Kütüphane kapısından geçtiğinde, Aylin kendisini adeta yerçekimsiz bir rüyanın içinde buldu. Üçüncü oda, mimarlık kurallarının tamamen sıfırlandığı bir yerdi. Ayaklarının altındaki döşeme, altından devasa ve karanlık bir okyanusun göründüğü tamamen şeffaf, kalın bir camdan ibaretti. En büyüleyici ve korkutucu olan ise duvarlardı; odanın dört bir yanını saran yüzeyler tuğla veya betondan değil, devasa cam bölmelerin arkasında sürekli dalgalanan, parıldayan canlı cıva gibi akışkan bir sıvıdan yapılmıştı. Bu sıvı duvarlar, sabit durmuyor, sürekli olarak odanın hacmini daraltıp genişletiyordu. Daha da kötüsü, odadaki yerçekimi her kırk saniyede bir yön değiştiriyordu. Bir an yerde dururken, bir sonraki an kendisini tavanın soğuk yüzeyine yapışmış olarak buluyordu. Havada uçuşan fütüristik koltuklar ve minimalist sehpalar, kontrolsüzce etrafta dönüyordu.
Aylin, havada asılı kaldığı bir anda duvarlardaki sıvının aslında odanın basınç dengesini ve yerçekimini kontrol eden bir program arayüzü olduğunu fark etti. Sıvının rengi koyulaştığında yerçekimi artıyor, parlaklaştığında ise her şey ağırlığını kaybediyordu. Çıkış kapısı ise tam tavanda, sıvı dalgalarının arkasında gizlenmişti. Oraya ulaşmak için yerçekimini mükemmel bir şekilde stabilize etmeliydi. Sırtını havada duran bir masaya dayayarak cebindeki dijital kalemi çıkardı ve havaya sanal bir kontrol paneli yansıttı. Duvarlardaki cıva akışının frekansını, kendi kalp ritmiyle ve tasarımlarında kullandığı altın oran kurallarıyla senkronize etmeye başladı. Parmakları havada kodları yazarken, sıvı duvarların rengini mat bir gümüş tonuna sabitledi. Sıvı yavaşladı, dalgalar dindi ve yerçekimi tam ortada, Aylin’in tavan kapısına doğru rahatça yükselebileceği bir hafiflikte durdu. Kendini yukarıya doğru itti, sıvı kapının soğuk metaline dokundu ve labirentin daha da derinlerine, dördüncü odanın karanlığına doğru süzüldü.