İçeriğe geç

Sonun Başlangıcı

Bölüm 4 · 27 dk okuma

Sonun Başlangıcı

Bölüm 4

III - Dünya tersine dönse

sonun başlangıcı

bölüm 3

"dünya tersine dönse"

○●○

ihtimallerin pençesine takılıp kalmak ne de acı bir şeydi. neyin ne olacağını bir türlü kestiremiyor, ordan oraya hiç durmadan savruluyordun. işte şuan içinde bulunduğum durum tam olarak böyle. önümde ise ihtimallerin sunduğu iki seçenek...

ya ne olacağını bilmeden gitmeyi dene

ya da kalıp ölmeyi bekle

nefesimi tutmuş bir vaziyette gökmen'in, bizi izleyen kişinin kim olduğunu anlamasını bekliyordum. "ben de bakmak istiyorum" dedim. neden arkamı dönmeme izin vermediğini ise anlayamıyordum. "belki tanırım"

dikkat çekmemek için arada gözlerini baktığı noktadan ayırıyordu. yine ayırdığı sırada "tamam" diyip kafasını olumlu anlamda salladı. "yavaşca arkana dön"

arkamı dönmek yerine elimi ayakkabılarıma götürdüm. "ne yapıyorsun?" diye sorduğunda onu susturup "dikkat çekmiyorum işte" diyip güldüm. ardından ayakkabılarımın bağcıklarıyla oynamaya başladığımda amacımın ne olduğunu anlamış olmalı ki o da benimle beraber kikirdeyip "ona baktığını anlamaz korkma, bak hadi" dedi. onun da verdiği gaz ile baktığı yere bakmam bir oldu. bizi izlediğini düşündüğümüz adam, olduğumuz konumdan hayli uzaktı fakat bize doğru baktığı apaçık bir şekilde belli oluyordu. farkedilmemesi mümkün olmayan bir detayı fark etmemle "dur bir dakika!" diyip bedenimi doğrulttum. "tanıdın mı?" diye sordu gökmen. "tanımam mı!" diyerek yanıtladım. içimde ise yok yere bir garip heyecan kol geziyordu. "bu ayva göbeği nerede olsa tanırım"

gözükmemek için elektrik direğinin arkasına saklanan adam, büyük ihtimalle babamın korumalarından biriydi. bedenini az biraz saklayabilmişti fakat ayvayı andıran göbeğini saklamak ne yazık ki mümkün olmamıştı. henüz ismini bilmiyor olabilirdim fakat her allah'ın günü odamın camından onları izlemek, bellerine geçirdikleri kemeri bile ezberlememe sebep olmuştu. "yanındaki adamlardan biri" diyip gökmen'e döndüm. "cidden mi?" dedi. sorduğu soruya karşılık başımı olumlu anlamda sallamamla sözlerine bir yenisini daha ekledi. "peki ama neden gizlice bizi izliyor ki?"

sorunun cevabı bariz bir şekilde belliydi. babamın gökmen için olmaz, o erkek demesi beynimin içine tekrardan nüfus ettiği ara adamın neden bizi izlediğini anlamam çok kolay olmuştu. hikmet çakır, sözde namusunu ve çok sevgili (!) kızını korumaya çalışıyordu.

nedenini anlamıştım anlamasına fakat "bilmiyorum" diyip omuzlarımı bir yukarı bir aşağı salladım. "yanına gidecek miyiz?"

"sen önce soruma cevap ver, gideriz elbet" dedi. hangi soru olduğunu aklıma getirmeye çalıştığım ara "kaçıp kendine yeni bir hayat kur" demesi bir oldu. "bunları sonra konuşur..." cümlemi bitirmeme izin vermeyip şaşırmama sebep olacak bir biçimde aniden beni susturdu. "konuşamayız, çok geç olabilir" dedi. "yoksa o kart adamla evlenmek mi istiyorsun?"

sen bunu nerden biliyorsun? dercesine ona baktım. bakışımdan anlamamış olmalı ki cevap vermedi. bunun üzerine "sana bunu kim söyledi?" deyip merakımı gidermeye çalıştım. "ben babanın adamıyım çiçeğim" dedi. "sence de öğrenmem normal değil mi?"

"başka ne öğrendin" dedim heyecanla. çünkü sonumun ne olacağından benim dahi haberim yoktu. "öğrendiysen lütfen söyle, duymak istiyorum"

"şimdilik bir tek bunu öğrenebildim" dedi. "ha bir de yarın sabah çarşıya gidiyorsun"

"ne çarşısı?" diye sordum. üzerimde ise belli belirsiz bir şaşkınlık vardı. soruma karşılık olarak "evleniyorsun ya hani" dedi ve sırıttı. neden sırıttığını anlamamıştım. benim içim kan ağlarken o nasıl da böyle sırıtabilirdi. "çeyiz alışverişi"

yüzümü asıp "benim, kart dediğin adam ile evlenecek olmam çok mu komiğine gitti beyfendi" dedim. "neden gülüyosun ki?"

"hayır beni yanlış anlama" deyip bir kez daha sırıttı ve ardından sakinleşmeme sebep olacak o cümleyi dillendirdi. "sen o adamla hiç bir zaman evlenmeyeceksin ki"

ümit, insanı kahreden türden bir duyguydu. fakat arada olacağına inandığımız şeylere ümit beslemek iyi geliyordu. sanırım hayatım boyunca ilk kez bu kadar çaresiz ve ümit duygusundan yoksun biri olmuştum. babam ölüm fermanımı imzalamıştı. hemde bana sormadan. fikrimi dahi almadan.. şimdi gökmen'in bu dediklerine kulak verip, ümit beslesem işin sonunda yine çıkar mıydı canım ağlamaktan?

kalp ritmim nedense gökmen'i gördüğümden beri hiç değişmemişti. yine o heyecanla "nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsun merak ediyorum" dedim. ondaki bu rahatlık dışardan göreni delirtecek türdendi. fakat bu rahatlığının beni sinir edecek hiç bir yanı yoktu. ben onun bu hallerini daha çok seviyordum. "sence ben böyle bir şey olmasına izin verir miyim?" deyip bir kez daha ona olan sevgimin artmasına sebep oldu. "buraya her şeyi kafamda kurarak geldim"

"aklında ne var" diye sorduğum ara sol cebini gözleriyle işaret etti ve fısıldadı. "yanımda senin için bir telefon getirdim. onunla haberleşeceğiz"

bunu bile düşündüğüne göre beni kurtarma konusunda ciddi olmalıydı. "ne duruyorsun ver o zaman" deyip elimi uzattım. ani hareketime karşılık olarak "şimdi olmaz" dedi ve arkama doğru gözleriyle işaret etti. "ağabey hâlâ orda bizi izliyor"

o tamamen benim aklımdan çıkmıştı. "nasıl alıcam senden o zaman" dedim. bende ki bu acele nerden geliyor bilmiyordum fakat o telefonu bir an önce elime almayı çok istiyordum. "her şeyin olduğu gibi bunun da bir çözümü var çiçeğim" dedi ve montunu çıkartıp dizlerinin üstüne getirdi. peki bana her iltifat edişinde yüreğimin ağzıma gelmesi normal miydi?

dizlerinin tamamını kapattığı an bir şeyler yaptı ve ardından montu bana doğru uzattı. işini o kadar iyi yapmıştı ki, ben bile telefonu cebinden çıkarttığını anlamamıştım. onun verdiği komut üzerine montu dizlerimin üstüne alıp altında telefonu aradım. bulduğum an yüreğime düşen hayâl kırıklığı konuşmama sebebiyet verdi. " e tuşlu telefon değil ki bu. ben dokunmatikten ne anlarım?"

söylediğim sözün üzerine sesli bir şekilde güldü. "güzel şaka" dediği an beni ciddiye almadığını fark ettim. herkesin dokunmatik telefonu olacak diye bir kaide yoktu. eğer babam, beni de adamdan sayıp elime ufakta olsa bir telefon verseydi nasıl kullanılacağını bende bilirdim.

"şaka değil" dediğimde güler yüzünün yerini ciddiyet aldı. saniyeler süren sessizliğinin üzerine "sana cidden taş devri yaşatmışlar" deyip düşüncelerini dillendirdi. bu gerçeğin bir kez daha farkına varmak bedenimde bir garip etki uyandırmıştı fakat takmadım. "yaşadığın her şeyi bana uygun bir zamanda anlatacaksın. hadi şimdi gidelim" dediği an ise bende onunla beraber ayağa kalktım.

uzun bir aradan sonra kendimi ilk kez birinin yanında güvende hissetmiştim. benim ile ilgilenmesi yüreğime bir garip heyecan bahşetmekle beraber mutlu olmamı da sağlamıştı. belkide o bana allah'ın bir lütfuydu. sabredene ise işin sonunda illa ki bir ödül veriliyordu. çünkü imtihanın kokusu mükâfat. imtihanın kokusu mükâfat diyen, hayatta yapmaz mı kanaat?

bir kaç adım ilerledikten sonra bizi izleyen adam aklıma gelip kafamı o yöne doğru çevirdim. fakat orada yoktu. büyük ihtimalle gitmiş olmalıydı. zaten bizi izlemesi en başından saçmaydı. sürekli göz altında olmam da nefesimin daralmasına sebepti. sırf şirket elden gitmesin diye o adam ile evlenemezdim. bu sıkı kuralların asıl nedenini ise illa ki öğrencektim. ne de olsa hayat benim. kimin ile evleneceğime el değil, ben karar veririm.

köşeyi dönmemize bir kaç adım kala istemsizce bedenimi durdurdum. durmamın üzerine ne olduğunu soran gökmen'e "hemen eve gitmesek mi?" diye sordum. eve gitmek istemememin sebebi bariz bir şekilde belliydi. dört yılın yorgunluğunu henüz üzerimden atamamıştım. gerçi ne kadar gezersem gezeyim kabus gibi geçen o yorgun yılları ömrümün sonuna kadar unutmayacaktım.

soruma karşılık olarak kesin bir dille "olmaz" dedi. tam nedenini sorup karşı çıkacağım ara hak vereceğim o sözlerini devam ettirdi. "zamanımız az kaldı. çember daralıyor. söz veriyorum işin sonunda seninle dolu dolu gezeceğiz"

"gezeriz dimi?" dedim. sesimin titremesine engel olamamıştım. "gezeriz tabi" dediğinde gözlerindeki o acıma hissine yeniden daldım. önceden de dediğim gibi bana kimsenin acımasını istemiyordum. hele ki onun acımasını hiç istemiyordum. bu nedenden de olsa gerek kafamı başka yöne çevirdim. çevirdiğim an kadrajıma yine o girdi. fakat bu kez gözü gözüme çoktan değmişti. refleks olarak gökmen'i, elimle dürttüğüm ara benimle beraber o tarafa baktı. "oo haydar ağabey ne yapıyorsun burada, evin yolunu mu şaşırdın?"

isminin haydar olduğunu öğrendiğim ağabey gökmen'in sorusu üzerine ayaklarını harekete geçirip yanımıza geldi. "yok gençler, şaşırmadım da..." yüzünde ise mahcup olmuş bir ifade vardı. o ifadenin beraberinde kırışmış olan alnını kaşıdı. "neden buralarda dolandığımı illa ki anlamışsınızdır. biz de emir kuluyuz işte"

haydar ağabeyin sözlerine karşılık olarak gökmen, "tamam ağabey anladım ben" diyip elini, kırk yıllık dost endamı ile ağabeyin omuzuna koydu. gökmen'in bu hareketinin üzerine ağabey, az önceki kaygılı halinden sıyrılıp, rahatlamış gibi duruyordu. sanırım bu rahatlamış halini fırsat bilip "senden şüphem yok tabi ki koçum" dedi ve ardından gözlerini bana doğru dikti. "küçük hanıma layığıyla göz kulak olacağını ben zaten biliyorum"

küçük hanım lafına yalnızca tebessüm etmekle yetindim. normalde olsa bu tür laflar zoruma gider, belki de kaşlarımı çatardım. fakat bu ağabeye kanım kaynamıştı. o an hâl ve hareketleri ile bana vefat etmiş dayımı hatırlattı. dayım, annemin ölümünden yalnızca bir ay önce, kalp krizi nedeniyle hayata gözlerini yummuştu. kim bilir iki evladını peş peşe kaybeden anneannemin yüreği, şimdi ne tür bi acıyla yanıyordu.

babam yüzünden onları da silmiş, vâr olduklarını bile unutmuştum. önceden de dediğim gibi babam bana beni istemediklerini söylemişti.oysa ki anneannemin bana olan sevgisi anneminkine denkti. bir teyzem bir de dayım vardı fakat zavallı dayım annem gibi daha ömrünün baharında iken vefat etmişti. sürekli "özletme kendini" diyen teyzemi ve beni "kara kızım" diyerek seven anneannemi babama güvenip de nasıl tek kalemde silmiştim ki?

her zamanki gibi geçmişin pençesine takılıp kaldığım ara haydar ağabeyin sözleri, düşüncelerimden sıyrılmama sebebiyet verdi. "gelin çocuklar arabayla gidelim. eve yaklaşınca ben sizi indiririm. aman ha! aramızda kalsın"

gökmen "tamam ağabey sen merak etme" dediğinde onun peşi sıra "biz yürüyerek gelelim. zaten pek uzaklaşmadık, sağolun" dedim. yıllar sonra gökyüzüne çıplak gözle bakma imkanı bulmuştum ve bu imkanı kolay kolay bırakmak istemiyordum.

"peki gençler siz bilirsiniz" demesinin üzerine arkasını dönüp daha yeni fark ettiğim arabasına doğru adım attı. tam bineceği ara başıyla selam verdi. gözlerindeki ışık ise sanki bizi uyaran türdendi. ağabeyin bu hallerine nedense içim burkulmuştu. bizde ona onun gibi selam verince vakit kaybetmeden arabaya atlayıp yola koyuldu.

arabanın gitmesini fırsat bilip cebimden çıkardığım telefonu gizlice incelemeye çalıştım. çünkü etrafta hayrettin ağabeyden başka adamlarda olabilirdi. telefonun rengi beyazdı ve oldukca lüks duruyordu. markalardan pek anlamazdım fakat izlediğim bir kaç diziden kulak aşinalığım oluşmuştu. gökmen'in "dikkatli ol" demesi üzerine incelememi bir kenara bıraktım. "eve varınca bakarsın"

haklıydı. dikkatli olmalıydım. başımla söylediği sözü onaylayıp yola daldım. o an aramızda oluşan sessizliği de fırsat bilip etrafıma değdirdim bakışlarımı. evlerin çevresinde peşi sıra dizili yemyeşil ağaçlar, gözlerimin dolmasına sebebiyet verirken uzaktan sevdim ötüşen kuşları. uzun bir aradan sonra ilk kez kendimi bu kadar huzur dolu hissetmiştim. kişi, her anının kıymetini iyi bilmeliydi. belki de benimki geçici bir esirlikti fakat sağlığını ömürlük kaybetmiş bir insan için maalesef ki aynı şeyler söylenemezdi.

eve varmaya çok az kala "sevtap teyze nasıl?" diye sorup gökmen'in, bakışlarını üzerime çekmesine sebep oldum. sevtap teyze gökmen'in annesi, annemin ise kadim dostuydu. soruma karşılık olarak aniden "idare eder" dedi. sesi ise normalden boğuk çıkmıştı sanki. o an nedense içime, kötü bir şey olmuşcasına bir garip his oturdu. o hissin beraberinde sorumu yeniledim. "nasıl idare eder?"

"yani ne çok iyi ne çok kötü" dedi. belki özeldir diye düşünüp daha fazla onu sıkboğaz etmemek adına konuyu değiştirdim. bildiğim kadarıyla gökmen'in ailesi, bu mahallede oturan herkes gibi varlıklıydı. hatta belki de bu varlıkları, bizimkinden daha fazla bile olabilirdi. çocukken bana sahip olduğu şeyleri anlattığını hatırlamamla sırıttım. o eski halinden ise artık eser kalmamıştı sanırım.

yol boyunca konu konuyu açmış, bu sayede eski günleri beraber yâd etmiştik. hazır sohbet koyu iken merak ettiğim bir soruyu daha elimde olmadan dillendirdim. "madem beni kurtaracaksın. neden bunu on sekiz gün sonrasına bırakıyoruz?"

sorumun üzerine düşünür gibi yapıp "bilmem" dedi. "belki de oyunun tadı çıksın diyedir" göz kırıparak söylediği bu söz, başlarda garibime gitsede sonradan anlamıştım. gökmen'de benim gibi onlardan intikam almamı istiyordu. bütün hazırlıkların tamam olduğu ara kaçmak, sanırım güzel bir bedel olurdu. fakat gel gelelim ki içim, esaretimin son bulmasına ramak kala hiç de rahat değildi. katran misali üzerime yapışan bu esaretten kurtulmayı tabiki de istiyordum. lakin yok yere korkuyorum. yıllar sonra yeniden bulduğum arkadaşımı görmeye devam eder miyim mesela? ya da para uğruna kızını satan babam, gelir miydi aklıma? işte en çok korktuğumda bu. her ne kadar hikmet çakır'ı sildim desem de içimde bir yerde sevgiden mahrum bırakılmış o küçük kız, babasını istiyordu.

son köşeyi de döndüğümüz an gözüme hapsolunduğum yer, yani evim seçildi. bir kaç adım daha attıktan sonra davetsiz bir misafirimiz olduğunu fark ettim. kapının girişinde daha önce görmediğim yabancı bir araç duruyordu. aklımdan geçen kişinin olmaması için rabbim'e dualarımı sunduğum ara gökmen'in beraberinde bahçe kapısından içeri girdim. fakat duam kabul olmamıştı. çünkü on sekiz gün sonra kocam olacak sözde nişanlım, katran karası gözlerini üzerime dikmiş bir vaziyette tam karşımdaydı.

bildiğim kadarıyla yaşı otuzdokuzdu. babama göre genç olabilirdi fakat benim yanımda bir hayli yaşlı duruyordu. evet, yaşıtlarına göre güzel bir yüze ve biçimli kaşlara sahipti. ya da ne bileyim tarzıyla da yaşına yakın olan kadınların dikkatini çekebilirdi. lakin onun bu çekiciliği ne yazık ki benim ilgi alanımın dışında kalıyordu.

bende onu, onun beni izlediği gibi izlediğim ara gözlerini benden çekip gökmen'e dikti. bakışları o kadar tehdit doluydu ki o bakışların üzerine nefesimi tutmam bir oldu. benim yüzümden onun başına bir şey gelsin istemiyordum. yoksa bir ömür bu pişmanlıkla yanar hatta tutuşurdum.

tehdit dolu bakışlarının beraberinde babamın yanından uzaklaşıp bize doğru bir kaç adım attı. ani bir refleksle bedenimi arkadaşıma yaklaştırdım. sanki bu yaklaşımım ile onu sadi'den korumayı başaracaktım. gökmen, yeniden titreyen ellerimi fark etmiş olmalı ki başını hafiften kulağımı doğru eğip "sakin ol" dedi. beni elde etmeye çalışan bu yüzsüz adamın karşısında nasıl sakin kalabilirdim ki?

yanımıza geldiği an düşündüğümün aksine sakin ve samimi davranmaya başladı. ilk önce "nasılsın?" diye sorup yüzünü yüzüme döndü. kötüyüm desem öldüğümü görür müydü? o an babam gibi üzerime düşmemesi için suyuna gitmeyi tercih ettim. "iyiyim. sen?"

sorduğum sorunun üzerine "iyi bende, saol" dedi. bakışlarını benden çekip gökmen'e yöneltmesi üzerine ise sorduğu soruya bir yenisini daha ekledi. "neden bana dışarı çıkmak istediğini söylemedin? beraber çıkardık"

her ne kadar suyuna gitmeye çabalasam da bu kadarı fazlaydı. hem ne sıfatla onunla dışarı çıkacaktım. ben onun gözünde çok sevgili nişanlısı olabilirdim. fakat o, benim gözümde çöp kadar bile değerli değildi. o an farkında olmadan sıktığım yumruk ise konuşmama sebebiyet verdi. "belki de seninle dışarı çıkmak istemediğim içindir"

bu sözümün üzerine bakışlarında bir farklılık sezdim. sanırım az önceki tehditkar havası eski yerini bulmuştu. ben onu izlerken o, varlıklarını daha yeni fark ettiğim adamlarını eliyle yanına çağırdı. ve ardından gökmen'i işaret ederek konuştu. "alalım arkadaşı"

"nereye alıyoruz arkadaşı?" diye sordum. konuştuğum ara ellerimin titremesi artırmıştı. ne yazık ki bu tür durumlarda güçlü kalmam neredeyse imkansızdı. sorumun üzerine gözlerimin içine öyle bir baktı ki yüzümü öbür yana çekme gereği duydum. bu gerek, utanmış olduğumdan dolayı mıydı bilmiyordum. "sadece konuşucaz" dediği an gözüm gözünü tekrar buldu. umarım dediği gibi olur, sadece konuşulurdu. sırf ona onunla dışarı çıkmak istemediğimi söyledim diye saniyesinde gergin bir ortam yaratmayı başarmıştı. daha fazla delilik yapmaması adına başımla söylediği sözü onaylayıp eve doğru yürüdüm. fakat adımı hitap etmesiyle adımlarımı yavaşlatıp ona döndüm.

"mavi"

"efendim" diyerek karşılık verdiğimde yüzünü sağ cebine doğru çevirdi. o an cebinden çıkarttığı şey küçük çaplı bir şok geçirmeme sebep oldu. "bu telefon senin için" dediğinde ise az önce cebinden çıkardığı telefonu bana doğru uzattı. ani bir refleksle gözlerim gökmen'in gözlerine değdi. tahmin ettiğimin aksine dudaklarının kıvrımını iki yana salmış, gülümsemekteydi. "gerek yok" dedim. "teşekkür ederim"

istemememin üzerine yüzü düştü. "olsun, kullanmasan bile al sen. belki konuşuruz" dedi. cidden bu sadi'nin bana karşı duyduğu his gerçek sevgi miydi? o an belki de denildiği gibi altı ay ömrü kalmıştır diye düşündüm. zaten eninde sonunda bu evden kaçacak ve onun karısı asla olmayacaktım. içimde bir yerde bitmek bilmeyen merhametimin beraberinde uzattığı telefonu bir çırpıda aldım. "peki, tamam"

o da benim gibi "tamam" dedi. fakat aksime otuz iki dişini meydana salmış, gülümsemekteydi. "bu gece erken uyu. yarın işlerimiz var"

o an gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. büyük ihtimalle gökmen'in dediği çarşı meselesinden bahsediyordu. onunla daha fazla muhatap olamamak adına bu sözünü de başımla onayladım. tam arkamı dönecektim ki bir kez daha bedenimi durdurmama sebebiyet verdi. "ne işi olduğunu merak etmiyor musun?"

kafam o kadar dalgındı ki o dalgınlık ile "çarşıya gideceğiz" demem bir oldu. pot kırdığımı fark ettiğim an tırnaklarımı ellerime geçirdim. oyunun bitmesine az kala dalgınlığım yüzünden her şeyi mahvedemezdim. "sen bunu nerden biliyorsun?" dedi. sorduğu soruya nasıl cevap vereceğimi bilmiyordum. bir kaç saniye derin nefes alıp her zamanki gibi boş bulundum "babamdan tabiki, canım" canımı çıkarana canım demiştim. "başka nerden olacak" sanırım artık ölsem bile gam yemezdim.

ona iltifat etmem hoşuna gitmiş olmalı ki gülümseyip saçlarını karıştırdı. amacım onun nefsini cezbetmek değil daha çok konudan uzaklaşmasını sağlamaktı. "peki o zaman" demesi ile amacıma ulaştığımı fark ettim. "yarın görüşürüz"

cevap veremedim. çünkü gözlerim dolmuştu. fark etmemesi için gösterdiğim çabanın beraberinde hemen arkamı dönüp koşar adımlarla eve doğru yürüdüm. ne ara bu hâle geldiğimi bir türlü anlayamıyordum. daha doğrusu aklım almıyordu. ben de bir zamanlar çoğu insan gibi annesinin sevgiyle büyüttüğü o küçük kızdım. bir paçavra misali ordan oraya savrulup sadi arslanoğlu'nun evine hanım olamazdım.

eve adımımı attığım an bir çırpıda ayakkabılarımı vestiyere bırakıp terliklerimi giydim. giyer giymez kendimi odamda bulmam bir oldu. sadi'nin gökmen ile ne konuşacağını az çok tahmin etsem de henüz bilmediğim için ölesiye merak ediyordum. odaya girdiğimde cebimdeki telefonlardan birini yani gökmen'in verdiğini yastığımın altına gizledim. ötekini ise masamın üzerine bırakıp cama doğru ilerledim. camdan dışarı baktığımda babamın adamları gökmen'in sağında, sözde nişanlımın adamları ise solunda asker misali dizilmişti. bu duruma gülmemek ise elde değildi. büyük ihtimalle hedefleri gözünü korkutmaktı. bir kaç dakikalık süren konuşma faslının ardından adamları ile evin önünden uzaklaşan sadi, en sonunda tuttuğum nefesimi bırakmama sebep oldu.

sadi ve adamlarının uzaklaşması üzerine bakışlarımı tekrardan gökmen'e çevirdim. yüzünde, onların amacının aksine korkudan eser yoktu. jest ve mimiklerinin beraberinde ise dudaklarının kıvrımını iki yana açmış, gülümsüyordu. onun bu tavrına sevinip tekrardan derin bir nefes aldım. ve ardından babamı buldu bakışlarım. hiçbir şey olmamışcasına bahçeye kurulu olan banklarda oturmaktaydı. üzerinde ise umursamaz bir tavır vardı. ve bu tavrıyla bile ne yazık ki sinirlerimin gerilmesine sebep oluyordu.

bir nevi de olsa sinirlerime hakim olmak adına yüzümü odama doğru çevirip her bir köşesine gözlerimi değdirdim. bakışlarım duvardaki saati bulduğu an akrepin yediye yaklaşmış olduğunu fark ettim. akşam yemeği saatiydi. fakat midem, ne yazık ki tek bir lokma bile yiyecek hâlde değildi. uzun bir aradan sonra tekrardan temiz hava alabilmek sanırım bedenimde bir garip etki uyandırmıştı. acayip derecede uykum vardı. lakin uykuya dalmadan önce babama günlerdir merak ettiğim o soruyu sormam lazımdı. birgül teyze üç gündür yoktu. ve bu yokluk onu deli gibi merak etmeme sebebiyet vermişti.

üzerime daha rahat şeyler giyip saçımı da topladıktan sonra aşağıda buldum kendimi. yemek odasına girdiğim an onu fark ettim. tek başına koca masada oturmaktaydı. yüzünde ise sıkılmış bir ifade vardı. başı her zamankinin aksine öne eğikti ve büyük ihtimalle yemeklerin servis edilmesini beklemekteydi. babamın bu hâlini fark etmemle içimden "işte sen hep böyle tek kalacaksın" dedim. "çünkü sen, seni kendinden daha çok seven kızını elinin tersiyle ittin"

içeri girdiğimi görmüş olmalı ki eğik olan başını kaldırıp selam verdi. "hoş geldin kızım"

hoş gelmediğim için cevap verme gereği duymadım. sözlerinin devamını getirdiği an tekrardan ona baktım. "aç değil misin? otursana"

söylediği sözün üzerine refleks olarak masaya kaydı gözlerim. kurulu olan sofranın her köşesinde sevdiğim bir çeşit yemek olsada önceden de dediğim gibi aç değildim. "buraya yemek yemeye gelmedim. bir şey soracağım"

"tabi kızım, buyur" dediği an eline almış olduğu ince uzun su bardağını dudaklarıyla buluşturdu. gözlerindeki alaycı ifade ise, oyunculuğunu gizlemeye çalışır bir vaziyette suskundu. belli etmese de bu tavırlarının rolden ibaret olduğunu biliyordum. o beni hiç bir zaman sevmemişti. sevse bile artık benim için bir anlam ifade etmezdi.

onun bu yapmacık samimiyetine inat soğuk bir sesle "birgül teyze neden kaç gündür gelmiyor?" diye sordum. sırıttı. neden sırıttığını anlamamıştım. "çünkü kovdum" demesiyle bir kez daha onun ne kadar kötü biri olduğunun farkına vardım. kadının dul olduğunu bilmiyor muydu? ya da biri yatalak, iki evladına baktığından haberdar değil miydi? şairin de dediği gibi; ehline denk gelmeyen her şey ziyan olur. böyle bir adamın kızı olarak dünyaya geldiğim için ne yazık ki ziyan olmuştum.

konunun az daha uzayacağını fark etmemle her zamanki yerime geçip oturdum. "nasıl ya?" dedim şaşkınla. "neden kovdun ki kadını?"

şaşkınlığın ve hüznün acı beraberinde sorduğum sorunun üzerine "çünkü bana karşı geldi" dedi. bana karşı geldi..

içimde istemsizce feveran eden duygulara engel olamıyordum. o duygunun devamında "e tabi herkes ben değil ki" diyip acıyla sustum. büyük ihtimalle ne demek istediğimi anlamıştı. fakat yine de sordu "yani?"

"yani senin katı kurallarına tek karşı gelmeyecek kişi, o eski maviydi"

çok kötü bir şey söylemişim gibi aniden yüzünü buruşturdu. ve ardından "tabi karşı gelmeyeceksin dedi. "ben senin babanım. senin için neyin iyi, neyin kötü olduğunu sadece ben anlarım"

"beni, benden yirmi bir yaş büyük adamın karısı etmek mi senin anlayışın?" demem ile iplerin bir kez daha inceldiğini fark ettim. belki de hayatımda ilk defa ona bu denli karşı geliyordum. yüreğimin yorgunluğu o kadar ağırdı ki, susmaya devam etsem büyük ihtimalle kendime ihanet etmiş gibi olurdum. "ben ona abi bile değil, amca dedim!"

ani çıkışımın devamı olarak her zamanki gibi beni susturup yüreğimin beraberinde bedenimi iğneleyen o acı sözlerine devam etti. "çok mutlu olacaksın" dedi önce. sarf ettiği bu sözün üzerine daha fazla konuşma gereği duymadım. çünkü ne dersem diyim onun gözünde daima haksız olan taraf ben olacaktım.

kalkmaya karar verdiğim ara bir kaç gün önce tanıştığım ilknur ile göknur içeri girdi. birinin elinde servis tabakları, ötekinde ise çatal bıçak takımı vardı. bu iki kardeş için zavallı kadını kovmuş olma ihtimalini düşündüm. onlar servise başladığı an "birgül teyze yarın burada olsun" diyip tekrardan babama döndüm. ona bu karşı çıkışın nedenini sormak dahi istemiyordum. çünkü onunla konuşmak ağlamama eş değerdi. ya da belki de sorsam yalan söylerdi. önceden de söylediği yalanlar gibi...

cevap vermeyeceğini anladığım an aklıma sadi'nin "hisselerimi bir başkasına satarsam baban dımdızlak ortada kalır" demesi geldi. hikmet çakır'ın, az da olsa bu adama karşı bir çekingenliği olmalıydı. aklıma gelen ani bir planla "birgül teyze yarın işe geri başlasın" diyip arzumu tekrarladım. "yoksa sadi'ye gidip onunla evlenmek istemediğimi anlatırım"

alalade dillendirdiğim tehditimin üzerine gözümün içine bakıp tebessüm etti. yanağımın kaşınmasına sebep olan şeyi elimin tersiyle itmemle ağladığımı fark ettim. kalbimi kurcalayan duygular o kadar yoğundu ki, gözümün dolduğunu dahi hissedememiştim. hazır senden vazgeçmeye karar almışken bana öyle bakma baba... çünkü ben seni, kendi canımdan çok sevdim.

"peki kızım" dedi. dudaklarım zaferin acı beraberinde iki yana gitmişti. "yarın çağırırız gelir"

dediği sözün üzerine tepkisiz kalmayı tercih ettim. babamın, sadi'nin adını anmamla kararından dönmesi kafamı karıştırmıştı. fakat bu kafa karışıklığını bir müddet kenara bırakıp odama doğru attım adımlarımı. ben gittikten sonra birgül teyzeyi tekrardan kovar mı bilmiyordum fakat yine de kadına bu kovuluşun nedenini sormak istiyordum. çünkü o, annemden sonra şevkatini gerçekten hissettiğim tek kişiydi. kim bilir belki de gökmen, bana yardım ettiği ona da yardım ederdi.

odamın kapısına yaklaşıltığım an etrafımı kolaçan edip içeri girdim. kapıyı ardımdan kilitlememle gözüme masanın üzerine bırakmış olduğum telefon çarptı. rengi siyahtı. fakat morelimin bozulmasına sebep olan şey, bu telefonun da öteki gibi dokunmatik olmasıydı. o an aklıma gökmen'in verdiği telefonun beyaz renkte olduğu geldi. beyaz, yeni bir başlangıcı temsil ederken siyah, gücü, korkuyu ve gizemi temsil ederdi. tıpkı onlar gibi... arkadaşımın önderliğinde sadi'nin kendini bilmez gücüne inat yeni bir başlangıc yapabilirdim. bu hayalimin gerçekleşmesi için rabbim'e dualarımı sunup bir hızla yatağıma geçtim.

elim, aynı gün iki telefona birden sahip olmanın şaşkınlığıyla yastığımın altına gitti. çünkü benim için öncelikli olan kişi sadi değil, gökmen'di. el çabukluğuyla kavradığım telefonu, bir kaç saniyeliğine incelememin ardından kilit ekranında bir yeni mesajın olduğunu fark ettim.

gökmen: "ne yapıyorsun?"

numarasını, verdiği telefonun rehberine kaydetmesi tebessüm etmeme sebep olmuştu. cevap vermek için mesaj bölümünü açtım. fakat klavye gözüme çok garip gelmişti. ağır ağır yazacağımı anladığım an numarayı çevirip onu aradım. üçüncü çalışta açılan telefonun ahizesinden "alo" sesi geldi. ses tonunun yüreğime bahşettiği o güven hissi dudaklarımın kıvrımını harekete geçirmeme sebebiyet vermişti. o hissin beraberinde "neredesin?" diye sordum.

aniden bir kahkaha patlattı. neden güldüğünü anlamamıştım. "nerede olacam kızım, sizin bahçedeyim ya işte" dediği an elimi başıma hafiften vurup cama doğru adımımı attım. yıllar sonra ilk defa telefon ile konuşmam heyecanlanıp kafamın karışmasına sebep olmuştu. "aman ne biliyim ben be" diyip kafa karışıklığımın nedenini ona bildirdim. "heyecanlandım işte"

sözümün üzerine aniden "benimle konuşmak neden seni heyecanlandırıyor?" diye sordu. ses tonu ise az öncekinin aksine daha bir durgundu. şaşkınlığın verdiği his ile camdan dışarı ona baktım. asıl söylemek istediğim bu değildi ve ne yazık ki beni yanlış anlamıştı. "hayır öyle demek istemedim" dedim. "uzun zamandır telefonla konuşmuyorum. o yüzden heyecanlandım"

güldü. "şaka yaptım kız" dediği an tuttuğum nefesimi serbest bırakmam bir oldu. "senin bu şakaların var ya..." diyip tebessüm ettim. "beni gülmekten öldürüyor"

"onun için şaka yapıyorum ya zaten" dedi. "senin gülmen beni mutlu ediyor"

yüzümün yandığını hisseder hissetmez soğuk olan elim ile tek yanağımı kavradım. "evet" dedim. şimdi şaka yapma sırası sanırım bendeydi. "aynı zamanda öldürüyor.."

bir müddet sustu. konuştuğu an sesindeki durgunluk eski yerini bulmuştu. "nasıl yani?"

sorduğu sorunun beraberinde daha fazla dayanamayıp tuttuğum gülüşümü serbest bıraktım. "şaka yaptım kız"

onun bana kullandığı hitabı taklit etmemin üzerine "kız mı?" diyip güldü. "ayıp oluyor ama ha"

"tamam tamam" diyip onunla beraber bende tebessüm ettim. ve sanırım artık asıl konuya gelmeliydim. "sadi seninle ne konuştu?"

hâlâ camdan onu izliyordum. beni fark etmiş olmalı ki sorumun üzerine kafasını yukarı doğru kaldırıp gözlerini olduğum cama dikti. neyse ki bahçede kimse yoktu. benim olduğum odaya doğru bakıp telefonla konuşması yanlış anlaşılabilirdi. "ufak bir güç gösterisi yaptı işte" dediği an düşüncelerimi bir kenara bırakıp tüm dikkatimi tekrardan ona verdim. "neymiş senin yanında fazla dolanmıyacakmışım. bir daha benimle dışarı çıkmak istersen meşgul olduğumu söyleyip ortadan kaybolacakmışım"

"emredersiniz efendim deseydin" diyip kikirdedim. "zaten öyle dedim" demesi üzerine daha bi artan gülmemi engellemek için ağzımı tuttum. "önce suyuna gidicez" dedi. "sonra bombayı patlatırız"

haklıydı. bu haklılığın devamında konu konuyu açtı. "o gün kız kardeşi sadi'nin az ömrü kaldığını söyledi" dedim. "sence de bu işin içinde bir bit yeniği var mı?"

"illa ki vardır" demesi üzerine yalnız olmadığımı anladım. onun da benim gibi düşünmesi mutlu olmama sebebiyet vermişti. "öğrenmeme az kaldı" dedi. "eli kulağındadır"

"ciddi misin!" şaşkınlığımın beraberinde elim, belime gitmişti. sadi'nin hasta olduğunu ne ara öğrendiğini merak ediyordum. merakımın da etkisiyle "bunca şeyi ne zaman öğrendin?" diye sordum.

"inan elim kolum onlarınki kadar uzun" diyip sözlerine bir yenisini daha ekledi. "en baştan başlayacağız"

neyden bahsettiğini anlamamıştım. bir nevi de olsa dediği sözü anlamak adına "nasıl en baştan?" diye sordum. "annenin öldüğü günden" demesi üzerine nefesimin daralmasına engel olamamış, boğazıma ise her zamankinden daha ağır bir yumru oturtmuştum. mazi yüreğimde kapanmaz bir yaraydı. bu yaranın beraberinde geçmişe tekrardan dönmem benim için ağır olacaktı. babamın söylediğine ve basının yazıp çizdiğine göre annem trafik kazası sonucu vefat etmişti. bu acıyı tekrar deşecek olmam benim neyime yarayacaktı ki?

"annenin ölümünden sonra evden dışarı çıkamaman sana da anormal gelmedi mi?" diye sormasının üzerine dağılmış olan dikkatimi toparlayıp tekrardan ona verdim. haklı olabilirdi. sorun şu ki gözümü kör eden şey babama duyduğum o derin güven hissiydi. ne taraftan düşünürsem düşüneyim annemin ölümüyle eve tıkılı kalma olayını bir türlü ilişkilendiremiyordum. ve bu konuya kafa yormak nedenini bilmediğim bir şekilde zoruma gidiyordu. gizlenip saklanan bir şeyler varsa illa ki duyulur. çünkü bu dünyada hiç bir kötü sır gizli kalmaz. gizli kalsa bile o sırrın yükü adamın yakasına yapışır, rahat bırakmaz.

"geldi tabi" dedim. "kaç kez babama sordum ama alalede cevaplar verip geçiştirdi beni"

"e geçiştirdiğine göre illa ki bu işin altında bir şeyler vardır değil mi?"

babama kötü adam damgası vurmak henüz yüreğime ağır geliyodu. bu ağırlığın az da olsa hafiflemesi adına "beni bu evden kurtardığında ne olacak peki" dedim. "cidden kurtarabilecek misin?"

"ben kaldıramayacağım yükün altına girmem canım" dedi. sesindeki ton espriden ziyade bir hayli ciddiydi. "seni yıllardır çıkamadığın bu derin kuyudan kurtardıktan sonra kendimizi şehir dışına kaçmış gibi göstereceğiz, hatta belki de yurt dışına... fakat hiç bir yere gitmeyip yine burada kalacağız, yani istanbul'da"

kafasındaki çarklar ne yöne dönüyor hiç bir fikrim yoktu. fakat söylediği her söz, nedenini bilmediğim bir şekilde bana mantıklı geliyordu. ya da belki de ben, onun bu sözlerindeki mantık detayına mecburdum. ani bir istekle "peki kurtaramazsan ne olacak?" diye sordum. hayal kırıklığına uğramamak adına şimdilik o tatlı umudu yüreğimin bir köşesine hapsetmiş, bırakmıyordum.

sorduğum sorunun üzerine "öyle bir ihtimal yok" dedi. "bu cehennemden ya kurtulacaksın ya da kurtulacaksın"

onun bu sözleri bir kez daha mutlu olmama sebebiyet vermişti. fakat cevap veremedim. çünkü masanın üzerine bıraktığım telefonun çalmasıyla ayağa kalkıp sese doğru ilerledim. tahmin ettiğim gibi arayan sadi'ydi. o da gökmen gibi unutmayıp adını rehbere kaydetmişti. diğer defalarda olduğu gibi bu defa da onunla konuşasım yoktu. bu nedenden de olsa gerek açma gereği duymadım ve tekrardan gökmen'e dönüp söylediği sözü cevapladım. "inan hakkını nasıl öderim bilmiyorum. iyiki varsın..."

"sende iyiki varsın" dedi. "ne oldu, nereye gittin?"

sorduğu sorunun beraberinde sadi'nin aradığını söyledim. söylememin üzerine elimde tuttuğum siyah telefon tekrardan çaldı. fakat yine açmadım. ve ne kadar çalarsa çalsın sanırım açmayacaktım. "nasıl sessize alınıyor bu?"

"aç istersen" dedi. "dediğim gibi önce suyuna gidelim"

önerisinin beraberinde açıp açmamak arasında bir müddet mekik dokudum. "açmasam olmaz mı, hem ne konuşacağım ki onunla?"

"ben bilmem" diyip tekrardan güldü. "senin nişanlın mavi, benim değil ki?"

aniden sinirlenip "ya dalga geçmesene" dedim. "hem o benim nişanlım falan değil. hani nerde yüzüğüm?"

"sabret o da olur" diyip gülmesine devam etti. konuşmadım. bu nedenden de olsa gerek "tamam alınma ya, şaka yapıyorum" dedi. "dediğim gibi sen o adamla evlenmeyeceksin. ondan bu rahatlığım"

tam cevap verecektim ki kapının tıktıklanmasıyla kulağıma götürmüş olduğum telefonu arkama sakladım. neyse ki kilitliydi. aniden gelen heyecan hissi ile ayaklarım cama doğru ilerledi. hâlâ aşağıdaydı. büyük ihtimalle susmamı fırsat bilip tekrardan kafasını yukarı kaldırdı. fısıltıyla yakın bir sesle "sonra konuşalım" dedim. ve cevap vermesine bile izin vermeden telefonu kapatıp dolabıma doğru ilerledim. ayıp olmuştu fakat yapacak bir şey yoktu. telefonu yüzüne kapatmış olmam yakalanmaktan bin kat daha iyiydi.

elimdeki beyaz telefonu dolabımda bir yere sakladıktan sonra seslendim. "kimsin?"

"benim mavi hanım" sesi tanıyamamıştım. sözlerini devam ettirmesiyle tanıyıp kapıya doğru adım attım. "göknur..."

kapıyı açmamla "buyur" diyip gülümsedim. neyseki gelen kişi babam değildi. ben onu izlerken o "beni hikmet bey yolladı" dedi. ve ardından sinirimi bozacak olan o sözlere devam etti. "sadi beyin telefonlarına dönmenizi istiyor"

ben onunla olmak istemediğimi belli ettikçe babam, zor bela ördüğüm duvarları yıkıyor ve bu yıkışıyla resmen canımı yakıyordu. bir kez daha gözlerimin dolacağını hisseder hissetmez "tamam saol" diyip kapıyı yavaştan kapattım. meğerse bu dünya menfaat üzerine kuruluymuş. en kötüsü de şu ki menfaati için yaşayan adamlar, kendini insan yerine koymuş.

masanın üzerine bırakmış olduğum siyah telefonu tekrardan elime almamla çaldığını fark ettim. yine o arıyordu. bu kez açmaya karar verip yeşil tuşu kaydırdım. "alo?"

"niye telefonlarıma bakmıyorsun?"

hesap sorar gibi dillendirdiği bu söz canıma tak etmiş, tak eden canımın acısıyla da tırnaklarımı ellerime geçirmiştim. fakat gökmen'in suyuna gidelim demesi aklıma geldiği an "duymamışım" dedim.

dediğim sözün üzerine "tamam canım" dedi. demesiyle ona canım dediğim ânı hatırlamam bir oldu. midemin kalktığını fark etmemle "ne oldu?" diye sordum. sesini dahi duymak istemiyor, bir an önce bu konuşmanın bitmesi için dua ediyordum. "ne için aradın?"

"sesini özledim" dedi. onun özlem sandığı şey bana göre iğrençlikten başka bir şey değildi. cevap verme gereği duymadım. bu nedenden de olsa gerek iki öksürüp sözlerinin devamını getirdi. "bu akşam dışarı çıkalım mı?"

gerekirse ölür, yine de onunla beraber bir gece geçirmezdim. fakat boş bulunup "tamam" dedim. "şuan işim var, sonra konuşalım"

aslında işim falan yoktu. amacım bir an önce bu saçma konuşmayı sonlandırmaktı. o da benim gibi "tamam" dediği an dizimin çözülen bağları yatağıma oturmama sebebiyet verdi. "seni seviyorum"

son söylediği sözün üzerine titreyen ellerim, refleks olarak telefonu kapattı. yalan söylediği her hâlükârda belli oluyordu. çünkü seven, sevdiğinin canını yakmayıp gönlünü hoş kılardı. ve sanırım kimse onun kadar benim bu aciz canımı yakmamıştı.

kapımı kilitlediğime emin olur olmaz koşar adımlarla cama doğru gittim. fakat güneşin batışından dolayı kararmaya yüz tutmuş koca bahçe bomboştu. bu nedenle az önce kapısını açtığım dolaba doğru ilerleyip saklamış olduğum telefonu elime aldım. ekranı açtığımda gelen mesaj şaşırmama sebebiyet verdi. gökmen, attığı mesajda müsait olduğum zaman onu aramamı ve acil olduğunu yazmıştı. o an merakımın yüreğime bahşettiği bir garip heyecanla numarayı çevirdim. ikinci çalışta açılan telefonun ahizesinden bir ses geldi. "alo, mavi"

bende onun gibi "alo" dedim. bir an önce acil olan şeyi söylemesini istiyordum. "ne oldu?" diye sorup soruma verdiği cevap ile durdum. "sadi'nin hasta olup olmadığını öğrenmeme az kaldı, eli kulağındadır dedim ya hani"

"evet" nefesimi tutmuş bir vaziyette söyleyeceği şeyi bekliyordum. "gerçekten de altı ay ömrü mü kalmış?"

bir müddet sustu. ve ardından "hayır" dedi. o an gözümden bir damla yaş usul usul firar etti. böyle bir şeyi kafamda kurmuştum fakat kurgularımdan ziyade duymam canımın daha bir yanmasına sebebiyet vermişti. "o şerefsiz hasta falan değilmiş. kandırmış herkesi"

kel ölür sırma saçlı olur, kör ölür badem gözlü olur hesabı herkese kendini sevdirmeye çalıyordu. fakat ben herkes değildim. daha en başından bu yalana kanmamıştım. belki de babamın henüz bundan haberi yoktu. fakat çoktan böyle bir yalancı uğruna canımı yakmayı başarmıştı. dünya tersine dönse vazgeçmem demiş müslüm gürses. oysaki ben dünya tersine dönse bile affetmeyecektim.

✨

bölüm sonuu🥳

bölüm hakkında düşüncelerinizi buraya yazar mısınız? :)

yeni bölümde görüşmek üzere ❤️

ınstagram:

@sena.dgnyy

@ll__sena

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.