Sonun Başlangıcı
Bölüm 1
"Kulun ahı"
○●○
Ne insanlar vardı ölüme inat yaşayan ve ne insanlar vardı yaşama inat ölümün o soğuk yüzüne kapılarını açan. Ha ama bence önemli olan, doğum ve ölüm arasındaki o ince çizgide insan kalabilmekti, inan.
Ben kendimce her iki taraftan da değildim. Ben, Allah'ın yazdığı kadere ve nasibin kadere sunduğu imkanlara sığınan, her ne yaşarsa yaşasın bir sabırla geleceğine sımsıkı sarılıp bekleyenlerdendim. Tâ ki dört yıl önceki o kazada annemin can vermesine ve benimde annemle beraber geleceğe dair bir umutla beslediğim hayallerimin ölmesine kadar. İşte o günden sonra ne sabır kalmıştı bende ne de geleceğimin getireceğine inandığım bir mucize.
O kara gece, annemle beraber hayallerimide çalmıştı benden hece,hece. Annemin ölümünden bir hafta sonra okuldan almıştı babam beni. İlk zamanlar çok sitem ettim babama. E sitem edilmeyecek gibi değildi ki. Geleceğe dair umutlarım vardı benim. O umutlar hayallerime gebe kalmışken bu ikisine nasıl da ihanet ederdim?
Öyle yada böyle, babamın bana zorla dayattığı bir kalemle ihanetin kirli sayfalarına dökmüştüm hayallerimin gözü gibi baktığı o kırılgan umutlarımı. Ne yazık ki bu babamın hiç ama hiç umrunda olmadı. İlk başta aklım bir türlü ermedi bu karara. Türkiye'nin sayılı iş adamlarından olan Hikmet Çakır'ın kızıydım ben. Okumam için önümde hiç bir engel yokken ve benim yaşımdaki her gencin hayallerindeki imkanlara sahipken neydi beni okulumdan ve öğretmen olma hayalimden eden o bedbah neden?
Her insan kendi kaderini yazardı. Benim kaderimin mürekkebiyse hiç şüphesiz çocukluğumun cellatı olan babamdaydı. Eskisi gibi çok üstüme düşmüyor olsa da umutlarımı pervasızca karalayan o kara mürekkepli kirli kalem hiç bitmeyecek gibi gelirdi bana. Okuldan almakla kalsa iyi ederdi. Benim açımdan tek sorun bu değildi ki. Dört yıl boyunca şu koca malikaneden dışarı tek bir adımımı bile atamamıştım. Yıllar yılı dört duvar arasına sıkışıp kalmıştı yalnızlığım. Babama kalsa alınan her karar benim ve aile saadetinin iyliği içindi ama bana kalırsa öyle değildi. Benim babam acımasız bir katildi. Dört yıl öncede kalan o saf çocuğun katili...
Aklımı pervasızca çelen geçmişimin eşliğinde en az altı kişinin sığabileceği büyüklükte olan o koca yemek masasında tek başına oturan babamın tam karşısına oturmuş, acıyla titreyen kuzguni harelerimi kara irislerine dikerek ağzından çıkacak iki çift sözü bekliyordum. Yada benim değimimle hayatıma dair alınan kararları. Çünkü babam, benim adıma aldığı kararları hep bu saatlerde açıklama gereği duyardı. Ben onu izlerken o, eline aldığı altın rengi peçeteyle ağzının kenarını hafiften silip ayağa kalktı. Aynı anda sağ elimle kavradığım ince uzun su bardağını dudaklarımla buluşturdum. Ardından aklımın bir köşesinde istemsizce feveran eden düşüncelerimle beraber yutkunup, her zaman ki gibi sustum. Nedense bu gece öbür gecelerden garipti ve bu gariplik nefsimin acı,tatlı bir heycanla dolup taşmasına yetmişti.
Önümdeki tabaktan bir kaç lokma alıp oturduğum yemek masasından doğrulmamla evimizin tek yardımcısı olan Birgül teyze içeri girdi. Büyük ihtimalle masadaki fazlalıkları toplamaya gelmişti. Babamın yanına gitmeden evvel başımla Birgül teyzeye selam verip hâlini hatrını sordum. Kısa bir konuşma faslından sonra yardım etmek adına masadan bir kaç kirli tabağı ellerimle buluşturdum ve mutfağa gitmek üzere yola koyuldum. Onun ardından mutfağa girdiğimi gören orta yaşlı kadın, bana bir anne edasıyla yaklaşıp "Aa kızım otur sen. Ben yaparım" dedi ve elimdeki tabakları alıp yalancı bir sitemle benliğime seslendi. Aynı edâyla sırıttım. Ardından "Ne olacak teyzem. Hem bakıyorum da sen bugün çok yoruldun. Asıl sen otur. Ben hepsini yapıveririm beş dakikada. Elime mi yapışcak sanki" dedim ve ondan evvel tezgaha yaklaşıp işe giriştim.
Israrlarımın da etkisiyle en sonunda pes eden kadın, yüzünü yüzüme dönüp "peki kızım" dedi ve ardından babamın her akşam olmazsa olmazı olan türk kahvesini hazırlamak üzere kapının yakınındaki uzunca bir dolaptan kahve makinasını çıkartıp benim bulaşıklara giriştiğim gibi kahve yapmaya girişti. Ben, bulaşıkları, bulaşık makinasına yerleştirmeyi bitirdiğim an o da benimle birlikte kahve yapmayı bitirmişti.
Anlattığına göre orta yaşlı bu sevecen kadının benden bir kaç yaş büyük yatalak bir kızı ve o işteyken ablasına bakan, lise çağlarında olan bir oğlu vardı. Sırf çocuklarına bakabilmek adına çalışıyordu burda. Çoğu zaman imrenirdim ellili yaşların ortalarında olan bu güçlü kadına. Tek derdi bu değildi ki. Çocuklarından başka kimsesi yoktu ve bu yokluk çoğu kez bana acılarımı unutturmaya yetiyordu. Yaşına rağmen bakanın bir kez daha bakacağı bir yüze ve beraberinde tertemiz bir kalbe sahipti. Buna rağmen kocasının ölümünden sonra kimseyle evlenmemişti. "Ondan başkasını sevemem ben kızım, olmaz" demişti bana bi ara. Niyeyse bu söz çok garip gelmişti ruhuma. Bana göre sevgi karın doyurmazdı ve bu kadının çocuklarına bir baba mutlaka şarttı.
Aniden düşüncelerimi bir kenara bıraktım. Ardından, mutfak tezgahında duran gümüş renkli kahve tepsisine bir göz atıp babama götürmek adına ellerime aldım. Saat akşamın sekiziydi ve ne yazık ki Birgül teyzenin mesaisi bitmişti. Bu nedenle, elimdeki tepsiyle birlikte, kazandığı parayı son kuruşuna kadar hak eden bu tatlı kadına kapıya kadar eşlik ettim ve dış kapıdan uzaklaşan adımlarımın yönünü babamın olduğu büyük salona doğru yavaştan çevirdim. Ayağımdaki saten pembe terlikleri salonun ihtişamlı laminantlarıyla buluşturduğum an babam, hararetli bir şekilde telefonda konuşuyor, anlattığı şey her ne ise fısıltıya yakın bir sesle anlatmaya çalışıyordu lâkin benim içeri girdiğimi görünce sustu ve bir hışımla kapattığı telefonunu, usuldan cebine koydu.
Konu her ne olursa olsun sanmak insanı ziyan ederdi ve ne yazık ki bu tür durumlarda sanmaktan başka elimden birşey gelmezdi. Her zaman ki gibi hiç oralı olmuyormuşcasına davranıp elimdeki tepsiyi üslubuna uygun bir şekilde babama uzattım. Tepsinin sağ alt köşesinde duran kahve fincanına uzanan babam, fincanın üstünden birkaç yudum aldı ve ardından "Sağol Şahika" diyerek bir anlığına da olsa bedenimi duraksattı. İsmim Mavi'ydi fakat babam arada nedenini bilmediğim bir şekilde şaşırır, bana annemin adıyla hitap ederdi. Annemin ölümünden sonra babamın ruh sağlığından şüphe eder olmuştum. Bozuntuya vermeyip "Afiyet olsun" dedikten sonra yerime oturdum.
Dakikalar süren ölüm sessizliğinin ardından konuşmak adına ağzını ilk aralayan babam oldu. "Yarın akşam Sadi bize gelecek" dedi önce. Ardından sözlerine bir yenisini daha ekledi. "Dün sana aldığım elbiseyi giy ve ailemize yakışacak hareketler sergile. tamam mı kızım?"
Sadi amca babamın iş ortağıydı ve nedendir bilinmez her gelişinde babam bana yeni bir kıyafet alma gereği duyardı. O gelmeden evvel şu koca malikanede telaşlı bir hazırlık başlar, o gidene kadar da bir misafire yapılabilecek her bir şey layığıyla yapılmaya çalışılırdı. Kaç yıldır şu bir garip misafirlik meselesini çözememiştim. Daha doğrusu çözmek istememiştim. Ne de olsa misafir, misafirdi ve yeri başımızın üstündeydi.
"Tamam baba. Sen nasıl istersen" dememin ardından saniyeler, dakikaları kovaladı ve sessizlik her zaman ki gibi eski yerini aldı. Kardeşim yoktu. Şöyle bi düşündüm de olsa ne iyi olurdu. İşte o zaman kim bilir belki de sıkılmaz ve kendimi yalnız sanmazdım. Bu evdeki durumum kabuğuna çekilmiş bir kaplumbağadan farksızdı. Kalbime sinen sözler bile yalnızdı. Dışarı çıkmamın yasak olduğu gibi elime bir telefon dahi verilmezdi. Bende günümü kitap okumakla geçirir veyahut dizi,film izler, müzik dinlerdim. Şu eve tıkılı kalma işinin nereye kadar gideceğini de merak etmiyor değildim.
Merakımın da verdiği etkiyle "Ben ne zaman dışarı çıkacağım?" Sorusunu bir kez daha yönelttim babama. Yüzünü yüzüme dönen babam ise her zamanki yanıtını tekrardan verdi bana. "Vakti gelince"
Neyin vaktiydi bu? Öğrenmem için illa beklemem mi gerekiyordu? Ben aynı soruları defalarca sormaktan bıkmıştım fakat bu adam aynı cevapları vermekten bir türlü bıkmamıştı. Bedenime yeniden sirayet eden sıkıntının, yüreğime bahşettiği bir garip hisle ayağa kalkma gereği duydum. "İyi geceler" diledikten sonra odama gitmek adına yola koyuldum. Lakin kendimce attığım bu tripler her zamanki gibi babamın hiç ama hiç umrunda olmadı ve tekrardan elindeki telefonla uğraşmaya başladı. Her ne kadar yanlış kararlar alsada bu adamın karşısında el mecbur boynum kıldan inceydi. Bir yanım için babam, gaddar herifin tekiydi ama öbür yanım için hiçte öyle değildi. Bu hayatta ondan ve Birgül teyzeden başka kimse bana sevgisini göstermezdi. Ruhum açtı benim. Sevgisizliğe... Hemde çok açtı. Hayallerimi baş tacı etsem bile babamın göstereceği sevgi, benim için her şeyden daha önemliydi.
Bu düşüncelerimin de verdiği etkiyle sinirim geçmiş bir şekilde girdim odama. Uykuya dalmadan önce yatağımın sağ tarafındaki ince uzun komidinden yarım kaldığım kitabı çıkartıp okumaya başladım. Elimdeki kitabın yarısına geldiğimi fark ettiğim an ise esneyip duvardaki saate baktım. Saatin okları gece biri göstermişti ve benim normalde uyuduğum saati çoktan geçmişti. Okuduğum kitaba yarın devam etmek adına komidinin üstüne bıraktım. Uykunun bedenime bahşettiği o tatlı hisle de rüya âlemine daldım.
Ertesi gün tam da tahmin ettiğim gibi telaşlı hazırlıklar eski yerini almıştı. Misafirimiz akşamleyin gelecek olmasına rağmen sofraya konulacak yemekler bile şimdiden hazırdı. Saat daha sabahın on biriydi. Buna rağmen hazırlıklarda epey bir yol katedilmişti. Aşağı kata inmemle Birgül teyzeyle birlikte iki çalışan kadının daha olduğunu fark ettim. Bu duruma bir göz attıktan sonra hâyli garipsedim çünkü yıllar sonra ilk defa şu evde Birgül teyzeden ve bir kaç hafta önce işi bırakmak zorunda kalan Nebahat abladan başka yardımcılar görüyordum. Bu günün anlam ve önemi neydi ki? Kim bilir babam yine neyin peşindeydi.
Mükellef bir kahvaltının ardından saatler, saatleri kovalamış fakat akrep seçimini altıdan yana yapmıştı. Misafirimizin evimize teşrif etmesine ise daha iki saat vardı. Babam her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde kalkıp şirkete gitmişti. Zaten gözü para hırsından başka bir şey görmezdi ki. O işe giderken ben, onun aksine yine hiç bir yere gitmemiş, daha doğrusu gidememiştim. Her geçen saat daha bi intihara sürükleniyordu hislerim. Gün boyu hiç bir iş yapmamama rağmen o kadar çok yoruluyordum ki... Yüreğime ağır gelen sözler, artık belimi bükmüş bir hâldeydi. Ben bu dünyadan ne mal istiyordum ne de mülk. Hayatım elimden kayıp gidiyordu tek,tük. Amacım bir kez bile olsa özgür olmanın verdiği o hissi tadabilmekti. Eğer babam ölüm fermanımı imzalayıpta elime vermeseydi.
Her gün olduğu gibi bugün de ne yapacağımı bilemez bir vaziyetteydim. Elime almış olduğum kitabın beraberinde yatağımın tam yanındaki uzunca camın kenarına geçtim. Gün boyu yaptığım şeylerden biri de bu camdan dışarı bakıp kapıda duran üç beş korumanın ciddiye yakın yüzlerini seyretmekti. Tek yaptıkları şey caddeye yakın olan dış kapıyı gözlemek ve gelen geçeni kontrol etmekti. Kalabalığın esiri hâline gelmiş olan o cadde ise odamın camına pek yakın lakin bana bir o kadar uzaktı. Ayak basamadıktan sonra kalabalık olmasının benim için ne tür bi anlamı vardı? Şuraya batan... diyor şair. Şuraya batan özlem demeselerdi bıçak derdim. İşte ben özgür olmayı bir o kadar çok bekledim. Geçmez dediğim zaman geçmiş, bitmez dediğim acılar az biraz bitmişti lakin geçen şu zaman dilimi duyduğum özlemden hiç bir şey eksiltmemişti.
Ciğerlerimi yakıp kül eden acılarımın damla olup usul usul gözlerimden akıp gittiğini fark etmemle camdan dışarı baktığım bölgenin kadrajına babamın arabası girdi. Derhal elimin tersiyle gözyaşlarımı silip aşağı inmek adına odamdan dışarı çıktım. Ağlamak insana kendini iyi hissettirdi lakin fazlası isyana girerdi. Çok şükür ki başımın üstünde bir çatı, karnımı doyuran bir aşım vardı. İsyana ise katiyen gerek yoktu. Ne de olsa zaman akıyor, bir yerlerde kaybetmiş olduğum umudum ise beni bekliyordu.
Hole vardığım an üzerimde belli belirsiz bi şaşkınlık vardı çünkü babamı ilk defa bu saatlerde evde görüyordum. Ben onu izlerken o, eline almış olduğu sırtındaki ceketi kapının yakınındaki aynalı vestiyerin içine astı. Yüzünde ise anlam veremediğim bir ifade vardı. Göz göze geldiğimiz an dudaklarının kıvrımına içten bir gülüş bahşetti. Bende onunla beraber gülümseme gereği duydum. İşte Hikmet Çakır'la aramdaki baba kız ilişkisi bundan ibaretti. O bana tebessüm eder, ben ona karşılık verirdim. Kısa süren selamlaşma faslının ardından ise odalarımıza geçerdik. Sevgisini tam olarak belli etmesede o benim babamdı. İçten bir tebessümü bile bana yeter, hatta artardı.
Tam da tahmin ettiğim gibi, o kısacık konuşmanın ardından odamda hazırlanıyorken buldum kendimi. İçimde bir türlü anlam veremediğim huzursuzluklar ise tekrardan baş göstermişti. Bugün garip bir şekilde ilkleri yaşıyordum. İlk defa bu evde yabancı çalışanlar görüyor ve yine ilk defa babamı bu saatlerde evde buluyordum. Bu yaşananların altından da bir bit yeniği çıkmaması için Rabbim'e dualarımı sunup tekrardan hazırlanmaya koyuldum.
İlk önce babamın bana almış olduğu elbiseyi paketinden çıkartıp giydim. Elbisenin rengi siyahtı. Kollarında ise dantel detayları vardı lakin içime sinmeyen kısmı, bacak boyundan yukarı olmasıydı. Kendimi bildim bileli spor giyinmeyi severdim. Bu tür elbiselerden ise kesinlikle haz etmezdim.
El mahkum yüzümü buruştura buruştura giydiğim elbiseyi bedenime tam olarak oturtmamın ardından saçlarıma şekil vermeye giriştim. Saçlarımın rengi kumral denilecek kadar vardı ve boyu omuzlarımın altındaydı. Elime almış olduğum saç maşasının beraberinde omuzumun altında olan bölgelere hafif bukleler yaptım ve ardından fişi çektim. Makaj yapmayı sevmezdim fakat babam ısrarla yüzüme renk vermemi söylerdi. Güzel görünemi istemesi ise cabasıydı. İzlediğim türk filmlerine göre babalar, kızlarına tam tersi bir biçimde davranırdı. Benim babam ise bu konuda türk filmlerindeki gibi değil de daha çok hollywood filmlerindeki babalar gibiydi. Edeplice giyinmemi yadırgar, daha çekici, daha bi kendini belli eden şeyler giymemi söylerdi. Bu duruma en başlarda haddinden fazla ayar olsamda daha sonra pek sorgulama gereği duymadım çünkü o benim babamdı. Hiç bir baba kızının aleyhine şeyler yapar mıydı?
Bu konuları aklımca daha fazla kurcalamamak adına bir kenara bıraktım ve ardından elime almış olduğum kırmızıya yakın mat ruju dudaklarımla buluşturdum. Makyaj meraklısı kadınlar, hergün bu cıvık şeyi dudaklarına nasıl sürüyorlar bir türlü anlamıyordum. Güzel olmak uğruna insan yüzüne neden badana yapardı? Gerçi sade takılanlar bana göre abartı sayılmazdı. Bir ruj, birde rimel kafiydi. Her zaman ki gibi bildiğimi okuyup rujun ardından sade bir rimel sürdükten sonra aşağıda buldum kendimi. Ben hazırlanırken saat epey bi geçmiş, Sadi amca ise çoktan gelmişti.
Onların yanına varmadan evvel Birgül teyzenin gidip gitmediğini kontrol etmek adına mutfağa doğru yol aldım. Mutfak kapısının girişine geldiğim an sabahleyin gördüğüm iki çalışan kadın, fısıltıya yakın sesle birşeyler konuşuyor ve her konuştuklarında arkalarını kontrol etme gereği duyuyorlardı. Bu durumu epey bi garipseyip onlar beni görmeden evvel kapının pervazına yakın olan duvarda durdum çünkü ne konuştuklarını merak ediyordum. Normalde kapı dinleyen bir insan hiç değildim lakin şu son yaşananlardan sonra içimden bir ses arkamı kollamamı söylüyordu. Her insana güven olmazdı ve hayat bunu bana kafama vura vura anlatmayı başarmıştı.
"Yazık oldu" diyerek başladı sözlerine, mutfak tezgahının sağ köşesinde duran genç kız. "Çokta güzel oysaki"
Karşısındaki kadın ise genç kızın sözlerinin üzerine "Evet maşallahı var" dedi ve ardından kollarını göğsünün altında birleştirdi. "Evleniyor dediklerinde kendi yaşıyla olan birisiyle sanmıştım"
O an merakıma yenik düşüp "kim evleniyor ki?" Diyerek içeri daldım. Benim geldiğimi gördüklerinde öyle bi afalladılar ki, öğrenmemem gereken bir şeyi onlar yüzünden öğrenmiştim sanki. Cevap vermeyeceklerini anladığımda, onları daha fazla zora sokmamak adına "Neyse..." dedim ve içimi alt üst eden kuşkularımı bir kenara bırakıp asıl konuya geldim. "Birgül teyze eve mi gitti?"
"Evet efendim"
"Şey bana efendim demezsen sevinirim"
Kurduğum cümlenin üzerine benden bir kaç yaş büyük duran genç kız, az öncekinden daha bi fazla afalladı ve yüzünü yüzüme dönüp gözlerimin içine baktı. Kendimi bildim bileli beni karşımdaki kişiden üstün gösteren hitâp sözlerinden haz etmezdim. Benim gözümde malı mülkü olan değil, kalbini hâyra yoran üstündü. Kim bilir belkide karşımdaki bu saf kızın kalbi, benim kalbimden daha temizdi. Bu durumda onun bana değil de benim ona efendim diyerek hitâp etmem gerekmez miydi?
Beni yanlış anlamaması için dudaklarımın kıvrımına bahşettiğim tebessümlerim, konuşmam adına ağzımı araladı ve onunda benimle birlikte tebessüm etmesini sağladı. "İsmim Mavi"
Kendimi tanıtmamın üzerine "Ben de Göknur" dedi. Yüzümü merakla yanındaki kadına çevirmemi fark ettiği an ise sözlerine bir yenisini daha ekledi. "Bu da ablam İlknur"
"Memnun oldum"
Bu iki tatlı kardeşle bir garip tanışma faslının ardından aklımı hançer misali çelen kuşkularımı kenara bıraktım ve kendimi tek solukta misafirimizin yanında aldım. Artık her şeye şüpheyle yaklaşmaktan o kadar çok yorulmuştum ki, aniden yorgunluğumu bahane ederek, olayları akışına bırakacağıma dair söz verirken buldum kendimi. Alınan her karar benim ve aile saadetinin iyliği için olmalıydı. Yani babam genellikle bana öyle anlatırdı. Bende ona hak vermiş gibi yapar ve üstüne gitmemeyi tercih ederim. Bir baba kızının aleyhine şeyler yapmazdı, yapmamalıydı. Ben ona ve onun bana dayattığı kanunlara mecburdum. Daha doğrusu kendimi öyle hissediyordum.
Salona adımımı attığım an yanlarında iki kadının daha olduğunu fark ettim. Bu kadınlardan biri altmış, yetmiş yaşlarında olmakla beraber oldukça şık görünümlüydü. Benim geldiğimi görür görmez ise yüzü, yüzüme döndü. Lakin buraya kendi isteğiyle değilde daha çok zorla getirilmiş gibi bi tavrı vardı. Nezaket bakımından başımla selam vermeye karar vermemle nedenini bilmediğim bir şekilde burun kıvırdı ve bakışlarını ben gelmeden önceki eski yerine aldı.
İlk başlarda bu kadına haddinden fazla ayar olsamda daha sonra ön yargılı olmamayı tercih ettim çünkü bir kitabı kapağıyla yargılamak gibidir ön yargı. Nasıl kitabı okumadan anlayamıyorsak, bir insana da daha tanımadan kötü tâbirini kullanamayız. Sanılanın aksine kimi, içindeki iylikten uzak, hayatı boyunca yaşadığı haksızlıkları jest ve mimiklerine yansıtmayı tercih eder. Kimisi ise etrafa yaydığı sahte gülücüklerin beraberinde sinsi bir şekilde ilerler.
Oralı olmuyormuşcasına davranmamın ardından bakışlarım, yanındaki kadını buldu lakin onunda ötekinden aşağı kalır bir yanı yoktu. Babam merakla onlara bakmamı fark etmiş olmalı ki "hanımlar Sadi'nin annesi ve kız kardeşi kızım" dedi. Babamın merakımı bir nebzede olsa hafifletmesinin üzerine Sadi amcanın annesi olduğunu öğrendiğim kadın, elini öpmem bakımından bana doğru uzattı. Ne yazık ki yüzündeki ifade hâlen aynıydı.
Henüz adını bilmediğim kadının elini öpmemle "memnun oldum" dedim. Ardından yüzümü aniden uzatılan öteki ele şaşkınlıkla çevirdim. O elin sahibi Sadi amcanın kız kardeşiydi ve bu hareketiyle merakımı bir kez daha cezbedebilmişti. Çünkü kadının yaşı hâyli genç duruyordu. Taş çatlasa yirmisekiz yahut yirmidokuzdu. Bir kez daha bozuntuya vermeyip bir eli daha öperken buldum kendimi. İşte o saatten sonra vakit, tanışıp kaynaşmakla geçti. Daha doğrusu onlar anlattı ben dinledim. Kurulu olan yemek masasına geçtiğimizde bile suskunluğumu korumayı tercih ettim. Belkide umursamazın teki sandılar beni. Oysaki bu hallerim, merakımın yüreğime oturttuğu öküzlerden başka bir şey değildi.
Adının Şehnaz olduğunu öğrendiğim yaşlı kadın, "E kızım. Tek kardeş misin?" Diye sorup burun kıvırdığında çoktan yemeklerimizi bitirmiş, salonda tatlılarımızı kaşıklamaktaydık. Ses tonu samimiydi lakin yüzündeki ciddiyet, apaçık bir şekilde sesindeki samimiyetin önüne geçiyordu. "Evet, tek kardeşim" diyerek karşılık verdiğim an Sadi amca, kuru bir öksürükle boğazını temizledi ve ardından kardeşi Selene seslendi. O an salondaki herkesin gözü, bu ikisinin yüzüne döndü.
"Hadi Selen"
Daha ne olduğunu anlamadan Selen'in eli omuzumu buldu. "Gel Mavicim, biz senle odana geçelim"
O an merakımında verdiği bir garip etkiyle dilimin ucuna gelen sorular, ağzımın kenetlenmesine sebebiyet verdi. Birden fazla soru sormak istesemde basiretim bağlanmıştı sanki. Bir müddet salonda meydana gelen sessizliğin sonunda "tamam" dedim. Kabul etmemle birlikte Selen'in ardından peşi sıra yürüyüp odama geçtim.
Ben, yatağımın üstüne oturmuş, bana diyeceklerini merakla beklerken o, gözlerini odamın dört bir köşesine dikmiş, etrafını incelemekteydi. Yüzünü duvarlardan ayırıp yüzüme döndüğü an ise "odan çok güzelmiş" dedi. "Baya zevklisin"
Dudaklarımın kıvrımına ufaktan bir tebessüm ekleyip "Teşekkür ederim" dedim. "Ne konuşacaksınız benimle?"
"Güzel soru" deyip gözünün önüne gelen boyalı,siyah saçlarını kulağının arkasına attı ve ardından yanıma oturdu. "Buraya neden geldiğimizi biliyorsun değil mi?"
Ani bir refleksle "hayır" diyip bana bakan ela gözlere gözlerimi döndürdüm. Artık sadece merakımı giderecek iki çift sözü bekliyordum.
"Hayırlı bir iş için"
Aklım, ihtimallerin pençesine takılmış gibiydi. Bir anlığınada olsa yaşanan bütün olaylar film şeridi misali gözümün önünden geçti. Şuan sussam olmaz, konuşmaya çalışsam konuşamazdım. Saniyelerin sonunda kelimeleri dilimin ucunda birleştirip olayı anlamaya çalışdım. "N-nasıl yani?"
"Bak kızım" dediğinde elleri, yeniden omuzlarımın üzerindeydi. "Abim bu yaşına kadar eşinden hiç bir hâyır görmedi. Rahmetli babam onu zorla yengemle evlendirmiş. Şükür ki dört yıl önce boşandıla..."
"İyi ama bundan banane?" Diyerek ayağa fırladığımda o da benimle beraber kalktı ve ardından işaret parmağını usuldan dudaklarına bastırdı. "Şşt! daha diyeceklerim bitmedi ama. Sözümün kesilmesinden nefret ederim. Diyeceklerim bitsin. Ondan sonra itiraz edilecek birşey varsa edersin."
"Tamam, peki" dedim ve tekrardan yerime geçtim. Belki de aklıma gelen ihtimaller tamamen benim yanlış anlamamdan ibaretti. Ben, kafamdaki düşüncelerle boğuşurken Selen, sözlerine bir yenisini daha ekleyip devam etti.
"Evt nerde kalmıştık?" Diye sorduğunda saçlarını bir kez daha kulağının arkasına attı. Benim ses çıkarmayacağımı anladığı an ise kendi sorusunu kendi cevapladı. "Ha, hatırladım... işte dört yıl önce boşandılar. Abim bize gelip biri var onu çok seviyorum dedi. E tabi bizde hâliyle kendi yaşında biri sandık. Onun adına sevindik, mutlu olduk. Fakat bize senin fotoğrafını gösterince inan çok karşı çıktık. Asla olmaz de..."
O an bir kez daha Selen'in sözünü kesip ayağa fırladım. Lakin bu kez salya sümük ağlıyor, göz yaşlarıma engel olamıyordum. Aklımdaki ihtimaller, beni şaşırtmayıp yolunu bulmuştu. Bana layık görülen eş, yıllar yılı "amca" dediğim adam olmuştu. Yine itiraz edeceğimi anladığı an Selen, adeta haykırırcasına "Mavi, benim abim çok hasta!" Dedi ve asıl konuya geldi.
Elimin ucuyla gözlerimi silip ciğerlerime derin bir nefes çektim. "Nasıl hasta?"
"Bizde bir ay önce öğrendik" dedi ve yutkundu. Artık onun gözleride benimkiler gibi dolu doluydu. "Doktor en fazla altı ay yaşar demiş. Bırakta abim son günlerini mutlu geçirsin, hı?"
"İnanın çok üzüldüm" dedim ve az öncekinin aksine sakince yerime geçtim. Sözlerimde ise son derece samimiydim. "Ama ben böyle bir şeyi kabul edemem"
Kabul etmiyeceğimi söylememle Selen, bir hışımla ayağa kalkıp çatık kaşlarının beraberinde gözlerimin içine baktı. Nasıl bakarsa baksın, onun bu teklifini asla kabul etmiyecektim. Bu kez başkasının değil, kendi kararlarımla hayatıma şekil verecektim. Ben, onun bunun oyuncağı olamazdım, ki asla da olmuyacaktım.
"Hayır, edeceksin!" Dedi. Sözlerini sarf ederken sesindeki ton, son derece kararlı ve ciddiydi. Altta kalmamak adına bende onun gibi ayağa kalkıp, ağzımı araladım. "etmiyeceğim"
İşte o an dananın kuyruğu kelimenin tam anlamıyla koptu. İnsan, gerçek yüzünü menfaatleri gerçekleşmeyince gösterirmiş. Selen'de onlardan biri olduğunu ispat edip az öncekinin aksine omuzlarımı sertçe tutup beni bir hışımla yerime oturttu. Karşımda ise artık yumuşak değil, kararından emin sert bir kadın duruyordu. İlk önce eliyle ağzımı kapatıp, kafamı yatağa yasladı. Ardından ise "şimdi diyeceklerimi iyi dinle" deyip tehtitkar sözlerine başladı. "İnan bizde senin yüzünü görmeye mecbur değiliz. Sırf abim hasta olduğu için buraya gelip seninle konuşmayı kabul ettim. Abimle evleneceksin. Ha eğer yine evlenmem diyeceksen olacaklardan sorumlu değilim!"
Elini ağzımdan çekmesiyle ardına bile bakmadan kapıya doğru yürüdü. O an bir karar verme mecburiyetinde hissettim kendimi. Bu mecburiyet, ondan ve boş tehtitlerinden korktuğum için değildi. Asıl amacım artık özgür olabilmekti. Herkesi bu saçma evlilik yalanına inandırdığım ara bir yolunu bulup kaçabilirdim. Olabilecek her ihtimali bir kez daha aklımca tartıp "tamam kabul ediyorum" dedim. "Ama bir şartım var"
"Neymiş o şart?" Dedi ve yüzünü yüzüme dönüp, gözlerimin içini süzdü. Onu taklit edercesine önüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına attım ve ardından sırıttım. Amacım ondan korkmadığımı, ki aslada korkmayacağımı belli etmekti. Bir nevide olsa bu amaca ulaştığımı hissettiğim an dudaklarımı oynatmakta buldum kendimi. "Sadi abin bana elini bile sürmeyecek"
Şimdi gülme sırası ondaydı. Anlam veremediğim bir şekilde saniyeler boyunca güldü. "O sizin mevzunuz. Beni ilgilendirmez" dediği an ise gülmesine ara verip tekrardan kapıya doğru yürüdü. "Ha bu arada... doğum günün kutlu olsun"
İlk başta neyden bahsettiğini bir türlü anlayamadım. Kapıdan dışarı çıkıp gözden kaybolduğu an herşeyin farkına vardım. Bugün benim doğum günüm olmakla beraber aynı zamanda reşit olduğum gündü. Yapbozun geriye kalan parçaları ise artık yavaştan yerine oturuyordu. Bunca yıl evden dışarı çıkamamam, elime hiç bir iletişim aleti verilmemesi ve Sadi'nin bizi anlamsız ziyaretleri... Aklım, acı gerçeklerin pençesinde boğuşmaya başlamışken bir kez daha ağlamakta buldum kendimi. Kim bilir daha bilmediğim neler vardı. Yıllar boyu beni sonuma yaklaştıran, elin adamı değil babamdı. Sessizliğimi bozmayıp onları öyle bir yerden vuracaktım ki, herkes bu vuruşumu adı gibi ezbere bilecekti.
Bu düşünceleriminde verdiği etkiyle hiç bir şey olmamışcasına yatağıma uzanıp uykuya dalmaya çalıştım. Az önce yaşananlar, sanılanın aksine içimde biriken umuttan hiç bir şey eksiltmemişti. Ne de olsa Allah, kulun ahını yarına bırakmaz. Yarına bıraksa bile zalimin yanına koymaz.
#bölümsonu🌹
Bölüm hakkında düşüncelerinizi buraya yazar mısınız? ♥️ Bir kusurumuz olduysa affola🌙♥️
Oy vermeyi unutmayın lütfen.
Yeni bölümde görüşmek üzere :)
İnstagram:
@ll__sena
@sena.dgnyy