diye sorup yamacıma geldi. O hâlimle yaklaşmamasını işaret ederek ellerimi zor bela havaya kaldırdım. Fakat beni aldırmayıp yavaşca kolumdan tuttu. Bilmiyordu ki beni bu hâle getiren zaten oydu. Kolumu tutmasıyla dahada fenalaşıp yere düşerken buldum kendimi. İşte o ara aklımda kalan tek şey kapıdan dışarı çıkıp babama seslenmesi oldu. Bu hayat cidden garip bir oyundu. Hayatın bir garip oyun olduğu bayılmama sebep olan iki adamın, beni ayıltmaya çalışmasından da belli olmuyor muydu?

✨✨

Ne zaman bir ateşe düşsek ilk yanan hep ben oluyordum. Yine öyle olmuştu. Elime değen ilk ateşi ısınmak adına avuçlarımın arasına hapsetmiş, bırakmamıştım. İşin sonunda ısınmak bir yana dursun yalnızca yanmıştım.

O gecenin sonunda babam eve aile doktorumuzu çağırtmıştı. O, iyi baba rollerine büründüğü ara eve gelen doktor kendine göre serumlarla işi tatlıya bağlamış, stresten dolayı bayıldığımı onlara bildirmişti. Fakat mesele bayılmam değildi. Bilmiyorlardı ki dışımdan ziyade içim yangın yeriydi. Ne yapıp edeceğimi düşündüğüm saatler sonuma adım adım dahada yaklaşmış, geriye ise sadece on sekiz günüm kalmıştı. O iğrenç gecenin ardında koskoca iki gün bırakmıştım fakat aksilik o ki hiç bir plan kuramamıştım.

Dört yıl boyunca dışarı çıkamamam oturduğum semtin adını bile unutturmuştu bana. Şimdi kaçsam nereye gider, ne yer, ne içerdim? Akrabalarımızın çoğu İstanbul dışında farklı farklı illerde oturuyorlar. Nedendir bilinmez çoğunu yıllardır görmedim. Birinin yanına gitmeyi düşünsem yolu bulamaz, kim bilir belki de yüzlerini dahi çıkartamazdım.

Hatırladığım kadarıyla İstanbul'da akraba olarak yalnızca teyzemler vardı. Fakat annemin cenazesinden sonra onları da hiç görmedim. Dört yıl boyunca ne onlar geldi yanıma, ne de ben gidebildim. Bu duruma ilk başlarda haddinden fazla üzülsemde babama sormamın ardından üzülmeyi geride bırakmış, takmamıştım. "Artık seni istemiyorlar" demişti babam bana. Bende el mecbur zamanla bu duruma alışmıştım. Çünkü bana göre başka çarem yoktu. Eğer inanmayıp, alışmasaydım üzülmeye devam eder, için için kendimi yerdim. Fakat yaşanan onca olaydan sonra bu işin içinde de bir bit yeniği olabilme ihtimalini düşünmeden edemedim. Ne de olsa hayatım bir oyundu. En acısı ise hayatımın bir oyundan ibaret olduğunu yeni, yeni fark etmem oldu.

Sadi belasını başımdan def eder etmez bu konuya da bir göz atmam gerektiğini aklımın bir köşesine yazıp ayağa kalktım. Geriye yalnızca on sekiz günüm kalmıştı. Elim kolum bağlı bir şekilde oturmak yerine artık bir şeyler yapmalıydım. İlk önce salonun dış kapıya bakan camına doğru attım adımlarımı. Babamın sözde korumaları her zamanki gibi oradaydı. Gerçi orada olmasalar bile dışarıya çıkacak cesaret henüz bende yoktu. Dış dünyaya adım atma düşüncesi bile kalbimin sıkışmasına apaçık bir sebepti. Korkuyordum ve neyden korktuğumu dahi bilmiyordum. Dışarıya çıkmanın bana ne tür bir zararı olabilirdi ki? Kalbime giren âni kramplarda neyin nesiydi? Yıllarca gökyüzüne çıplak gözle bakmanın hayalini kuran bendim. Bu hayalle âdeta yanıp tutuşanda bendim. Şimdi ise korkularımı bir kenara bırakmalı ve en çokta babama inat elinin tersiyle ittirdiği hayallerimi gerçekleştirmeliydim.

Kendi kendine gelen bir deli cesaretle merdivenlerden aşağıya inip hole vardım. Evimizin bahçesi hayli büyüktü fakat nedendir bilinmez dışarı çıkmama yasağının konulduğu günden beri bahçeye dahi inmemiştim. Daha fazla vakit kaybetmemek adına dış kapının kulpuyla buluşturduğum ellerim, kapının açılmasıyla yüzüme doğru gitti. Tenime deyen usul rüzgarın etkisiyle de içimin ürpermesi bir oldu. Bu an benim için sandığım kadar kolay değildi. Dile kolay tam dört yıldır kafesine tıkılmış evcil hayvan misali bu koca evin içine tıkılıp kalmıştım. Şimdi ellerimi yüzümden çeksem, özgürlüğümü tekrar avuçlarımın arasına alır mıydım?

On sekiz gün sonrasının dışarı çıkmaktan daha korkunç olduğu gerçeğini hatırlamamla ellerimi yüzümden ayırmam bir oldu. Evimizin kapısından itibaren yalnızca dört merdivenle bahçeye iniliyordu. Çokta zor olmamalı diye düşünüp ilk basamağa adım atmakla başladım. Başlarda sendelesem de sandığımın aksine bedenimi çok çabuk toparlayıp geriye kalan üç merdiveni de bir çırpıda indikten sonra bahçeye ayak bastım. İşte bu kadardı. Benimle gurur duyacak kimsem olmasa da içime kor misali düşen bir deli gururla yüreğim kıpır kıpırdı.

Yıllar yılı pencere köşelerinden izlediğim adamların yağ tulumuna dönmüş göbeklerini daha yakından görmek bedenimde bir garip etki uyandırmıştı. Daha fazla vakit kaybetmemek adına bir kaç adımla yanlarına vardım. Evimizin birden fazla adamla korunmasına hâlâ aklım ermiyordu. Hem korudukları şey de neydi? Canımız mı, yoksa babamın canından daha değerli olan malları mı?

"Buyurun Mavi hanım"

Aralarında en kısa olanın adımı hitap etmesiyle yüzümü onlara doğru döndüm. "Dışarı çıkmak istiyorum" dedim korkusuzca. Bence artık zamanı gelmişti, hatta geçiyordu. "İşlerimi halledip bir saate kadar dönerim"

Ne tür bi işimin olduğunu henüz bilmiyordum. Dışarı çıkınca elime ne geçecek onu da bilmiyordum ama her ne olursa olsun o caddeye adım atmayı istiyordum. Esir gibi yaşamak artık canımı sıkmakla kalmıyor, git gide beni insanlardan daha da uzaklaştırıyordu. Benim onlardan ne gibi bir farkım vardı? Onlarınki canda benimki patlıcan mı?

"Babanız Hikmet Bey'in kesin emri var" dedi aralarında en kilololu olanı. "Dışarı çıkamazsınız"

"Peki ama neden?" Dedim merakla. Bu soruyu defalarca sormama rağmen henüz kesin bir cevap alamamıştım. "Neden dışarı çıkamıyorum?"

"O konu hakkında bir bilgimiz yok"

Şahsıma hitaben kurulan bu en son cümle beni çileden çıkartmaya yetmişti. Aniden gelen bir sinirle "O zaman sizin işiniz ne ha?" Diye bağırdım. "Ne diye bekliyorsunuz bu kapıda?"

Sorduğum soruya karşılık vermeyeceklerini anladığım ara sözlerime bir yenisini daha ekledim. "Babam patronsa bende patronun kızıyım. Ya şu kapıyı açın gideyim yada çok kötü şeyler olur"

Bu söz ve hareketler hiç de bana göre değildi fakat son yaşananlardan sonra sanki bunu yapmaya mecburmuşum gibi hissetmek de ne yazık ki elimde değildi. İpler çoktan incelemişti. O ipleri tamamen kopartacak kişi babam değil, ben olmalıydım. Hikayenin sonunda kaybedecek olsam bile en azından savaşmıştım. Bu açıdan vicdanım rahattı. Keşke içimdeki şu kör vicdandan az biraz da babamda olsaydı.

Aradan iki gün geçmesine rağmen babama tek bir cümle bile etmemiştim. Nedendir bilinmez ona her kızdığımda suskunluğumu korumayı tercih ederdim. Sadi ile evleneceğimi öğrendiğim günden itibaren ara ara benimle konuşmaya çalışmıştı. Bu duruma karşılık olarak ne diyeceğini merak dahi etmemiş, âdeta dudaklarıma kör bir mühür vurmuştum. Benim açımdan olması gereken en doğru karar buydu. Çünkü bu devirde kovalayan değil, kaçan kıymete biniyordu.

Henüz adını dahi bilmediğim abilerin cevap vermeyeceklerini anladığım ara "peki.. bunu siz istediniz" dedim ve bir hışımla arkamı dönüp, attığım adımları eve doğru yönlendirdim. Amacım, aniden aklıma gelen bir planla bir nevi de olsa gözlerini korkutabilmekti. Bu plan beraberinde attığım adımları daha da hızlandırıp teras katında buldum kendimi. Neredeyse evin yarı büyüklüğünde olan terasa ayak basmamla korkuluklara sarılmam bir oldu. Aşağıya bakınca dışarı çıkmama izin vermeyen abiler gözüküyordu. "Hey!" Diyerek seslendim önce. Cılıza yakın sesimi duymadıklarını anladım ve ardından sözlerime bir yenisini daha ekledim. "Size diyorum duymuyor musunuz beni?!"

Bu kez sesimi duyurmuş olmalıyım ki ilk önce aralarında en genç olanı kaldırdı kafasını ve sonra da diğerleri.. İşte o an hepsini büyük bir telaş sardı. Sanırım aklımdan neler geçtiğini onlar da anlamıştı.

"Dışarı çıkmama izin veriyor musunuz yoksa kendimi burdan aşağıya bırakayım mı?"

Allah'ın verdiği cana kıymak tabiki de haddim değildi. Henüz o kadar kafayı sıyırmamıştım. Sadece neler olacağını merak ediyordum. Kurduğum cümlenin üzerine aralarında en genç olan hariç diğerleri hemen telefonlarına sarıldı. Sanırım babamı aramaktı amaçları. Genç olan ise hiç bir şey yapmayıp aramızdaki mesafeye rağmen yüzüme bakmayı sürdürdü. Yutkundum. Bu genç oğlanda henüz bilmediğim, fakat benliğime tanıdık gelen bir garip hâl vardı. Sanırım işe bir kaç gün önce başlamıştı. Çünkü yıllar boyu onu bu bahçede ne görmüş ne de duymuştum. Hem yanındaki korumalara göre de epeyce farklıydı. Onların ki gibi ayvayı andıran göbeği yoktu mesela. Ve bence bu, onu yadırgamam için apaçık bir sebepti.

Ne yaptığımı unutup onu izlemeyi sürdürdüğüm ara bana bakmaya devam etti ve evin açık olan kapısından hızla içeri girdi. Onun bu ani hareketiyle kalbim hızla atmaya başladı. "Arkadaşınıza söyleyin çabuk, sakın yanıma gelmesin!" Diyerek seslendim tekrar. "Atlıyım mı istiyorsunuz hı?"

"Babanız dışarı gitmenize izin verdi" dedi içlerinden biri. "Yeter ki bir delilik yapmayın!"

"Cidden mi?" Dedim şaşkınlıkla. Babamın az da olsa umrunda olduğumu hissetmem gözlerimi yaşartmıştı. Yada belkide benim başıma bir şey gelmesi, planlarının suya düşmesine sebepti. Madem babama bu kadar lazımdım, ben bu planı daha önce niye hiç uygulamadım?

Sevinçle arkamı dönüp aşağı inmeye karar verdiğim ara onu gördüm. Terasın girişinde durmuş beni izliyordu. Bir müddet konuşmadı, konuşmadım. En sonunda bu sessizliği bozmaya karar verip bedenimi ona doğru yaklaştırdım. Ben ona yaklaştıkça yüzü, gözüme daha da seçildi. Suratı, korkmuş bir insanınkinden farksızdı. Hemen gözlerini silip derince bir nefes aldı. Peki ama neden ağlamıştı?

"Ağlamandaki sebep ne?" Dedim şaşkınlıkla. Ne tür bir durumun içine düştüğümü henüz bilmiyordum fakat onun kehribar rengine yakın olan gözleri bana çok tanıdık geliyordu.

"Senin için endişelendim" dedi. "Ağladığımın farkında değilim"

Sesini duyduktan sonra onu bir yerlerden tanıdığıma artık emindim. "kimsin sen?" Dedim ve daha bi yaklaştım. "Adın ne mesela?"

Sustu. O böyle susmaya devam ettiği ara içimdeki merak, bedenimi daha da ele geçiriyordu. "Neden susuyorsun?" dedim ve ardından merakıma son vermek adına son sorumu ona yönlendirdim. "Biz seninle tanışıyoruz dimi?"

"Adım Gökmen" dedi. Dediği an kalbim yerinden çıkacaktı sanki. "Ama sen bana Görkem de.."

"Gökmen!" Dedim heyecanla. Elim ayağıma dolaşmıştı. Neredeyse o heyecanla boynuna sarılacaktım. O an bir delilik yapmamak adına rahat durmayan ellerimle ağzımı kapattım. Gökmen, benim ilk arkadaşım olmakla beraber aynı zamanda iki ev ötedeki komşumuzdu. Onu tekrardan karşımda görmek içimde buruk bir his uyandırmıştı çünkü o bana annemi hatırlatıyordu. Annesiyle annem kardeş misali çok yakın arkadaştı. Onunla da bu sayede samimi olmuştuk. Okul yılım boyunca aynı sınıflara gitmiş, aynı sıralara oturmuştuk. Hâlâ yaş olan gözlerini gördükçe dayanamadım ve zaten dolmuş olan gözlerimi bende serbest bıraktım.

Ağladığımı fark etmiş olmalı ki "Peki senin ağlamandaki sebep ne?" Dedi ve ardından sırıttı. "Görkem'in geldi işte"

Aslında adı Görkem değildi. İsim hafızam iyi olmadığı için zamanında ona hep öyle seslenirdim. Bende onunla beraber sırıtıp gözümdeki yaşı elimin tersiyle sildim. "Ne işin var senin burda?"

Sorduğum sorunun üzerine her daim gülümseyen suratı aniden ciddileşti. "Yıllardır yoksun. Seni o kadar merak ettim ki..." Dedi ve yutkundu. Bir müddet sonra tekrardan dile getirdiği sözleri resmen içime öküz misali oturmuştu. "Annenin vefatını duydum. Cidden içim paramparça oldu. Zamanında annemle çok geldik kapınıza. Fakat gel gör ki kapıdaki adamlar bizi bir türlü içeriye almadı. Bende baktım bu böyle olmuycak Gökmen Acar'ı, Görkem Aksoy yapıp kapınızda koruma olarak işe başladım"

"Nasıl yani?" Dedim şaşkınlıkla. "Yüzünden de mi tanımadılar?"

"Sen bile tanımadın kızım, onlar nasıl tanısın?" dedi ve ardından o meşhur sırıtışını tekrardan dudaklarına bahşetti. "Hem ben kapınıza dayanalı yıllar oldu. Onlar beni sana göstermeyince pes ettim"

"Anladım" dedim ve gözlerimi siyaha yüz tutmuş, beyaz, bahçe terliklerimle birleştirdim.

"Hadi ama!" Deyip eliyle yüzümü, yüzüne döndürdü. "Asma o güzel suratını. Yıllar geçse de buradayım işte. Yine kurtulamadın benden"

Güldüm. "İyiki geldin..."

"Ştt!" Dedi ve ardından yüzümden çektiği elleriyle dudağına doğru "sus" işareti yaptı. "Bu sır ikimizin arasında. Eğer duyarlarsa bir daha seni göremem"

"Tamam" dedim korkuya yakın bir duyguyla. "Söz veriyorum aramızda"

"Gel hadi aşağıya inelim" dedi. "Sakın hiç bir şey belli etme"

Başımla söylediği sözü onayladığım an o önde ben arkada olacak şekilde bahçeye indik. Yıllar sonra onu tekrardan görmek içime kör bir umut bahşetmişti. Belkide onun da yardımı ile bu adi evden kurtulur, kendime yalan dolandan uzak, yeni bir hayat kurabilirdim.

Bahçeye ayak bastığımızda babamın yıllardır vazgeçilmezi olan arabasını fark ettim. Ve fark etmemle de yutkunmam bir oldu. Çünkü bu aralar onu görmek resmen canıma kast ediyor, boğazıma ise acı bir yumru oturtuyordu. Ben onu izlediğim ara o, yalancı bir telaşla yanıma gelip "iyi misin kızım?" Diyerek seslendi. Cevap vermek yerine kapıya doğru yürümeyi tercih ettim. Çünkü bundan sonra ne ben onun kızıydım, ne de o benim babamdı. Bana göre baba, kızının namusuna göz kulak olup, onu koruyandı. İstemediği birine zorla veren değil.

Kapının kulpuna bir kaç adım kala korumalar tarafından yeniden durduruldum. "Kandırdınız mı beni!" Dedim aniden. Sesim normalden biraz daha fazla çıkmıştı. "Hani gitmeme izin vardı?"

"Var tabi ama babanızın da şartları var" dediği an yüzümü, yıllar boyu "babam" dediğim adama döndürdüm ve direk ona sordum sorumu. "Neymiş o şart?"

Soruma yanıt vermek yerine "Neden benden kaçıyorsun kızım?" Dedi. Bu hâl ve hareketleri ile oscarlık oyunculara taş çıkartan cinstendi.

"Sence neden kaçıyorum, tahmin et." Dedim ve güldüm. Çünkü kurduğu cümlenin benim için espiri dışında herhangi bir anlamı yoktu. Hafiften esen rüzgarın da etkisiyle gözümün önüne düşen saçlarımı elimin tersiyle itip sözlerime bir yenisini daha ekledim. "Fikrimi dahi sormadan amca dediğim adamla evlendirdiğin için mi? Yada beni okuldan alıp bu eve tıktığın için mi? Yada ne bileyim... Elime telefon dahi vermeyip kimseyle arkadaşlık etmeme izin vermediğin için mi?"

Sözlerimi bitirdiğim an o da benimle beraber susmayı tercih etti. Çünkü o da biliyordu suçunu ve bu suçun beni nasıl etkilediğini... Baktım babam cevap vermiyecek "şimdi bırak da iki dakika temiz hava alayım" deyip kapıya doğru yürüdüm. "Benimle beraber gideceksin, her nereye gideceksen" dediği an ise tekrardan bedenimi durdurup ona doğru döndüm.

"Olmaz!" dedim. Yine sesim haddinden fazla çıkmıştı. "Ne geldiyse başıma seni dinlediğim için geldi zaten. Ben bu kez seni dinlemeyeceğim!"

"Tek başına dışarıya çıkmazsın Şahika!" Dediği an içimde fırtınalar kopmuştu sanki. Ani bir refleksle "Benim adım Şahika değil!" Diyerek bağırdım. "Benim adım Mavi... ve sen benim adımı bile bilmiyorsun"

Bütün bu olanları onun ruh haline verip aniden sakinleştim. Elimi kaldırıp Gökmen'i işaret etmemle "O zaman o da benimle beraber gelsin" dedim. "Sen gelme"

Yüzünü benden ayırıp Gökmen'e döndü. "Olmaz, o erkek"

"Şimdi mi beni erkeklerden koruyacağın tuttu" dedim şaşkınlıkla. "Sapık Sadi bana göz koyduğunda neredeydin?"

"O başka" dedi ve kara gözlerini tekrardan gözlerime dikti.

"Nasıl başka?"

Sorduğum sorunun üzerine "O senin nişanlın" demesi bir oldu. Bu kez susma sırası bendeydi. Çünkü o benim nişanlım değil, olsa olsa katilim olurdu. Babamla dikleşip, konuyu uzatmak yerine "Neyse..." Dedim ve tekrardan söze başladım. "Kabul ediyo musun, yoksa kendime bir şey mi yapayım?"

"Tamam, kabul" dedi. Sırıttım, fakat Gökmen'i aniden kenara çekmesiyle yüzümdeki sırıtışın yerini ciddiyet aldı. Babam Gökmen'e alelade bir şeyler zırvalerken ayağımdaki terlikleri fark ettim ve ayakkabılarımı giymek için eve gittim. Geri döndüğümde Gökmen kapıda beni bekliyordu. Babam ise eve doğru gelmekteydi. Yanımdan geçerken bana baktığını hissettim fakat hiç oralı olmayıp direk Gökmen'in yanına gittim.

Ona doğru yaklaştığımı fark ettiğinde tek gözünü kırpıp selam verdi. "Hadi gidelim"

"Gidelim!" Dedim heyecanla. Nereye gideceğimizden habersiz, o önde ben arkada olacak şekilde büyük bahçe kapısından dışarı çıktık. Etrafına bir göz atıp garaj kapısını işaret etti. "İstersen arabayla gidelim"

Ani bir refleksle "hayır" dedim. Zaten yıllarca dört duvar arasında sıkışıp kalmıştım. Şimdi de dört camın ardından göğe bakamazdım. "Parka doğru yürüyelim"

"Hangi park?" Dediği an yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Neye şaşırdığına bir türlü anlam veremedim. "Eski okulumuzun yanındaki park işte"

Kurduğum cümlenin üzerine yüzündeki şaşkınlık iki katına çıktı. "Mavi o parkı yıktılar ya" dediği an bende onunla beraber şaşırdım. "Sen ne zamandır dışarı çıkmıyorsun?"

"Ne sen sor ne ben söyleyeyim" dedim kendi kendime. Söylediğim bu sözü duymamıştı çünkü o ara sesim fısıltıyla yakındı. Gerçi duysa kaç yazardı? İş işten çoktan geçmiş, dört yılımı, dört duvar arasında zaten hebâ etmiştim. Olanı biteni tek tek anlatsam, kaybolan yıllarımı geri getirebilir miydim?

Sanki aklımdan geçen düşünceleri okumuş gibi "Anlat hadi" dedi. Anlat demesi kolaydı. Önemli olan anlatılamayacak olayları, anlatmaya çalışmaktı. "Nerden başlıyayım?" Dedim sakince. Evet, belki dışım sakindi fakat içim, dışımdan ziyade yangın yeriydi. Gözlerimin dolacağını hissettiğim an nefesimi tutup bir nevi de olsa ağlamamaya çalıştım. "Ne zamandır dışarı çıkmıyorsun?" Diyip önceden sorduğu soruyu tekrardan dillendirdiğinde ise iş işten geçmiş, çünkü çoktan ağlamaya başlamıştım.

Sanki bu soruyu bekliyormuşum gibi ani bir refleksle "dört yıldır" dedim. O an sesimin titrememesi için gösterdiğim büyük gayretim, beni yanıltıp ağlamamı fark etmesini sağladı. Sağlamasıyla da bedenini durdurması bir oldu. Onunla beraber bende durup yüzündeki ifadeyi ölçmek adına gözümü gözüne diktim. Kehribar rengine yakın olan kahve gözleri, meraktan ziyade bana acıyor gibiydi. Fakat ben onun bana acımasını istemiyordum. Yalnız o değil, kimsenin acımasını istemiyordum. Çünkü bir saniye sonra bile ne olacağını bilmediğimiz bu dünyada bir başkasına acımak bana göre delilikten başka bir şey değildi.

"Gel istersen bir yere oturalım" dedi ve yüz metre ilerideki bankları işaret etti. Başımla söylediği sözü onayladığım an işaret ettiği banka kadar yürüyüp oturduk. Şimdi artık ikimiz de susmuş, ikimiz de konuşmuyorduk. "Sana sorular sorup yarana tuz basmak istemem" deyip aramızdaki sessizliği bozan ilk o oldu. "Ama ben sana yardım etmek istiyorum"

Yardım lafını duymamla kalp ritmim aniden hızlandı. Fakat bu dünyada en güvendiğim adamın, yani babamın bile ihanetine uğradığımı, yıllardır görmediğim arkadaşıma nasıl inanacağımı düşündükçe hızlanan kalp ritmimin yerini kırgınlık aldı. Gökmen'e güvensem bile benim yüzümden kimsenin başı ağrısın istemezdim. Çünkü kalbime kazık misali çakılmış aciz derdim, haddinden fazla ağırdı. Bile bile bu ağır yükü onun omuzlarına yüklemek ise biraz abes kaçardı.

"Nasıl edeceksin?" Dedim merakla. Her ne kadar arafta kalsamda aklından geçenleri duymak istiyordum. O an sorduğum soruyu umursamadı ve sırtını banka yaslayıp elini cebine attı. Cebinden çıkarttığı gold rengi çakmakla öteki cebinden çıkarttığı sigarasını yakıp dumanını göğe bahşetti. Yaktığı sigarayı tekrardan dudaklarına götürmeden evvel ise "Kaçalım" dedi. Kaçalım demesi kolaydı fakat bunu fiile geçirmek benim gözümde oldukça zordu.

Dediği sözden ziyade daha çok yüzündeki ifadeye takılıp kalmıştım. Kemiksi yüzünde mimikten eser yoktu ve bu tavrı ile beni korkutmayı gayet iyi başarıyordu. Hem nereye kadar kaçabilirdik ki? Babam yada Sadi illa ki bizi bulur, belki de canımızı okurdu. Fakat artık bir yerden başlamak zorundaydım. Ben o adamla evlenip, benden bir yaş küçük kızına cici anne olamazdım.

Evet, Sadi'nin Sare adında, yaşı yaşıma yakın bir de kızı vardı. Eskiden televizyonda bu tür diziler karşıma çıkınca çocuk aklıyla izler izler ağlardım. Zamanı gelince daha beterini yaşayacağımı hiç bir zaman düşünmedim. Belki de ben hep bu yüzden kaybettim. Eğer bana hayatın, televizyonda dönen dizilerden daha acımasız olduğu gerçeği öğretilseydi ona göre bir zemin hazırlar, ona göre davranırdım. Benim anne ve babam -annem vefat edene kadar- her istediğimi yapan türdendi. Bana göre anne babalar evlatlarını el bebek gül bebek yetiştirmemeliydi. Her istediğini elde edeceğini zanneden çocuk, hayatın ağır yükleriyle nasıl baş edebilirdi ki?

Ben küçükken Sadi amca(!) arada Sare'yi bize getirir beraber oyunlar oynardık. Fakat belli bir aradan sonra her şey gibi Sare'nin de varlığını unutmuş oldum. Çünkü babası bir daha Sare'yi ne bize getirdi ne de ben artık neden gelmediğini sordum. Sare'nin bize gelmemesi benim de işime gelmişti. Çünkü her istediğini yaptıran, istediği olmayınca bebek gibi ağlayan, sürekli sorun çıkartan, oynadığımız oyunlarda bile kendini üstün gören, mızmız kızın tekiydi. Açıkçası beni sevdiğini de pek sanmıyordum. Fakat onu uzun zamandır neden görmediğimi merak etmiyor da değildim.

"Bana güvenmiyor musun?" Dediğinde dağılmış olan dikkatimin de eşliğinde yüzümü, Gökmen'in yüzüne döndürdüm. "Güveniyorum tabiki, ne alakası var şuan?"

"Cevap vermedin. Ondan sordum"

Böyle düşünmekte haklıydı. Ne kadar zamandır daldığımı kestiremiyordum. "Kaçsak nereye kadar kaçabiliriz?" Diye sorduğumda sorduğum soruyu duymamış olmalı ki benim arkamda bir yere gözlerini dikti. "Ne oldu?" Dedim. Merakla arkamı döneceğim ara eliyle kolumu tuttu "dur, dönme"

"Neden?" Kalbim hızla atıyor, kötü bir şey olduğunu düşünmeden edemiyordum.

"Çünkü orada bizi izleyen biri var"

Bölüm sonu ❤️

Sizce onları izleyen kim?

Bölüm hakkında düşüncelerinizi buraya yazar mısınız? ♥️ Bir kusurumuz olduysa affola🌙♥️

Oy vermeyi unutmayın lütfen.

Yeni bölümde görüşmek üzere :)

İnstagram:

@ll__sena

@sena.dgnyy

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.