
POST; ÖYKÜ HAZAL AKINER (BEGONYA)


POST; GİZEMLİ ADAM (DAĞ AYISI)
🎶Kuytu Ada, Can Koç - Kendine Ayır Beni🎶
O gözlerde acılar ve hayal kırıklıkları vardı, sanki bir mezarlık gibi...
Dar sokağa vardığımda, sıkışık binaların arasına gizlenmiş küçük dükkana benzeyen evi gördüm. Kapının önünde durup derin bir nefes aldım. Gülümsemeye çalışarak kapıyı çaldım. Bir daha çaldığımda, kapıyı omzunun üzerinde bir havluyla açtı. Saçları hala ıslaktı ve beyaz tişörtünün üzerinde küçük su damlacıkları oluşturmuştu. Galiba banyodan yeni çıkmıştı.
Gözlerinde şaşkınlık ve sinir karışımı bir ifade vardı. Bunu pek umursamadan "Merhaba, günaydın" dedim ve onun sert bakışlarına aldırmadan, biraz da iterek içeriye girdim.
"Neden buradasın?" dedi, sesi sert ve sinirliydi.
Ona dönüp kısaca "Ziyaret etmeye geldim" dedim.
Ah, ıslak saçlarla çok daha karizmatik görünüyor Öyküş.
Yutkundum. Ben çok masum bir kızım, bu iç sesin benimle hiç bir alakası yok.
Sen öyle san.
Gözlerimi ıslak saçlarından çektim ve çantamı çıkarıp koltuğun üzerine bıraktım. "Ne ziyaretine? Bildiğime göre hasta biri yok," dedi, burun deliklerinden öfkeyle soluyarak.
Ay, bu dağ ayısı sinirlendiğinde aynı boğa gibi oluyor. Acaba boğa burcu mu Öyküş? Yok ya, akrep burcu da olma ihtimali var. Her neyse, sinirlendiğinde de çok yakışıklı görünüyor Öyküş.
Hep yakışıklı görünüyor her taraftan.
Alaycı bir şekilde gülümsedim. "E sen varsın ya," dedim.
Öykücüm, adama direkt ruh hastası de istersen. Farkında olmadan, "Ruh hastası," dedim. Kaşlarını kaldırdı.
Galiba bizi dövecek Öyküş. E, adam haklı, bana da biri ruh hastası dese onu dövmek, saçını başını yolmak isterim.
"Demek öyle," dedi, gözleri iyice kötüleşmişti. Acaba beni katledip sonra parçalara ayırıp bir poşete koyup çöpe mi atacak?
Kalbim hızlanmaya başlamıştı. Saatimin titremesiyle bedenim gerildi. Yeni saatim böyleydi; kalbim normalden azıcık bile hızlı atsa titriyordu. Titrek bir sesle, "Evet, öyle," dedim, ona meydan okur gibi.
Ah Öyküş, ne bakışların ne duruşun ne de sesin ağzından çıkan söz gibi meydan okur tarzda.
Beni yaklaştığında ellerimi koltuğun başına dayadım.
Lanet olsun, beni öldürecek.
Dün sarılarak huzuru bulduğun adamın bugün seni öldürmesinden mi korkuyorsun Öyküş? Ne zaman böyle korkak oldun? Ya da doğru soru ne zamandan beri böyleydin?
Lanet olsun, iç ses sus
Sustur o zaman.
Konuş o zaman.
Susmamı isteyen sensin Öyküş. Ben susarım ama gerçekler asla.
Tamam susma.
Dinleyen yoktu zaten seni.
Kesinlikle çıldırmak üzereydim. Beynim ve kalbim susmuyordu. Saat çalmaya devam ediyordu.
Sanki zaman yavaşlamıştı, her şey ağır çekimdeydi. Kulağımda bir süre sesler vardı: titreşim sesi, beynimin içindeki ses, dışarıdan gelen araba sesleri ve bana yakınlaşan ayakların döşemeye değen sesleri.
Tam yanıma yaklaştığında, "Çok pişman olacaksın begonya. Çok pişman olacaksın," dedi, gözlerini gözlerimden çekmeyerek.
"Öyle olsun," diye düşündüm. Sonunda benden uzaklaştı ve elini havlusuna attı. Tezgaha doğru ilerledi. Derin nefes alıp verdiğimde, saatimden gelen titreşimler de kesilmeye başladı.
O çok zor bir adamdı. Hem de çok zor. Ama ben de kolay biri değildim. Yani berabere. Eğer bu bir oyunsa, ben de oyun oynamaya hazırım. Elimdeki taze lalelerle masaya ilerledim. "Vazo var mı?" dedim.
"Ne yapacaksın?" diye sordu, merakla değil, daha çok sorgular bir tonla.
"Çiçekleri koyacağım," dedim.
"İstemez," dedi tok sesle. Ukala köpek seni. Dağ ayısı işte, ne anlayacak onu da suçlamıyorum.
Ona baktığımda çay demliyordu. Gözlerimi devirdim ve tezgaha yaklaştım.
Onun varlığını umursamadan, çiçekleri koyacak bir şeyler var mı diye dolapları aramaya başladım. Kısa bir süre beni izledi, sonra işine devam etti. Ona kısa bir bakış attığımda, çayın içine kutudan çiçeğe benzemeyen bir iki şey daha ekliyordu.
Sonunda uzun bir şişe buldum. Plastik değildi, şişeydi. Ve iş görürdü. İçine biraz su doldurdum ve çiçekleri nazik bir şekilde yerleştirdim. Bu eve bir vazo lazımdı.
Arkamdaki sesle irkildim ve dönüp baktım. "Pembe lale demek," dedi düşünceli bir sesle. Başımı salladım sadece. "Kusursuz mutluluğu, sevgi ve şefkati simgeliyor," dedi çiçeklere bakarak. "Bu eve hiç yakışmadı."
Kaşlarımı çattım. "Neden öyle dedin?"
"Çünkü bu evde o çiçeğin simgelediği şey yok," dedi.
İçimde bir şeyler kırıldı sanki. Bir yerlerde... Sanki küçük bir çocuğun gözlerinin içine bakıyordum. O gözlerde acılar ve hayal kırıklıkları vardı, sanki bir mezarlık gibi.
Gözlerimin önüne bir sahne geldi: Bir zamanlar umutla dolu, neşeli kahkahalar atan bir çocuğun gözleri, şimdi karanlıkta saklanıyordu. O gözler, dünyaya karşı kapanmış, yaşadıkları acıları dışarıya yansıtmaktan vazgeçmişti. O çocuk, bir köşeye sinmiş, hayatta kalmaya çalışırken, içindeki umut ışığı yavaş yavaş sönüyordu.
Bazen, bir anlığına, o ışık yeniden parlıyor gibi oluyordu, ama kısa süre sonra yeniden karanlığa gömülüyordu. İşte bu ev de, o çocuğun gözleri gibi, umutsuzluk ve hayal kırıklıklarıyla doluydu. İçimde bir şeyler kopmuştu, sanki o çocuk bendim ve her şeyim yıkılmıştı.
Gözlerimi ondan ayırıp hemen arkamı döndüm ve vazodaki çiçekleri düzeltmeye başladım, sanki gerçekten önemliymiş gibi.
O da tezgaha geri döndü.
Derin nefes aldım. Kalbim hızlanmıştı. Hemen tezgaha yaklaştım. "Bir bardak su alabilir miyim?" dedim sadece. Sakinleşmem lazımdı biraz. Umursamazca, "Al," dedi.
Öyküş, bir insan umursamazca davranırken bile mi bu kadar havalı ve yakışıklı görünebilir?
"Bardaklar nerede?" dedim, oflayıp göz devirmeden. "Yukarıdaki çekmece," dedi kısaca. Ona baktığımda bir şeyi eziyordu.
Ne yapıyor bu ya, diye içimden geçirdikten sonra her neyse dedim ve bardağı alıp kendime su doldurdum tezgahın üzerindeki sürahiden. Suyu sakince içmeye başladım. Nihayet kendime gelmiştim. Tezgaha yaslandım ve onu izlemeye başladım.
"Sen ne yapıyorsun?” dedim, dağ ayısına doğru.
“Bitki çayı,” dedi kısaca. Sonra bana bir bakış attı ve tekrar tezgaha döndü. “Sinire iyi gelir,” deyince gözlerimi kıstım.
“Ne yani, ben sinirli miyim?” Eh, başka ne sorabilirdim ki? Aptal Öykü.
Tekrar beni süzdü, dudakları kıvrıldı. “Yok ya, gözleri her an patlamaya hazır bir volkan gibi bakan sen değilsindir kesin. Hem zaten kendini bildiğin bana ne soru soruyorsun?”
Seni ukala-
-karizmatik, yakışıklı herif Öyküş, devamı öyle gelecekti herhalde.
“Ben mi?” dedim alayla.
Elini peçeteyle temizledi, sonra bana döndü, tam karşımda durdu. “Neyi merak ediyorum biliyor musun? Aynı zamanda bu kadar ürkekken nasıl böyle alev dolu gözlerle bakabiliyorsun?” Şaşkındım. Hem de çok. Gözlerimi kaçırdım gözlerinden.
“Bedenin bir çiçek gibi zayıf ve kırılgan ama gözlerin her şeyi yakıp kül edebilecek kadar ateş dolu.” Yutkundum. Kalbim hızlanmaya başladı.
Sanki bir işkence içindeydim. Hem ona bakmaya çalışıyordum hem de nefesimi tutmaya, kalbimin hızlanmasını durdurmaya. Bayılmak çözüm olur muydu?
Çünkü kalbim şu an bana işkence ediyordu ya da ben kalbime. Böylece berabere kalıyorduk. Ben onun gözlerine bakmamakla kalbime işkence ederken, o sızlayarak içimi deliyordu.
Biraz daha yaklaştı, bedenlerimiz birbirine dokunuyordu. Ona bakmaya bile cesaret edemedim.
“Neden bakmıyorsun?” dedi, o erkeksi sesiyle içimi eritirken.
Kalbim hızlanırken, vücudumdaki her hücre acıyı hissediyordu. Gözlerimden kaçan birkaç damla yaş, istemsizce süzüldü yanaklarıma.
Kendimi tutmaya çalıştım, ama onun sözleri ve bakışları içimdeki tüm duvarları yıkmıştı. Bir an için çocukluğuma döndüm; kırılmış oyuncaklarımı, incinmiş dizlerimi ve gözlerimdeki yaşlarla dolu o anıları düşündüm. O zamanlar da aynı acıyı hissetmiştim. Ama şimdi, onunla olan bu an, geçmişteki tüm acılarımı yeniden canlandırıyordu.
Bana biraz daha yaklaştığında, nefesi yüzüme vurdu. Bir an için dünyada yalnızca ikimiz varmışız gibi hissettim. Onun gözleri derin ve karanlıktı, sanki tüm sırlarını saklıyordu. Ama aynı zamanda, o gözlerde bir şeyler vardı; beni anlamaya çalışan, belki de benimle aynı acıyı hisseden bir şeyler.
“Cesaretin yok mu?” dediğinde içimde, sanki onun değilmiş gibi bir volkan patlamaya hazır hale geldi. Hemen baktım ona kızgınlıkla.
Beni anlamıyordu. Ona karşı duyduğum tüm öfke, kırgınlık ve sevgiyi aynı anda hissettim. Ona kızgınlıkla baktığımda, içimdeki tüm duyguları gözlerime yansıtmaya çalıştım.
Ona ne kadar güçlü olduğumu göstermek istedim. Ama onun gözlerinde, beni anladığını gösteren bir parıltı gördüm. Bu, beni daha da yaraladı. Çünkü anlamasını istemiyordum. İçimdeki acıyı, onun görmesini istemiyordum.
"Adını bile söylemekten korkan biri mi söylüyor bunu?" dediğimde, sesim titredi. Ama gözlerim kararlıydı.
Bana yaklaşırken, kalbim daha da hızlandı.
Nefes almak zorlaştı. Onun gözlerinden kaçmak istedim, ama kaçamadım. Onun gözleri, beni içine çekiyordu. O an, yalnızca onun olduğunu düşündüm. Her şeyden, herkesten uzak, yalnızca onun.
Onun gözlerinin tam içine bakıyordum, onu delip geçmek ister gibi.
“İşte böyle bak hep. Ürkek bir kuzu gibi başını eğme. Ve isme gelirsek…” Lanet olsun, ben yanıyorum galiba.
Bana biraz daha yaklaştı, eğildi üzerime. Elimle tezgaha tutunmuştum. Başka kaçacak yer yoktu. O da ellerini tam ellerimin yanına yasladı. Yandım, kül oldum sanki. Kalbim işkence ediyordu bana.
En çok da yanıp kül oluyordum. Ona… Kendi ateşimle yanıyordum. Nefes almam zorlaşmaya başlamıştı. Kısık nefesler alıp vermeye çalışıyordum.
"İsmim Bora," dediğinde, sanki dünya durdu.
Bu ismi duymak, içimdeki tüm duvarları yıktı.Sanki onun ismini söylemesini bekliyormuş gibi. Gözlerim kapanırken, onun kollarına yığıldım.
İçimdeki acı, yerini bir boşluğa bıraktı. Karanlık beni içine çekerken, onun sesi, nefesi ve varlığı, son duyduğum şeylerdi. Kendimi tamamen bıraktım. Karanlık, beni sarıp sarmalarken, içimde bir huzur hissettim. Artık savaşa gerek yoktu. Artık her şey bitmişti.
Gözlerim kapanırken bazı sesler duydum, ayırt edemiyordum ne sesleriydi. Her yer karanlıktı. Daha fazla çırpınmayı bıraktım ve kendimi karanlığın kollarına bıraktım.


(SINIR : 130 OKUMA, 100 KALP , 170 YORUM)
🫀
BU BÖLÜMÜ ANLATAN EMOJİLER BIRAKIN YORUMLARA>>>>>>
❤️🔥

