İçeriğe geç

Sonu belli Hikayem

Bölüm 4 · 11 dk okuma

Sonu belli Hikayem

Bölüm 4

2. Yaşama mücadelesi

🎶Ashe - Moral of the Story🎶

"Her nefes alışımda zaman, ruhumdan bir parça daha koparıyor; oysa düşlerimde yaşamayı bekleyen sayısız güzel gün saklı."⏳

Hayat yaşamaya değer mi?

Kendime sormaya en çok korktuğum soru bu. Hayat gerçekten değer miydi yaşamaya? Peki, bizler yaşamayı hak ediyor muyuz?

Hep pozitif ve hayat dolu bir insan oldum. Ya da en azından etrafımdaki insanlar öyle sandı. Onların gözünde hep neşeli, umut dolu biriydim. Peki, gerçekte öyle miydim? En sevdiğim eşyam, annemden bana kalan kalp şeklindeki kolyemdi. Neden mi? Çünkü beni, gerçek beni, yalnızca o kolye gördü.

16 yaşımdayken intihara kalkıştım.

Elimdeki neşter, bileğimi kesmek için kıvrılmıştı. Gözlerim, acımasızca elimde tuttuğum neşter ve bileğim arasında gidip geliyordu. Gözlerim ağlamaktan şişmişti, göz kapaklarım ağırlaşmıştı. Nabzımın artmaması için kontrol haplarını erkenden almıştım. Bu hayatta ağlamak bile bana haramken, yaşamaya değer miydi?

Gözlerimden düşen son damla, neşterin üzerine düştü. Titreyen ellerimle son kez bileğime baktım. Acımasızca bileğime baktım. Acımadım. Bu, ilk kez miydi peki?

Hayır. 17 yaşımdaydım. Kalbim hızlı bir şekilde atıyordu. Elimdeki kalemi sert bir şekilde kavradım ve yüreğimin üzerine getirdim. Saplamak istedim. Acımadım.

Peki başarabildim mi? Bilmiyorum. Bir süreliğine zaman durmuş gibiydi, sanki dünya benim acımı anlamış ve anlık bir sessizlikle yanıt vermişti.

Gözyaşlarım sel olup akarken, kalbim acıyla çırpınıyordu. Elimdeki neşteri kenara attım. Elimi kalbimin üzerine koydum. Ben ister miydim böyle bir kalple doğmayı? Ben ister miydim doğmak için annemi öldürmeyi? Ben ister miydim her gece doğum günümde babamın eve sarhoş gelip ağlamasını? İstemezdim. Kim isterdi? Bu benim suçum değil miydi? Doğmam benim suçum değildi.

Ama her zaman kalbimin üzerindeki o kolyeye elim gitti. "Yaşayacaksın," dedi annem, bu yüzden yaşıyordum. Benim yaşamam için kendini feda etmişti. Eğer yaşamayıp şimdiki durumuma isyan edersem, annemle karşılaştığımda benden hesap sormaz mıydı? "Canın için hayatımı kurban verdim, sen o canı beğenmeyip kurban mı verdin?" diye sormaz mıydı? Bu düşünce içimi acıtsa da, annemin sesi kulaklarımda çınladıkça, yaşamak zorunda olduğumu hissediyordum.

Yaşamalıydım. Biri için. Kendim için değil. Annem için. En azından gülümsemek iyidir, değil mi?

Kendinize hep bu soruyu sorun: "Eğer gerekmeseydi dünyaya gelir miydim?" Hayat acımasızdır. Bana yaşayacağım günleri reva görmediği gibi, pek çok kişiye de acımasız davranır. Ama en azından hâlâ hayattayız, bu da bir şey.

Pencerenin yanına gidin ve şöyle deyin: "Bugün hava çok güzel." Derin bir nefes alın, yüzünüzü güneşe çevirin ve gülümseyin: "Yaşamak için güzel bir gün." Yaşamak için güzel bir gündü sadece. "En azından yağmur yağana kadar, fırtına başlayana kadar ve karın ilk tanesi yere düşüne kadar yaşamaya çalışın."

Şunu bilin, ne olursa olsun hiç kimse yüzünüzdeki o gülümsemeyi solduramaz. Sonunda ölüm de olsa, acı da olsa, kaybediş de olsa. Hep gülümseyin. Hayat işte böyle acımasız; yüzümüzdeki gülümsemeyi bile bize çok görür.

🫀

Yatağımdan kalktığımda üzerimde tuhaf bir şekilde yorgunluk vardı. Kollarımı yavaşça yukarı kaldırdım, derin bir nefes aldım ve kollarımı birbirine sardım. Gözlerimi yavaşça açtım, odanın sessizliğini hissettim.

Sonra birkaç kez derin bir nefes alıp vererek esnedim. Bedenim uykunun ardından hafif gerilmişti, kaslarımı esnetmek için kollarımı başımın üzerine koyup omuzlarımda dairesel hareketler yaptım. Esneme sırasında gıdıklanmış gibi bir his duyarak, vücudumun uyanmaya başladığını hissettim.

Yorganımı üzerimden çektim ve ayaklarımı soğuk ahşap zeminde hissettim. Ayak parmaklarımı yayarak yerde birkaç adım attım, vücudumun uykunun etkisinden kurtulmaya çalışarak.

Yumuş yumuş tatlı pembe pijamalarımla banyoya yürüdüm. Elimi yüzümü güzelce yıkadıktan sonra kendime geldim, suyun serinliğiyle tamamen uyanmış oldum.

Yumuş yumuş tatlı pembe pijamalarımı çıkardım ve dolabıma yöneldim. Beyaz, kısa kollu, yakalı bluzumu ve açık mavi yüksek bel jean pantolonumu giydim. Bluzum, ince ve hafif dokusuyla tenimde nazikçe dolaşırken, pantolonumun rahatlığı günün geri kalanını konforlu geçireceğimi vaat ediyordu.

Yüzüme hafif bir makyaj yaptım. Cildime doğal ve taze bir görünüm veren fondöteni dikkatlice uyguladım. Gözlerime hafif bir maskara sürerek kirpiklerimi belirginleştirdim, dudaklarıma ise hafif pembe bir ruj sürdüm.

(Aynısı)

Son olarak Elime küçük beyaz çantamı da aldıktan sonra artık hazırdım. Babamın çalışma odasına doğru yürüdüm. Derin bir nefes alıp kapıyı çaldım. Ardından babamın "Girin" sesinden sonra kapıyı açtım ve içeri girdim. Babam, elindeki birkaç dosyaya imza atıyordu. Benim geldiğimi fark edince gözlüğünü çıkardı ve çalışma masasında gözlüğünün kutusuna koydu. Gözlüğü çıkarırken gözlerindeki yorgunluk belirginleşmişti.

"Günaydın babacım," dedim şirin sesimle ona yaklaşarak ve yanağına bir öpücük kondurdum.

"Günaydın benim güzeller güzeli kızım," dedi, yüzünde sevgi dolu bir gülümsemeyle. Dosyaları bir kenara koydu ve beni baştan aşağı süzdü.

"Bir yere mi gidiyordunuz küçük hanım?" dedi imalı ve alaycı bir şekilde, kaşlarını hafifçe kaldırarak.

"Eee, şöyle ki bu güzeller güzeli kız," dedim etrafımda dönerek, "evde çok sıkıldı ve birkaç saatliğine dışarı çıkmak istiyor." Gözlerimi babamın gözlerine dikmiş, umutsuz bir umutla yanıtını bekliyordum. Son olaylardan sonra beni uzaktan gözetleyen korumalarsız dışarı bırakmıyordu. Onu da anlıyordum; ne de olsa başıma bir şey gelmesinden korkuyordu.

"Tamam olur," dedi babam gülümseyerek.

"Hayır baba, kendim tek başıma, kimsenin beni gözetlemediği şekilde," dedim ve yüzüme en masum ifadeyi takındım. Dudaklarımı büzüp, gözlerimi hafifçe kısıp tatlı bir ifadeyle ekledim, "Lütfenn. Zaten bıktım usandım. Hem telefondaki uygulamadan nerede olduğumu ve kalp nabzımı kontrol edebilirsin, bir şey olursa da saat kendisi sana alarm verecek zaten," diye devam ettim ikna etmeye çalışarak.

Saat gerçekten çok muhteşem bir şeydi; hayatımı kurtarıyor gibiydi. Bu saat ince, zarif bir bileklik şeklinde, kalp atışlarımı, konumumu ve acil durumları anında babama bildiren bir teknoloji harikasıydıydı.

Babam pes etmiş bir tavırla derin bir nefes verdi. "Tamam ama telefon her daim açık olacak, bir şey olursa da haber vereceksin," dedi, sesinde hafif bir endişe tonu vardı.

Hemen boynuna atladım. "Ya benim canım babam ya," dedim neşeyle.

"Tamam tamam, hadi git. Ama öğle yemeğine evde ol, seni beklemeyeceğim," dedi gülümseyerek, gözlerinde sıcak bir parıltı.

Hızla kapıya koştum. Sokağa çıktım, henüz kimse yoktu sokakta ama birkaç saate çocuklar toplanırdı. Hava güzel ve güneşliydi, yürürken içimde özgürlüğün tadını çıkarıyordum. Adımlarımda hafiflik, yüzümde geniş bir gülümseme vardı. Dünya benimdi ve birkaç saatliğine de olsa özgürlüğün tadını çıkaracaktım.

Bu sokaktan birkaç dönge yukarıda, sık sık uğradığım bir çiçek dükkanı vardı. Her türden rengarenk çiçekler orada bulunurdu. Bu yüzden doğru oraya yürümeye başladım. Oraya kadar 15 dakikalık bir yol vardı. Bu nedenle taksiyle gitmek yerine her zaman yürümeyi tercih ederdim. Hem güzel bir hava vardı; bu havanın da tadını çıkarmış oldum.

Dükkana vardığımda, çiçek dükkanının önündeki büyük cam vitrin hemen dikkatimi çekti. Vitrin, rengarenk çiçeklerle dolu vazo ve saksılarla süslenmişti. Dükkanın kapısının yanındaki ahşap tabelada "Çiçek Dünyası" yazıyordu.

Kapıyı itip içeri girdiğimde, hoş bir çiçek kokusu beni karşıladı. İçerideki hava, çiçeklerin taze kokusuyla doluydu ve hemen içimi huzur kapladı.

Dükkanın içi geniş ve aydınlıktı. Tavanı yüksek, beyaz boyalı duvarları ise çiçeklerle bezeli raflarla kaplıydı. Sağ tarafta, büyük bir çalışma masası bulunuyordu. Masanın üzerinde renk renk kurdeleler, makaslar, sargı kağıtları ve çeşitli çiçek düzenleme malzemeleri yer alıyordu. Masanın arkasındaki duvarda ise farklı çiçek aranjmanlarının asılı olduğu çerçeveler vardı. Her bir çerçevede, özenle hazırlanmış buketlerin ve çiçek sepetlerinin fotoğrafları bulunuyordu.

Sol tarafta, boydan boya uzanan cam raflar üzerinde rengarenk çiçekler sıralanmıştı. Kırmızı güller, beyaz zambaklar, sarı papatyalar, mor leylaklar, pembe karanfiller ve daha birçok çiçek türü, dükkanın içini adeta bir çiçek cennetine dönüştürüyordu. Rafların önünde ise çeşitli boyutlarda saksılar ve vazolar yer alıyordu.

Çiçeklerin arasındaki boşluklarda, küçük dekoratif figürler ve süslemeler de dikkat çekiyordu

Dükkanın tam ortasında, büyük yuvarlak bir masa vardı. Masanın üzerinde farklı çiçek aranjmanları sergileniyordu. Her bir aranjman, özenle hazırlanmış ve farklı bir tema ile süslenmişti. Bu masanın etrafında dolaşırken, her seferinde farklı bir çiçeğin güzelliğine kapılıyor ve hangisini alacağıma karar vermekte zorlanıyordum.

Dükkanın arka tarafında, duvar boyunca uzanan uzun bir tezgah bulunuyordu. Tezgahın arkasındaki duvarda, daha egzotik ve nadir bulunan çiçek türleri sergileniyordu. Tezgahın üzerinde ise özenle düzenlenmiş buketler ve özel günler için hazırlanmış çiçek aranjmanları yer alıyordu. Bu bölüm, dükkanın en özel köşelerinden biriydi ve her seferinde buraya bakmadan geçemezdim.

Dükkanın sahibi olan yaşlı kadın, her zamanki gibi gülümseyerek beni karşıladı. "Hoş geldin," dedi sıcak bir sesle. "Bugün hangi çiçeği arıyorsun?"

"Merhaba," dedim gülümseyerek. "Bugün biraz begonya almak istiyorum."

Kadın, raflardan birini işaret ederek, "Şu tarafta harika begonya çiçeklerimiz var. Hadi birlikte bakalım," dedi.

Kadın rengarenk begonyaları bana göstermeye başladı. Begonya, benim en sevdiğim çiçeklerden biriydi. Her bir begonya çiçeği, kendine has bir zarafete ve çekiciliğe sahipti.

Begonyaların hafif, tatlımsı kokusu dükkanın içini kaplamıştı. Bu koku, sabahın tazeliğini ve doğanın saf güzelliğini hissettiriyordu. Kokusunda, baharın ilk günlerinde açan çiçeklerin getirdiği bir ferahlık ve tazelik vardı.

Begonya çiçekleri arasında, en çok kırmızıya çalan rengini severdim. Bu renkteki begonya çiçekleri, diğerlerine göre daha canlı ve etkileyici görünürdü. Kırmızı begonya, adeta tutkunun ve sevginin sembolü gibiydi. Her bir yaprağı özenle şekillenmiş ve kadifemsi bir dokuya sahipti. Çiçeğin derin kırmızı rengi, göz alıcı bir parlaklıkla parlıyordu.

Kadının gösterdiği begonya çiçekleri arasında, kırmızı rengine çalan bir tanesi özellikle dikkatimi çekti. Çiçeğin yaprakları, kırmızının en güzel tonlarını barındırıyordu. Bu çiçeğin renkleri, doğanın bir sanat eseri gibi özenle boyanmış gibiydi. Begonyanın yapraklarının kenarları, hafifçe kıvrılmış ve dantel gibi ince bir doku oluşturmuştu.

"Bu kırmızı begonya gerçekten muhteşem," dedim hayranlıkla çiçeğe bakarak.

Kadın gülümseyerek, "Evet, bu begonya özellikle güzeldir. Renkleri ve kokusu gerçekten etkileyici," dedi. "Begonyaların bakımı da oldukça kolaydır. Doğru ışık ve su ile uzun süre taze kalırlar."

Kadının söylediklerini dinledikten sonra dükkandan çıktım.

Arkadaşım ve dışarıda vakit geçirebileceğim başka kimsem yoktu. Bu yüzden haftada bir kez böyle çıkar, hep çiçek almak için geldiğim dükkandan üç deste çiçek alır, sonra da dükkanın sadece biraz yukarısındaki kafede kahve içerdim. Benim için özgürlük buydu; çünkü yapabileceklerim bununla sınırlıydı.

Çiçekleri aldıktan sonra, dükkanın biraz yukarısında bulunan kahveye doğru yürüdüm. Kahvenin girişinde, üzerinde kocaman "Sihirli Dünya" yazısı olan tabelayı görünce gülümsedim ve içeriye girdim.

"Sihirli Dünya" kahvesinin dış cephesi, Londra’nın küçük ve şirin kafelerini andırıyordu. Dış duvarları taş kaplama olan bu mekan, yeşil çerçeveli büyük pencereleri ve kapısıyla dikkat çekiyordu. Kapının hemen üstünde, eski tarz büyük harflerle yazılmış “Sihirli Dünya” tabelası yer alıyordu.

İçeriye adım attığınızda, kahvenin sizi sımsıcak kucakladığını hissediyordunuz. Ahşap masalar ve sandalyeler, mekana rustik bir hava katıyordu.

Masaların üzerindeki küçük vazolarda taze çiçekler yer alıyordu, bu da mekana daha da canlılık katıyordu ki bence çiçeklerin her gün taze olarak getirilmesi ve yenilenmesi çok güzel bir şeydi. Duvarlar, eski film afişleri ve renkli tablo resimleriyle süslenmişti. Pencerelerin önündeki saksılarda ise rengarenk çiçekler bulunuyordu. Tavandan sarkan avizeler ve duvarlara monte edilmiş lambalar, mekana yumuşak ve sıcak bir ışık yayıyordu.

Tezgahın arkasında, barista her zamanki gibi güler yüzle müşterileri karşılıyordu. Tezgahın üstünde, çeşitli kahve çekirdekleri, çaylar ve taze yapılmış tatlılar sergileniyordu. Duvarlarda yer alan küçük yazı tahtalarında, günün spesiyalleri ve özel tarifler yazılıydı. Arka planda çalan hafif caz müziği, mekana sakin ve rahatlatıcı bir hava katıyordu.

Kafenin arka tarafında, rahat koltuklar ve küçük bir kitaplık bulunuyordu. Bu alan, kitap okumak ya da çalışmak isteyenler için ideal bir köşe sunuyordu. Kitaplığın rafları, çeşitli kitaplar ve dergilerle doluydu.

Siparişimi vermek için tezgaha yöneldim. "Bir latte alabilir miyim, lütfen?" dedim baristaya. Barista, güler yüzle, "Tabii ki, hemen hazırlıyorum," dedi.

Lattemi alıp masama döndüğümde, kahvenin buharı yüzüme hafifçe dokundu. İlk yudumumu aldım ve sıcak kahvenin tadını çıkararak begonyalarıma baktım. O an sadece bu günün keyfini çıkarıyordum.

İçeriye benden sonra kimse gelmemişti. Birkaç lise öğrencisi, oturmuş pasta yiyordu.

Kahvenin kapısının üzerindeki çan bir kez daha çaldığında, istemsizce gelen kişiye baktım.

Yaklaşık 170 cm boylarında, 20'li yaşlarında, açık kahverengi saçlı ve maviye çalan gözleri olan beyaz tenli bir kızdı.

Saçları güzel olmasına rağmen sıkı bir topuz yapmıştı ve bu topuzdan tek bir tel bile çıkmamıştı, bu beni biraz şaşırtmıştı. Üzerinde beyaz keten, uzun, beyaz bir elbise vardı. Boynunda metal ipli bir kolye takılıydı.

Güzel bir kızdı. Baristanın uzattığı bir dilim çikolatalı pastayı alarak cam kenarındaki masaya oturdu, yani benim masamdan bir üst masaya.

Oldukça üzgün görünüyordu, hatta bayağı üzgündü. Camdan dışarıya hüzünlü bir şekilde bakarak pastasından bir kaşık aldı ve ağzına koydu. Çantasından kulaklığını çıkardı ve müzik dinlemeye başladı.

O sırada ben de sadece lattemi yudumluyordum. Kıza tekrar baktığımda gözlerinin dolduğunu fark ettim, sanki ağlıyordu. Bir an için yanına gidip ne olduğunu sormak istedim ama yalnız kalmak istediğini düşünerek bu düşüncemden vazgeçtim.

Kız pastasını yerken gözlerinden dökülen yaşlar yanaklarında süzülüyordu. Elinin tersiyle yüzünü sildi.

Lattemi bitirdiğimde içimden kıza bir çiçek vermek geldi. Kıza yaklaştım. Kız hemen kulaklığını çıkardı, yüzünü sildi ve bana baktı. Ona yakından bakınca gözlerinin mavinin tonu değil de ela olduğunu anlamıştım. Yüzündeki hafif çilleri gözleriyle uyumluydu. Gülümsedim.

"Rahatsız olma," dedim ve bir dal begonya çiçeğini uzattım. Kız biraz şaşkınca bana baktı. "Şey, bana mı?" dedi.

Tekrar gülümsedim. "Evet, al. İçimden sana vermek geldi."

Kız mahcup bir ifadeyle tekrar bana baktı ve çiçeği aldı. "Çok teşekkür ederim," dedi, o da bana gülümseyerek karşılık verdi.

Gülümsediğinde gamzeleri belirginleşiyordu ve bu çok güzeldi. Benim gamzem olmadığı için hep böyle gamzeleri olan insanları kıskanmışımdır.

"Gamzen çok güzel. Onun için hep gül, gamzen gülünce belirginleşiyor," dedim.

Kız güldü, sonra bir an durdu ve "O da öyle demişti," dedi, hüzünlü bir ifadeyle. Gözleri doldu. "Tekrar teşekkür ederim," dedi.

Kahveden çıkmıştım ve sokağın kenarında eve doğru yürüyordum ama aklım hâlâ o kızdaydı. Belli ki bir şeyler olmuştu. Beynimdeki tüm düşünceleri sildim ve gülümseyerek yürümeye devam ettim.

Son kısımda o gizemli kız hakkında düşünceleriniz nelerdir? Sizce o kız kimdi?? Size kimi hatırlatdı??

Küçük bir ipucu; kim çikolatabı bu kadar seviyor ve kimin "Sihirli dünya" kahvesiyle bir bağlantısı vardı ??? 😁😁

Bundan fazla ipucu veremem zaten hemen anlarsınız.

Hadi bakalım aşağıya tahminleri alayım.👇🏻👇🏻👇🏻

Diğer bölümde söyleyeceğim kim o kız diye.

Bölüm sonu

34 yorum