İçeriğe geç

Sonsuzluk Mezarı

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Sonsuzluk Mezarı

Bölüm 2

MİKAEL

Ludmilla adımlarını hızlandırdı ve kendisine şu anda pek aldırmayan arkadaşına yetişmeye çalıştı, giydiği topuklular bastığı zemine her vurduğunda temposuna uyumlu sesler ona eşlik ediyordu. Mikael aklı başka yerde ise vücudunun kontrolünü salan birisiydi. Sabahın erken saatinde kalabalık Pazar yerinden aldıkları kızları sorgu için Binbaşı ile bıraktıktan sonra ise dikkati iyice altüst olmuştu, aklı gözleri soluk kızda kalmıştı. Şimdi de Ludmilla onun hızına uyum sağlamaya çalışırken ona pek dikkat etmiyordu.

“Eğer aklında bir şüphe kaldıysa olduğun yerden geri dön ve Binbaşı ile konuş, o üçü alıp götürülmeden önce kıza nasıl baktığını gördüm. Bence senin ne olduğuna dair bir fikrin var.”

Mikael bu duyduğu üzerine bir anda durdu, sonra sonunda ona yetişmeyi başaran arkadaşına döndü.

“Evet bir fikrim var ama, sorguları bitmeden ve Binbaşı ile diğerleri araştırma yapmaya başlamadan onlarla konuşmak hata olur. Zamanı gelince elimde ne bilgi varsa onlarla paylaşırım ama bu şu anda gereksiz fikir dağınıklığına neden olur.”

Ludmilla bu dediğine karşı sadece ‘sen bilirsin’ anlamında omzunu silkti, sonra arkadaşının koluna girdi. İkisi bu sefer beraber tempoyla çalıştıkları alana doğru yürümeye başladı.

“Bazen böyle konuştuğunda ya da tavrın bu şekilde olunca aynı babana benziyorsun.” Dedi Ludmilla hala önüne bakarken. Mikael yandan kısa bir anlığına sarışın kıza baktı sonra o da tekrar önüne döndü.

“Bu cümleyi her duyduğumda sevinsem mi yoksa üzülsem mi bilemiyorum.”

Ludmilla dudağının kenarı ile sırıttı, sonra kafasını hızlıca çevirip bu mavi saçlı kafası karışık çocuğun yanağına hızlıca bir öpücük kondurdu. Mikael buna karşı kendine engel olmaya çalışsa da kafasını hafifçe yana atarak dişleriyle gülümsedi. Ama bu pek uzun sürmedi, karşısında onlara yaklaşan figürü görünce gülümsemesi yavaşça soldu. Abas suratında yine büyük ve özgüvenli gülümsemesiyle onlara doğru geliyordu, elleri cebindeydi, giydiği hafif bol ceket omuzlarını dağınık bir eda ile çevreliyordu. Mikael adımlarını durdurdu ve Ludmilla’ya döndü, ona soran gözlerle bakan kıza yoluna devam etmesini işaret etti.

Abas önlerinde durduğunda oradan ayrılan Ludmilla’ya yanından geçerken omzunun üstünden yan bir şekilde gülümsedi. Sonra Mikael’e döndü, aralarındaki 5-6 adımlık mesafeyi biraz daha kapattı.

“Sana her baktığımda birini anımsıyorum ama hala kim olduğunu anlayamadım, belki mavi saçlardandır ama Bugs’a benzettim bir an.”

Mikael gözlerini devirdi. Abas’ın varlığında ona katlanmayı bırak, görmesine dahil tahammül edemeyeceği bir enerji vardı. “Babasından olsa gerek…” diye geçirdi içinden.

“Sen neden geldin benim yanıma?” diye sordu, “Senin de bana benim sana katlandığım kadar katlandığını biliyoruz.”

Ama onun aksine Abas asla kime karşı ne hissettiğini surat ifadesine veya kelimelerine bu kadar yansıtmazdı, suratında her zaman kendinden emin bir gülümseme ve rahat bir tavrı olurdu. Belki de onun gözünde bu kadar katlanılmaz olmasının sebebi buydu, dost olunamayacak birisi değildi ama asla tahmin edilebilir biri olmamıştı. Bu söyledikleri üzerinde de daha geniş gülümsemiş ve sivri dişlerini belli etmişti.

“Olay nerede sen oradasın tatlı çocuk” diye başladı söze, kafasını onunla göz göze gelecek şekilde eğerek, “Haberlerden eksik olmak istemeyen biriyim ve bu da maalesef seni görmeden olmuyor.”

Mikael birkaç adım geriledi, aradaki mesafeyi korumayı tercih ederdi. Ki Abas’ın ağzındaki hafif kan kokusu da yakın mesafede durmayı pek mümkün kılmıyordu.

“Neyi soracaksın? Eğer yeni gelen kızları soracaksan hala sorgudalar, sorgu bittikten sonra Binbaşı ile görüşebilirsin. Gerçi o da seni gördüğünde pek mutlu olmaz ama…”

Abas iç geçirerek omzunu geriye attı, “Onunla görüşmek yerine direktör ile konuşurum daha iyi. Hem ben onu sormak için gelmedim.”

“Ne soracaksın o zaman?”

“Kızlar pazarda tam ne arıyorlarmış?”

Mikael gözlerini bir kez daha devirdi, “Söyledim ya, sorgudan sonra görüşürsün direktör ile.”

“Hayır ya, daha yeni döndüm oradan. Bayağı beklenmedik sorular sormuşlar, insanlardan beklenmeyen sorular. Saldırgan veya şüpheci bir tavır ile karşılaşmışlarsa da boşa değil yani.”

Bu söylediği üzerine Mikael bir süre sessiz kaldı, bu sefer önemsemez tavrını bir kenara bıraktı ve her zamanki sakin tavrı ile konuşmaya başladı.

“Kızı kendin gördün mü?” diye sordu.

“Hayır, neden?” Abas onun ciddileştiği görünce ukala gülümsemesini bir kenara bıraktı.

“Gözleri bir garipti, renksiz. Tam anlamıyla yani, irisi beyazdı. Onu ilk gördüğümde insan olduğunu düşünmedim, arkadaşları normal ama.”

“Hadi ya” dedi Abas, sonra tekrar ona doğru bir adım attı “Ne olduğunu düşündün?”

Mikael cevap vermedi. Kafasını çevirip koridordaki camdan dışarı baktı, hava güzeldi. Binanın yanındaki ağacın çiçeklerinin kokusu ara ara camdan içeri giriyor- İğrenç, kan kokusunu hala alıyordu. Ona ağzını yıkamayı nasıl nazikçe hatırlatabileceğini düşündü, sonra nazik olmayı umursamadığını hatırladı.

“Git ağzını yıka” dedi sertçe, “İğrenç kokuyor.”

Yanından geçip gitti, hızlı adımlarla laboratuvara doğru ilerlemeye başladı. Abas’ın aksine arkasına dönüp bakmadı bile. Ona dönüp bakan adam ise önce onun sağdaki ikinci kapıdan girişini izledi sonra da bir elini cebinden çıkarıp kül rengi saçlarında gezdirdi.

“Piç” dedi Abas fısıldayarak, sonra sorgu odalarının olduğu kısma ilerlemeye başladı.

----------------------------------------------------------------------------------------

Mikael laboratuvara girdiğinde Ludmilla’nın çoktan en son getirilen örnek üzerinde çalışmaya başladığını gördü, Binbaşının alt dünyaya yaptığı son ziyaret başarılı geçmişti. Genç yaşına rağmen yalnız operasyona çıkmaya korkmayan biriydi. Getirdiği son örnek bir iblis kara metaline aitti, alt dünya dili ile bir tahmen örneği. İnsanların eline çok geçmezdi, alt dünyaya özgü bir madendi ve orda da elde etmesi zordu. İnsanların ve diğer üst dünya varlıklarının erişimine kapalıydı. Üst dünya varlıkları bu metale bir miktar sahip olsa ne orta dünya ile paylaşmaya ne de iblislere iade etmeye niyetleri yoktu. Dünya üzerinde ye alan birçok madenden daha sağlam ve kullanışlıydı, kesemeyeceği bir madde yoktu ve kolay kolay da şekillenmiyordu. Kesemeyeceği hiçbir şeyin olmayışı da insanların onu istemesinin bir diğer sebebiydi.

Söz konusu ruhsuz varlıklar grubu olunca onlara karşı kullanılacak çok az silah vardı, ruhlarının olmaması sebebi ile yaratıcı onlara binlerce yıl hayatta kalacak sağlam ve güçlü bedenler vermişti. Veya tam tersi, bu kadar güçlü ve güzel olmalarının bedeli, ruhlarının asla olmayacak oluşuydu. Ruhsuz varlıkları kalıcı şekilde incitebilecek, yara izi bırakacak hatta öldürecek tek bir metal vardı ve o da buydu. Ne yazık ki bu maden ile yapılmış silah sayısı sınırlıydı ve bilinen birkaç örneği vardı, Binbaşına verilen özel yapım mızrak da bunlardan biriydi. İnsanlar kendi içinde düzeni sağlasa da söz konusu farklı dünyalardan gelen sorunlar ve suçlular olunca daha fazla önlem gerekiyordu. Bu durumda politik anlaşmaların yanı sıra kendi savunma gücünü arttırması gereken dünya, ihtiyacı olan potansiyel çözümleri araştırmaya başlamıştı.

Şu an inceledikleri örnek küçük bir miktardı, ki Binbaşı da madene inmemişti zaten. Sadece alt dünyadaki bir kaçakçıya uğramıştı ve ellerinde olan miktarı işleyebilirlerse eğer bundan sadece küçük bir hançer yapabilirlerdi. Ama Mikael, Ludmilla ve diğer bir grup bilim insanı bundan küçük bir hançerden fazlasının çıkabileceğine inanıyorlardı. İnsan kaynakları dahilinde yapılan savunma araçlarında en etkili olanlar ışın enerjisi ile çalışanlardı, geçici süre de olsa ruhsuz olanları etkisiz hale getirebiliyorlardı. Maddeyi ışın gücü ile bütün hale getirebilirler ise küçük miktarlar ile daha fazla savunma aracı elde edebileceklerine dair bir teorileri vardı. Ve bu teori üzerine çalışmaya değerdi.

“Daha önce yapılan silah ve teçhizat için metali nasıl ayrıştırdılar demiştin?” Ludmilla kafasını rapor kağıdından kaldırarak sordu, Mikael de onun yanındaki sandalyeyi çekti ve masa üzerinde duran küçük örneği bir de o incelemeye başladı.

“İnsan yapımı bir alet ile ayrıştıramadılar, üst dünyadan alınan aynı metal ile yapılmış bir kesici var. Şu ana kadar elimizdekileri şekillendirmek için ondan yardım aldılar.”

“O dediğin Uzak Doğu bölgesindeki şubenin koruması altında değil mi?”

Mikael başını evet anlamında salladı, “Ya metali oraya göndereceğiz ya da aletin buraya nakledilmesi için işlem başlatılacak. İlk seçenek daha güvenli olur. Kimse kargodaki ufak bir maddenin peşine düşmez ama ayrıştırıcı fazlasıyla değerli.”

Ludmilla bu dediğine katılıyordu, maddeyi çalmayı başarsalar bile işleyemezlerdi. Ama eğer ayrıştırıcı çalınırsa oluşturacağı tehlike potansiyeli büyüktü.

Mikael örneği eldiven kullanarak dikkatlice kavradı ve tekrardan taşıyıcı sandığına yerleştirdi, “Umalım da bir an önce bizden teslim alsınlar, şu an tahmen inceleyecek havamda değilim.”

“Benden de o kadar” diye karşılık verdi Ludmilla “Değişken bir madde bile değil, her gün incelenip rapor doldurulması saçma geliyor. Sadece ekstrem şartlar altında hal değiştiriyor, bir yanardağın içine atmayacaklar ise ben daha fazla bundan sorumlu olmak istemiyorum.”

“İyi o zaman şanslı gününüzdesiniz çünkü size vereceğim daha farklı bir görev var.”

İkisi de duydukları ile giriş kapısına döndüler, Direktör kapı önünde duruyordu. Saçları kırlaşmış adamın geniş omuzları neredeyse kapı çerçevesini dolduruyordu, yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Hani şu verilen her görev öncesinde takındığı “Dinleyin şimdi…” gülümsemesi.

İkisi de ayağa kalktı ve elleri önde adamın yanına ilerlediler. Karşısında durduklarında kendisiyle başka birini de getirdiğini fark ettiler, saçlarını iki yerden örmüş kızıl saçlı kız ürkek bir şekilde adamın arkasından onlara bakıyordu. Mikael kızı hemen tanıdı, bu Alica’ydı. Avenn ile gelen kızlardan biri, yanlış hatırlamıyorsa ağlayan oydu, zaten şu an hala hafif kırmızı olan gözlerinden bu belli oluyordu.

“Alica yarından itibaren laboratuvar ve bilimsel araştırma görevlerinde yer almak üzere yetiştirilmek için staja başlayacak. Zaten buraya yapacağı potansiyel bir başvurusu varmış, özgeçmişi incelenince uygun olduğu görüldü. Sizden istediğim ilk haftası içinde uyum sağlaması için ona rehberlik etmeniz.”

Ludmilla daha ağzını açamadan ve şaşkınlığını belli edemeden Direktör bir kez daha söze girdi.

“İkinizin de yaşı hem ona yakın hem de güvenilir ve başarılı öğrencilersiniz. Bu sorumluluk altından kalkacağınıza da eminim, şimdi sizi Alica ile yalnız bırakacağım. Ben gidip nakil işlemlerini tamamlayacağım.”

Sözüne devam etmeden önce Mikael’e döndü, “Daha fazla ayrıntı için Binbaşı veya babanla iletişime geçebilirsin, onlar sana durumu açıklayacaktır.”

Gençlerin ağzından çıkacak bir diğer lafı veya göreceği bir diğer tepkiyi beklemeden giriş kapısına yöneldi ve laboratuvarı terk etti. Ludmilla ilk önce soran gözlerle Mikael’e baktı sonra da Alica’ya döndü, neyse ki sosyal ortamlardaki refleksleri Mikael’den daha iyiydi.

“Ben Ludmilla” diyerek elini uzattı, çekinerek de olsa kızıl saçlı kız ellerini sıktı ve o da kendini tanıttı.

“Ben de Alica, Alica Collins.”

“Bu da Mikael” diye gösterdi Ludmilla, “Biraz hızlı oldu ama uyum sürecinde biz sana yardımcı olacağız. Normalde staj kabulleri böyle olmaz bilirsin sen de, bizim için de garip oldu ama hoş geldin.” Büyük bir gülümseme takındı ve kızın oturması için bir sandalye çekti. Alica usulca oturdu ve sonra da dönüp Mikael’e baktı.

“Bizi aldıkları zaman ve asansörde sen de oradaydın, burada mı görevlisin?”

“Evet, önceki tavrım soğuk olduysa özür dilerim. Görev gereği size farklı davranmış olabilirim.” Mikael özür dilerken tavrı içtendi, gözlerindeki yumuşak bakıştan bunu belli ediyordu.

“Sorun değil. Korkmamın sebebi sizin tavırlarınız değildi zaten.” Alica bunu söyledikten sonra başını yere eğdi.

“Avenn nerede? Kız kardeşim binbaşı ile gitti ama Avenn’i ikimiz de görmedik, ondan kim sorumlu peki?”

İkisi de kızın bu sorusu konusunda şaşırdı, demek ki staja başlayacak olan yalnızca kendisi değildi. Ama akıllarında başka bir soru daha vardı, eğer Avenn Binbaşının veya kendilerinin sorumluluğu altına verilmediyse şu an kiminleydi? Mikael kendisine gelen ani düşünce seli ile Abas’ın bu sabahki tavrını hatırladı ve içini ufak bir endişe kapladı, Avenn’in kiminle olduğuna dair artık ufak bir fikri vardı. İki kıza da bir şey söylemeden olduğu yerden fırladı ve çıkış kapısına yöneldi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.