Beni saran bu yoğun kitleden kopuk bir şekilde suyun üzerindeki bir yağ damlası gibi tek başıma yüzüyordum..
Stefan Zweig'in yazmış olduğu bu kelimeler beynimin en ücra köşelerinde bile kendini belli ediyordu. Daha birkaç saat önce evimdeyken, şimdi saçma sapan bir yerde tek başıma başıma gelecek olan şeyleri bir yetim gibi bekliyordum.. Karşımda hâlâ yarı çıplak duran kişiye baktım. Kayra' ya..
Beni salona indirmiş, sonrasındaysa Şimal denilen kadına buradan gitmesini söylemişti. Bana , beni öldürecekmiş gibi bakan kadın gittiğinde ise Kayra adımı sormuştu. Şimdi ise adımı biliyordu. Attığı her bir adım bana çığlık gibi gelirken içimin daralmasını önleyemedim. Arada sırada bana attığı kaçamak bakışları ve içinden sarf ettiği mırıldanışlarına daha fazla katlanamadım ve oturduğum yerden hızla ayağa kalktım.
" Bak şimdi, ben kayboldum tamam mı? Burası neresi onu bile bilmiyorum! Bırak beni de evime gideyim." dedim güçlü görünmeyi umarak.
Atacağı adım havada kaldı ve yavaşça bana doğru döndü. Bir yangın gibi harlanan su yeşili gözler tam da benim topraklarıma giriş yapmıştı.
" Beni bu zırvalıklarınla kandırabileceğini mi sanıyorsun? "
Sesi bir yılanın salgıladığı ölümcül zehir gibi etrafta dalgalandı. Bana inanmamıştı! Bu dediği ile beraber ona olan öfkemi hiçbir şey söndüremezdi. Beni çözmek ister gibi bakışlarının esiri olduğumda, ondan nasıl kutulacağımı planlamaya başladım.
Eğer bu yaşadıklarım bur rüyaysa ve ben uyandığımda ilk işim babaannemin odasını yakmak olacaktı.
Kafamda dönen deli düşünceleri bir anlığına durduran şey kapıya güçlü bir şekilde vurulan tokmak sesleri olmuştu.
Kayra benim olduğum tarafa bile bakmadan hızla kapıyı açmak için salonu terk etti. Ben ise hemen onun peşinden gidip onu bir gölge gibi takip ettim. Adımlarıma dikkat ederek dış kapıya kadar yürüdüm.
Kapıyı bir çırpıda açtığı için karşısındaki kişiyi görememiştim. Hemen yanına saklandığım ahşap vestiyerden kafamı biraz daha çıkartarak kiminle konuştuğuna bakmaya çalıştım.
" Yüce prensimiz, babanız saraya neden gekmediğinizi sordu."
Bir dakika, bu ses! Sesin sahibi, az önce beni kovalayan koca cüsseli
silahşör adamdı..
Olduğum yerden beni görmemesini umarak aralarında geçen konuşmaya dikkatlice kulak kabarttım.
" Bu üstünün başının hali ne senin?" Koca adama yönelttiği bu soru karşısında etraf birkaç saniyeliğine büyük bir sessizliğe büründü.
" Iı, şey prensim.. buraya gelmeden önce saraya giden patika yolda bir kız ile karşılaştım. İlk başta ona nereden geldiğini sordum ama o saçma sapan bir yerden bahsetti. Onu saraya götürüp mahzene kapatılacağını söylediğimde ise kaçtı."
Söylediği şeyler tek tek kulağıma dolduğunda büyüyen gözlerime engel olamadım. Birden arkasına dönen Kayra, bakışlarını aydınlık olan koridora çevirdi. Kısa bir süre sonra da tekrar koca adama döndü.
" Saraya yarın geleceğimi söyle. Ayrıca o kız için arama emri verildi mi? "
Bunu sorarken yüreğim bir bomba gibi kendini patlattı. Ah, şimdi de bir kaçak durumuna mı düşmüştüm!
" Evet efendim. Karanlık korucularımız şimdiden aramaya başladılar"
Bunu büyük bir gururla söyleyen koca adamın göğsünü şişirdiğini görmeden bile olsa tahmin edebiliyordum.
" Tamam, gidebilirsin."
Ardından kapanan o ağır çelik kapı sesi.. Nedensizce dolan gözlerime içimden ettiğim küfürler dur durak bilmiyordu. Şimdi ne halt edeceğimi düşünürken birden karşımda Kayra ' yı gördüm. İrkilen bedenimi tekrar eski haline koyabilmek için hemen kendimi toparladım.
" O kız sensin. "
Sesinde bariz bir keskinlik ve eminlik vardı. Kafamın içinde susmayan zehirli düşünceler eşliğinde onun şeffaf gözleri ile birleştirdim mavilerimi.
" Evet. Ve şimdi de gidiyorum. "
Daha fazla ona bakmayarak, kendimi onun kalkan olarak üzerimde olduğu bedenini geçmeye çalışarak dış kapıya doğru ilerledim.
Anında kollarımı saran kene misali güçlü eller tabiki buna engel oldu. İki kolumu da sıkıca kavrayıp yüzümü duvara yasladı. İçinde bulunduğumuz pozisyon şimdiden beni rahatsız etmeye başlamıştı.
" Yoksa sen.. bir Abraxas mısın ha?! Sakın bana yalan söyleyeyim deme!"
Nefes alışım zor bir hâl alırken bu dediklerini sindirmeye çalıştım. Abraxas da neyin nesiydi! Bu dedikleri ile uzaktan yakından alakam olmadığını ona nasıl açıklayabilirdim ki?.. Kol kaslarım oldukça ağrırken onu geri püskürtmeye çalıştım. Ama o bu hareketimden gram etkilenmemişti. Sırtım ona dönük olmasaydı onu zor da olsa alt edebilirdim.
" Neyden bahsettiğini inan bilmiyorum! Alakam yok bu saçmalıklardan! " diye kendimi savunmaya koyulmuşken ılık nefesi boynumu ve kulağımı ısırırken sağ ayağımla ona ters bir çelme takmak istedim.
Bu sefer sırtım duvar ile bir bütün haline geldi. Tekrar gözlerinin içinde kendimi görmeye başladığımda sıklaşan nefeslerimi onun yüzüne yollamaktan hiç çekinmedim. Aramızdaki bu tuhaf bakışma gittikçe derin bir hâl alırken nihayet konuşmaya başladı.
" Eğer bana bir Abraxas olmadığını kanıtlarsan.. ölmene izin vermem."
İlk birkaç saniye ifadesiz kalan suratım biraz sonra delicesine kahkaha atmaya başladı.
" Abraxas denilen saçmalığın ne olduğunu bile bilmiyorum." dedim kahkahalarımın arasında.
Şuan kendimi deliler hastanesinden kaçan şizofreni gibi hissediyordum.
" Abraxaslar kötü güçlerini biz İrisler üzerinde kullanarak ejderhalarımızı lanetledi. Şuan onlarla aramızda süren bu karanlık savaş yüzünden binlerce İris kanı döküldü. Eğer.. eğer onlardan biriysen, seni öldürmek zorunda kalıcağım."
Ölmek.. kimine göre kurtuluş, kimine göre karanlık, kimine göre sessizlikti. Benim içinse tamamen acıdan ibaretti. Kendimi Avrupa şampiyonasına hazırlarken, birden başka bir evrene uyanmıştım. Ve kendime yeminim olsun ki, asla burada ölmeyecektim!
