Vücuduma batan her bir iğne sanki bir kilometre öteden atılan ok misali beni yaralıyordu. Üzerimde bulunan kalın kıyafetlere bile sızan soğuk havanın o can alıcı dokunuşları eşliğinde kendimi ayağa kalkmaya zorladım. Ama sanki biri beni arkamdan ters bir şekilde kelepçelemiş gibiydi. Ya da vücuduma yüzlerce kez uyuşturucu iğne batırılmıştı sanki..
Gözlerime birer hançer batıyormuş gibi acıyan kirpiklerim bana resmen silahlanmıştı. Biraz daha kendimi zorlayarak göz kapaklarımı ağır bir ıslak halı misali kaldırdım. Sonunda istediğim şeyi gerçekleştirdiğimde nerede olduğumu idrak etmek için koyu yeşil bakışlarımı etrafımda bir mobese gibi gezdirdim. En son babaannemin odasında olduğumu hatırlıyorum. Yere düşen kitabı almak için bir sayfada tıpkı bana benzeyen bir kız gördüğüm sahneler bir film karesi gibi tüm beynimde yankılandı.
Etrafım zifiri karanlık olduğu için biraz gözümün alışmasını bekledim. Bu esnada da bir kez daha esen acımasız rüzgar, gözümü kapatmama neden oldu. Esen sert rüzgarın geçmesini tüm sabrımla bekledim. Bana bir ömür yılmış gibi gelen bu saniyelerde sonunda esen rüzgar şiddetini hafifletti. Tekrardan açtığım gözlerim ile yarım kalan işimi tamamlamaya koyuldum.
İlk görüş açıma giren şey gökyüzünde bir Tanrı gibi parlayan dolunay şeklindeki Ay oldu. Onun etrafa yaydığı gümüş ışıklarla görüşüm daha da kolaylaşırken birden yüzüme düşen birşeyle olduğum yerde sıçradım. Bu benim bir anda ayağa kalkmama neden oldu. Yüzüme düşen şeyin ne olduğunu anlamaya çalışırken hemen yanımda büyük bir çam ağacı olduğunu fark ettim.
Kafamı arkama doğru çevirdiğimde buranın gerçek olamayacak kadar muhteşem olduğunu düşündüm. Bu..burası neresiydi?

Ağaç diplerinin hemen yanında bulunan parlak altın sarısı olan yapraklar, etrafa büyüleyici bir manzara sunuyordu. Gökyüzünde yıldızlara benzer parlayan, birden fazla farklı renkten oluşan cisimler benim bulunduğum bu durumdan uyanmama neden oldu?
Şuana kadar kendimi rüyada zannetmem sonucu kendime gelememiştim ama şimdi.. bu rüya olamayacak kadar gerçekti!
Burası neresiydi ve ben şimdi ne yapacaktım? Vücuduma hücum eden endişe dolu oklar şimdi bana ne yapacağımı soruyordu. Biraz daha ilerleyip sağıma ve soluma baktım. Burada benden başka kimse yoktu! Bilincim daha yeni yeni kendini bulurken bir hışımla ellerimle saçımı sertçe tutarak düşünmeye başladım.
" Burası neresi? Kahretsin nereye düştüm ben böyle!" Ayağıma batan çakıl taşları sonucu sinir katsayım arşa çıktı. Güçlü durmalıydım, küçüklüğümden beri bana öğretilen şeyi yapacaktım. Güçlü durup kendimi koruyacaktım..
" Heey, sen de kimsin böyle?"
Kulağıma dolan bu merak dolu ses ile beraber hızlıca arkamı döndüm. Karşımda duran kişiye, sesin sahibine doğru yönlendirdim sakin tutmaya çalıştığım bakışlarımı.
" Dilini mi yuttun yoksa? Saraya giden tüm yollar kapalıyken burada ne işin var?" Sesine kattığı katılık ve şüpheci tavrı ile bana bakmayı sürdürüyordu.
Karşımdaki heybetli adama doğru bir adım attım. Bembeyaz teni ve beyaza kaçan sarı saçları ile tam bir şövalye gibi duruyordu.
" Ben.. ben bilmiyorum. Yolumu kaybettim." diye konuştum yalan söyleyerek.
Eğer şuan içinde bulunduğum mantıklı bir açıklama getiremezsem aklımı kaybedecektim. Bana doğru bir iki adım atan bu heybetli adam şüphe ile kıvrılan oklarını bana sapladı.
" Yolunu mu kaybettin? Tesadüfe bak, tam da sarayda yapılan büyük davette.. "
Bana inanmadığını hissetmiştim. Keza bunu bana belli de etmişti.
" E- evet. Ben şuan neredeyim ki? Burası neresi? " diye sordum cevap almak ister gibi.
Bana yönlendirdiği çarpıcı bakışları eşliğinde konuşmaya başladı.
" Burası Yüce Orion Kenti. Güneşin ve Ay' ın birbirinden ayrılmaz olduğu büyük Helios Sarayına giden patika yol." Bana gayet açıklayıcı bir dille söylediği bu cümleler sonucu kendimi yatıştırmaya çalıştım.
Bu her kimse benimle taşak geçiyordu! Ama içimde yanıp sönen bu düşünceleri ona yansıtmayacaktım elbette.
Derin bir nefes alarak kuracağım cümleleri kafamda tarttım.
" Bakın ben kayboldum ve evime gitmek istiyorum. İstanbul' a nasıl giderim? " çaresiz çıkan sesime engel olamadım.
Bana ilk başta şaşkın bir şekilde bakan yüzü bir anda iki yana kıvrıldı ve kahkaha atmaya başladı. O karşımda böyle gülmeye devam ederken, anlam veremeyen gözlerle ona bakmayı sürdürdüm.
" Hahaha, sen benimle dalga mı geçiyorsun? İstanbul da neyin nesi? Biran önce bir açıklama yapmazsan eğer seni saraydaki zindana kapatmak zorunda kalıcağım."
Ciddi çıkan sesi beni olduğum yere çiviledi. Bu neyden bahsediyordu! Kimse beni zindan denen, çağ dışı bir yere kapatamzdı! Birden içimden yükselen sinir ve öfke bir volkan gibi kendini püskürtmeye başladı.
" Ne zindanı be! Neyden bahsediyorsun sen? Asıl benimle dalga geçen sensin tamam mı! Derhal bu saçmalığa son ver, evime gitmek istiyorum ben!" dedim tüm öfkemi dışa doğru vurarak.
Bir anda neye uğradığını şaşıran asker kılıklı adam, ilk başta şaşırsa da sonra yüzü sinirli bir hâl aldı.
" Sen sarayın baş askeriyle nasıl böyle konuşursun?!" Biraz daha yanıma yaklaştı ve elini bana doğru tuttu. Bu hareketini tahmin ettiğim için onun o kaslı ve uzun kolunu tutarak geriye doğru ittim.
Bu yaptığım onun komiğine gitmiş olacak ki, bana pis bir sırıtış ile karşılık verdi. Sonra sinirlendiğini belli eden sesler çıkardığında bana doğru bir hamle yapmasını bekledim. Tam da istediğim gibi bana yumruğunu geçirecekken, yumruk yaptığı elini tuttum ve ters çevirerek onu kendimden uzaklaştırdım. O daha ne olduğunu anlamaya çalışırken hemen sert ve hızlı bir şekilde sağ dirseğim yardımıyla kalbine doğru nişan aldım. Bir anda acı ile yoğrulan nidaları ıssız ormanı sararken, bana bu tekniği öğreten dövüş hocama içten içe büyük bir teşekkür ettim.
Bu teknik genellikle kendinden büyükçe bedene sahip olan insanlar için kullanılıyordu.
" Aah! Seni küçük pislik! Bu yaptığın yanına kalmayacak! diye acı dolu yakarışlarla bana büyük bir hırsla bakıyordu. Ona sakin bir tavırla sunduğum konuşmam tam da şöyleydi.
" Yanıma kalacak birşey olduğunu asla düşünmüyorum. Bana vurmanı bekleyemezdim koca oğlan."
Daha da çılgına dönen yüzüne daha fazla bakmadım ve arkamı dönüp hızla oradan olabildiğince uzaklaşmaya çabaladım. Attığım her bir adımda ayağıma batan taşlar ve dikenli otlar, hızımı yavaşlatırken bu yaşadığım acıyı düşünmemeye çalıştım.
Adımlarımı oldukça çevik ve seri olmaya zorlarken arkamda duyduğum ses, az önceki adama aitti.
" Seni yakalacağım, benden kaçamazsın! " Biraz boğuk çıkan sesi çokta yakınımda olmadığının bir göstergesiydi. Bu ses beni daha da hızlı olmaya zorlarken arkama bile bakmamaya kendimi tembihledim.
Eğer bu adam beni yakalarsa ne halt edecektim?! Gittikçe kuruyan boğazım ve hızla atan kalbim benim durmamı istiyordu. Ama eğer durursam başıma gelecek olan şeylerden haberleri yoktu.
" Seni yakalayıp vahşi, alfa kurtlarımın önüne atacağım güzel şey!"
Duyduğum bu dehşet dolu sözden sonra uzun süre sonra ilk defa arkamı çevirdim kafamı.

Bedenimde salgılanan adrenalin miktarı gittikçe bir sel gibi taşarken sadece koşmaya programladım kendimi. Ben koştukça görüş açımdan çıkan ağaçlar, yerini normal bir yola bırakmıştı. Issız ve karanlık olan bu tekin yola sapmaktan başka çarem yoktu. Adımlarımı hemen o tarafa doğru sürdüm ve dikkatli durarak ilerlemeye başladım.
Ayak topuğum feryat edercesine sızladığında biraz yavaşlamaya karar verdim. Görünürlerde kimse yoktu. Umarım..
" Ahh, ayağım! "
Yere çömelerek topuk dikenimi incelemeye başladım. Hemen altına yapışan taşları ve bitki parçalarını silkelemeye koyuldum. Arada da arkama bakmayı ihmal etmiyordum. İşim bittiğinde acı duyarak ayağa kalktım. Seke seke de olsa yürümeye devam edecektim. Gökyüzüne bakarak yürüyüşümü sürdürürken bir anda görüş açıma giren büyük bir evle duraksadım. Oldukça güzel olan bu evde açık olan ışıklar içimde bir umut tohumu yeşermesine neden oldu.

Birden tüm acımı unutarak oraya doğru ilerledim. Sonunda eve vardığımda dış kapının açık olduğunu gördüm. Bu cesaretin nereden geldiğini bilmiyordum ama açık olan ahşap kapıdan içeriye doğru bir adım attım. Uzun bir süre koşmanın verdiği hareketle dağılan saçlarımı gelişigüzel topladım. İçeriye bir göz gezdirdiğimde oldukça lüks olduğunu anlamam birkaç saniyemi aldı.
Ama bir gariplik vardı.. Oldukça sessiz olan eve bir adım daha attım. Artık ne olacaksa olsundu!. Tam evin ortasına geldiğimde yukarıdan gelen ses ile kafamı seri bir şekilde oraya doğru çevirdim. Gelen sesler git gide çoğalınca kahrolası merakıma yenik düşüp hemen sağımda bulunan merdivenlere doğru yöneldim.
Sessiz olmaya özen göstererek attığım ölü adımlar sonunda bitmişti. Kulağıma dolan garip sesler şimdi daha da anlaşılır bir hâl almaya başlayınca büyüyen gözlerime engel olamadım. Bu sesler..
Kadının kendinden geçen zevk dolu sesleri birden susunca hemen saklanmak için bir dolabın yanına sığındım. Sanırım en yanlış olan bir zamanda, yanlış bir yerdeydim. Heyecandan atan kalbimi ağzımda hissederken sertçe açılan bir kapı sesiyle olduğum yere daha da çok sindim.
" Ne oldu Kayra? " Bu ses bir kadına aitti. Nefes nefese çıkan sesini zar zor yoluna koyabilmişti.
İki elimi de ağzıma götürdüm ve beni bulmamalarını umarak gözlerimi kapattım. Parke olan zeminden yükselen güçlü adım sesleri bana doğru yaklaşınca ne yapacağımı bilemez bir halde kendimi korumaya aldım. Sanki şuan bir korku filmindeydim ve seri katil olan başrol beni öldürmek için git gide bana yaklaşıyordu..
Adım sesleri birden sustu ve ortalık daha da sessiz bir hâl aldı. Bu can alıcı sessizlik hayra alamet değildi. İçimden babaannemin odasını merak eden beynime sayısız küfürler ediyordum. Annemin dediği doğru çıkmıştı belki de.. Babaannem bir büyücü olabilirdi, yoksa şuan bu yaşadıklarımın hiçbir izahı yoktu!
" Sen. De. Kimsin?"
Daldığım bu düşünce girdabından beni çıkaran şey karşımda gördüğüm yarı çıplak adam olmuştu. Sesine kattığı olağan dışı merak ve gizemle beni baştan ayağı süzmeye başladı. Beyaz olan tenine işlenmis birden fazla dövmeler onu çekici bir hale getirmişti. Karın kasları gözümü doldururken bakışlarım yüzüne doğru tırmandı.

Dağınık olan siyah saçları olan serseri bir hava katmıştı. Gözlerinde kendimi gördüğüm açık yeşili gözler bir an olsun üstümden gitmemişti. Dolgun dudakları sanki bir ressamın çizimi gibi dururken biçimli ve pürüzsüz burnu fazla derecede mükemmeldi. Çekik olan gözlerine eşlik eden ince siyah kirpikler beni olduğum yerde sinmeme neden oldu.
" Bana öyle alık bir şekilde bakmaya devam mı edeceksin? Sağır mısın yoksa?"
Daha yakınıma girince ondan uzaklaşmak istedim. Ama tamamen duvar ile bir bütün olan sırtım buna müsaade etmedi. Benden oldukça uzun olduğu için ona boynumu uzatarak bakıyordum.
" Ne oluyor bebeğim?"
İkimiz de sesin geldiği yöne doğru kafamızı çevirmiştik. Gördüğüm şey üstünde büstiyer ve şort olan sarışın bir kadındı. Oldukça güzel olan bu kadının gözleri beni buldu.
" Bu hadsiz de kim? Burada ne işi var?" Sesinden yükselen sinir beni de sinirlendirmişti. Sakin bir şekilde nefes almaya başladım. Bana oldukça hazımsız bir tavırla bakan bu kadına ağzının payını vermek için ağzımı araladım.
" Hadsiz mi? Bana bunu diyebilecek biri değilsin!"
Şuan bilmediğim bir yerde, tanımadığım bir kadına karşı koyuyordum. Hem de kim olduğunu bilmeden! Bu kişi yetkili bir kişi de olabilirdi.
" Hah, sen kimsin be! " Çirkef bir şekilde bana ulaşan sesi yüzümün ekşimesine neden oldu. Tam öne doğru atılacaktım ki beni belimden kavrayan kişiye baktım.
Anında bedenimde oluşan elektriklenme bir salgın hastalık gibi tüm vücudumda dolaşırken onun kıskacından kurtulmaya çalıştım.
" Bıraksana şunu, ne yapacak görelim!" Oldukça kibirli çıkan sesi beni daha da gaza getirirken, kulağımı çınlatan o güçlü ses etrafta yankılandı.
" Kes sesini Maria! Git buradan."
Oldukça kesin çıkan sesine karşılık bir tepki veremedim.
Adı Maria olan kadın büyük bir hayal kırıklığı ile görüş açımdan kaybolurken şimdi tanımadığım bu adam ile baş başa kalmıştım.
" Eğer bana şimdi burada ne aradığını söylemezsen.. hiçte iyi şeyler olmayacağını sana söylemek isterim, Yabancı."
Beynimde dönen bu kelimelerle başım dönerken kararan gözüm birden ağırlaşmaya başladı. En son gördüğüm şey ise su yeşili cam gibi parlayan çekik gözler olmuştu...