İçeriğe geç

Sonsuzluk Mezarı

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Sonsuzluk Mezarı

Bölüm 1

AVENN

“Altı saat öncesi” diye düşündü, “Sadece altı saat öncesinde bu halde değildim.” Gözlerini farkında olmadan baktığı ayaklarından çevirdi ve eğik olan başını kaldırıp asansörde yanında duran adama baktı. Kendisinden çok büyük olmadığını var sayıyordu, siyah saçları ve keskin bakışları vardı, yeni tıraş olmuş gibiydi. Üstündeki üniformanın kol kısmına dikkatlice bakınca işlenmiş bir arma fark etti. “A.L.” İsim etiketi olduğunu varsaydı, ismini sormak isterdi ama, dürüst olmak gerekirse şu an çene kaslarını oynatamayacak şekilde şoktaydı. Düşüncelerini toparlayabildiğine, hatta düşünebildiğine bile şaşırıyordu. Sanki içinden çığlık atıyor gibiydi ama dışardan bakınca yüzünde donuk ve olması gerekenden daha sakin bir ifade vardı, ruhsuz gibiydi.

Arkadaşlarının da onda farkı pek yoktu, kafalarından neler geçtiğini tam bilemese de yüz ifadeleri birbirlerine benzerdi. İkiz kız kardeşler birbirlerinin ellerini o kadar sıkı tutuyorlardı ki, biraz daha sıkı tutsalar birbirlerinin parmaklarını kırabilirlerdi. Alica’nın gözleri dolmuştu ama bakışları donuktu, Merida ise dümdüz önüne bakıyordu ve arada onun da bakışları yanlarında duran adamlara kayıyordu. Mümkün olsa Avenn’e de uzanıp elini tutacaktı ama az önce baktığı adam ikisinin arasında duruyordu. Üzerinde A.L. harflerini gördüğü adam onlara dikkat etse de daha çok kendi halinde gibiydi. Ona verilen bir görevi yerine getirmek için buradaydı, ki bunu da asansöre binmeden önce duyduğu telsiz konuşmasından çıkarıyordu. Çevresine hâkim olsa da rahat bir tavrı vardı, kendinden emindi. Ara sıra bakışları kendisine, kayıyordu sadece. Sanki Avenn’in yanında gelen arkadaşları sadece misafirdi de yıldız kendisiydi.

Asansörün karşı tarafında duran diğer adam ise daha farklıydı, ki adam bile demek istemiyordu, kendisinden en fazla iki veya üç yaş kadar büyük bir çocuk diyebilirdi ona. Renkli saçları ve saçlarıyla da bir o kadar uyumlu mavi gözleri vardı, ki gözleri taktığı gözlüğün ardında biraz da kayboluyor gibiydi. Diğer adamdan bir tık kısaydı ama çok zayıf durmuyordu. İkisini görüntü olarak karşılaştırınca onun tavrının daha rahat olmasını beklerdi, ama asıl tetikte olan oydu sanki. Asansöre bindiklerinden beri kendisini dikkatle inceliyordu, sanki göze çarpacak bir şey arıyordu, bir farklılık. Arkadaşlarını da incelemişti ama Alica’nın gözleri dolmaya başladığı an durmuştu, şimdi tüm dikkati Avenn’in üzerindeydi. Hayatının en uzun asansör yolculuğuydu bu, kaç kat çıkmışlardı acaba? Belki de aşağı inmişlerdi, yerin en altına. Sağ elini sol kolunun üstünde ve omzunda gezdirdi, yaralarının olması gerektiği yerlerde, ya da en azından yara izlerinin. Ama hiçbir şey yoktu, tek bir çizik bile, kendini uzaylı gibi hissediyordu ve belki de bu yüzden insanların ona bakmasına aldırmıyordu. Çünkü onların yerinde olsaydı muhtemelen o da bakardı. Bu sabah aynaya baktığında ve gözlerinin renginin solduğunu gördüğünde başına gelebilecek en kötü şeyin bu olduğunu düşünmüştü, şu an vücudu her ne yapıyorsa ve kendi içinde ne dönüyorsa bundan hiç hoşlanmamıştı.

“Doğum günüm için farklı bir dilekte bulunmalıydım” diye düşündü, “Bütün bunlar benim suçum.”

ALTI SAAT ÖNCESİ, SAAT 01.38, 24.08.2038

Halıların üstündeki konfetiler, duvardaki yerlerine sabitlenmiş balonlar, dolaptaki son kalan pasta dilimi ve saklamak için ayırdığı bir kısmı yanmış pasta mumları. Ailesinin de o gece evde olmaması ve arkadaşlarının onunla kaldığı gerçeğini de denkleme ekleyince içini bir huzur kapladı, bu mutluluk ve huzur hissinden dolayı olacak ki dileğini mumunu üflerken kullanmamıştı, çünkü “Bu kadar mutluyken daha ne dileyebilirim?” diye düşünmüştü. Dilek hakkını sonraya saklamıştı, bir şeyi gerçekten çok istediği bir anda kullanacaktı. Bu hesabı kafasından oldukça dikkatli yapmıştı, dileği için bir son kullanma tarihi bile belirlemişti, sanki bu ‘dilek’ tamamen gerçekmişçesine. Bu yüzden küçük pasta mumlarından birini pijamasının cebine atmıştı,

Dışarıdaki gece manzarasına dalmışken içeriden Alica’nın sesi geldi, “Avenn, mutfağa gel hemen. Merida Çin yemeği sipariş etmiş, senin denemek istediğin şu yeni mekândan.”

“Geliyorum, yıldızlardan dileğim için ilham istiyordum.”

İçeri geçerken Merida’nı ona gözlerini devirdiğini gördü, “Sanki yıldızlar seninle konuşacakmış gibi…” dedi.

Alica ve kendisine kıyasla Merida daha realist biriydi, tabii içlerinde bulundukları dünya ile diğer dünyalar arasında iletişim vardı ama bu kısıtlıydı. Üst dünyadan veya yıldızlardan herhangi bir cevap alacağını düşünmesi Merida’nın gerçeklik algısının dışındaydı, kendi algısının da dışındaydı tabii ama bu onu hayal etmekten alıkoymuyordu. Alica tabakları hazırlarken o da masada yerini aldı, ona gözlerini deviren arkadaşı şimdi masanın karşısında ona gülen gözlerle bakıyordu, şefkatle. Diğer ikisinde kıyasla daha sert bir mizacı olsa da söz konusu Alica ve Avenn olunca Merida’nın daha sevecen bir yanı ortaya çıkıyordu, en büyük zaaflarındandı bu ikisi. Alica ile kardeş oldukları bir bakışta anlaşılsa da söz konusu kişilikleri ve ilgi alanları olunca apayrılardı. Merida daha atletikti, farklı dövüş stillerine ve ekstrem sporlara ilgisi vardı. Ekstrem sporlar için şu an anne ve babasından izin koparamasa da 20 yaşına bastığı an önünde kimse duramayacaktı. Alica ise daha çok bir ev kuşuydu, ondan biraz daha kısa ve zayıftı, bilime daha meraklıydı ve farklı canlı türlerinin incelenmesiyle ilgiliydi. Bu türlere alt ve üst dünya arasından türler de dahildi, liseden sonra I.N.’ye başvurmak istiyordu. I.N. yapılan bilimsel araştırmalar, verdiği eğitimler ve sağladığı güvenlik ile son 168 senede kendi dünyaları içindeki ve diğer dünyalarla olan ilişkilerindeki dengeyi korumuştu. Kuruluşun bir parçası haline gelebilmek Alica’nın en büyük hayallerinden biriydi, devletin bel kemiğinin bir parçası haline gelmek ve katkıda bulunmak.

Avenn’in hayalleri daha farklıydı, daha doğrusu sabit değildi. Kim olduğunu ve hayatta ne yapmak istediğini bilemiyordu ki bu onun yaşında gayet normaldi, 16 yaşında kimseden hayatının geri kalanına yön verecek bir seçim yapmasını bekleyemezsiniz. Yapmak istediği mesleklerin listesi uzundu, yaşamak istediği yerlerin, tanımak istediği insanların ve okumak istediği kitapların…Bazen kendi mekanını işleten bir aşçı olmak istiyordu bazen ise yaptığı tatlıları satacak bir pastane açmak, bazen bir yazar olmak ve zihninde ne varsa dünya ile paylaşmak istiyordu, bazen bir sanatçı olmak ve fotoğraf çekmek istiyordu, belki de resim yapardı… Birçok dil öğrenmek istiyordu, tüm dünyayı gezmek ve her kültürden insanla tanışmak, mümkünse ömrünün her bir kısmını farklı bir yerde geçirmek istiyordu. İzlemesi gereken, izlemek istediği birçok film vardı, henüz yeterince çeşitli müzik dinleyememişti, okuması gereken o kadar çok kitap vardı ki nasıl zaman bulacak bilmiyordu.

“Zaman…” diye düşündü, “Ömürlerimizi anlamlı kılsa da sahip olduğumuz sınırlı hayatlarda bize planlar yaptıran da o. Bizi seçimler yapmak zorunda bırakan da çünkü birkaç şeyden daha fazlası için zamanımız yok.”

Kendi zihninde kaybolmuşken Alica’nın tabağını önünden almasıyla tekrardan dünyaya döndü, sahi ne ara bitirmişti Çin yemeğini? Kızlarla sohbet etmişti ama tam olarak ne cevaplar vermişti? Bir süreliğine de olsa vücudunu dışarıdan izlemişti sanki… Alica ve Merida bulaşıklar ile uğraşırken cebindeki muma uzandı ve sıkıca kavradı, ne dileyeceğini artık biliyordu. Daha fazla zaman isteyecekti, eğer bu mümkünse tabii. Hızlı adımlarla pencerenin önüne gitti ve kafasını kaldırarak yıldızlara odaklandı, elindeki mumu göğsünün üstünde sıkıca tuttu.

“Zamanım olsun istiyorum” diye başladı dileğine, “Bütün dünyayı gezecek, bütün kitapları okuyacak ve müzikleri duyacak kadar vaktim olsun. Dilerim ki gençliğim avuçlarımda sonsuza kadar dursun…”

ŞİMDİKİ ZAMAN

Asansördeki etiketli adam şimdi küçük çelik masada karşısında oturuyordu, onu sorgu odasına yönlendirirken kapıdaki yaşlı bir adamla yaptığı konuşma sonrasında adının Ariion olduğunu öğrenmişti. İçinde olduğu durumu çözemese de en azından karşısında olan kişinin adını bilmek ona tuhaf bir rahatlık hissi vermişti. Şu ana kadar masanın üstündeki ellerine baktığının bilincine varınca kafasını kaldırdı ve adamın gözlerinin içine baktı, şu an sorgudaydı değil mi? O halde ilk soruyu karşı tarafın sorması gerekirdi, yoksa kendisi mi sormalıydı?

“Sorsam da ne soracağım?” diye düşündü, “Buraya neden geldiğimi mi? Buraya neden getirildiğimi zaten biliyorum, asıl merak ettiğim neden bu halde olduğum.” Gözlerini tekrardan adamdan başka yere çevirdi, sessizliği bozmaya cesaret edemedi.

Düşüncelere dalmışken karşısındaki yabancı kafasındaki soruyu onun yerine cevapladı, kollarını kavuşturdu ve arkasına yaslandı, “Buraya Dünyalar Arası Pazar’da karışıklık çıkardığınız için getirildiniz, arkadaşların da tahmin edersin ki ayrı bölümlerde sorguya çekiliyor.” Bir süre duraksadıktan sonra devam etti, “Ciddi bir karışıklık değildi ama asıl sorun zaten çıkardığınız olaylar değil, olayları neden çıkardığınız.” Cümlesinin ardından ayağa kalktı ve Avenn’in olduğu tarafa bir adım attı, elleri cebinde ve kendinden emindi. “Bir sıkıntın olduğunun farkındayım, gözleri olan herkes bunun farkına varabilir. Bu sıradan bir sıkıntı da değil, sana her ne olduysa yardım edebiliriz. Ama bunun için ilk önce senin bize neler olduğunu anlatman gerek.” Kahverengi gözlerini şimdi Avenn’in renksiz gözlerine dikmişti, bir reaksiyon bekliyordu.

Avenn beklediği reaksiyonu veremeden kendisi bir şey fark etti, kafasını kaldırıp ona bakan kızın gözleri yavaşça renk kazandı. Kırmızı ve kahverengi tonlarını barındıran koyu bir renk halini aldılar, Avenn ona sorgulayan ve kafası karışmış gözlerle bakıyordu. Gözlerine olan şeyin farkında değildi, bunun olduğunu hissetmiyordu. Adamın ona olan bakışları gerekli baskıyı yaratmış olacak ki gözleri doldu.

“Bana ne olduğunu ben de bilmiyorum” dedi, “Arkadaşlarımla ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk, ama danıştığımız Elflerden biri saldırgan tavırlar sergiledi. Karışıklık çıkarmak istememiştik. Tuhaf göründüğümün farkındayım ama bana ne olduğunu ben de anlamıyorum…”

Ariion’un bakışlarında bir değişiklik olmadığını, hatta şu an gözlerine daha dikkatli baktığını fark edince konuşmasında duraksadı.

“Ne oldu? Bir şey mi var?”

“Gözlerine ne olduğunun farkında mısın sen? Hissettin mi?”

“Dedim ya, tuhaf görünüyorlar farkındayım. Daha önce böyle soluk değillerdi, yemin ederim sonradan böyle oldu. Sabah kalktığımda bu haldelerdi, ne olduğunu ben de anlamadım…” Tek solukta tüm kelimeler dudaklarından dökülmüştü, içinde birikenler stres altında kendisi dışarı salmıştı.

Ariion ilk önce karşısındaki kızın bu haline dudağının kenarıyla gülümsedi sonra kollarını kavuşturdu. Başını kaldırıp bir an tavana baktı ve derin bir nefes alarak Avenn’e döndü.

“Artık soluk değiller, bana baktığın sırada ne oldu bilmiyorum ama renk değiştirdiler. Uyuşturucu herhangi bir madde almadığımı ve şu an odanın içinin kameralar ile izlendiğini göz önüne alırsak, gördüklerim oldukça gerçek.”

Duydukları ile gözleri fal taşı gibi açılan Avenn ayağa fırladı ve daha önce gözünün çarptığı aynalı camın önüne gitti ve kendi yansımasına baktı, gerçekten de adamın dediği gibi koyu renkleri görebiliyordu. Ama renkler o çok üzün süre bakamadan kayboldu ve yerini eski soluk görüntü aldı. Camın önünde bir süre öyle donakaldı, ta ki omzundaki eli hissedene kadar. Kafasını kaldırarak tekrardan Ariion’un gözlerine baktı, gözlerine bakmasıyla Ariion tekrardan kızın gözlerine renklerin geldiğini fark etti. Kızın omzunu sıvazladı ve tekrardan masaya yönlendirdi.

“Sen en iyisi bana şu pazar meselesini baştan anlat, sonrasında başına gelen her neyse sana elimizden geldiğince yardım etmeye çalışacağız.”

İçinde anlam veremese de bu adama karşı bir güven duygusu oluşan Avenn, usulca masaya oturdu ve dün geceki kutlamadan itibaren olan her şeyi Ariion’a anlatmaya başladı. Camın diğer tarafından onları dinleyen iki adam ise şimdilik sadece gizli misafirler sayılırlardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.