Sorgudan çıktıktan sonra Ariion’un dibinden ayrılmamıştı, sadece adından ibaret tanıdığı yabancının sorgusu biterken verdiği “güvende olacaksın” sözü ona içinde bulunduğu bu karmaşada bir konfor vermişti. Sorgu alanından birlikte tekrar asansöre doğru ilerlediler, anladığı kadarı ile -3. Kata inmişlerdi. Ariion bu sefer 7. Katın butonuna bastı, aklında sorular olduğunu anlamış olacak ki söze girdi.
“İşlerin gidişatına bakarsak ufukta potansiyel bir ‘stajınız’ var. Az önce söyleneni duydun, yapılacak bir sonraki araştırmaya kadar sen de arkadaşların da I.N.’nin himayesi altında olacaksınız. Hangi bölümlere gideceğinize öz geçmişlerinize bakılarak karar verilecek, senin için durum biraz farklı olacak tabii…”
“Farklı derken ne demek istiyorsunuz?” Avenn hala biraz ürkekti, Ariion asansörün aynasına rahatça yaslanmışken o ise karşısındaki köşeye sinmişti.
“Senin… Durumun daha farklı, öylece savunma vb. departman altında staj yapamazsın. İlk önce sana ne olmuş onu çözeceğiz sonra da yetenek ve ilgi alanına göre yönlendireceğiz. Tıpkı arkadaşlarını yönlendireceğimiz gibi, ki zaten bir tanesi zaten buraya başvurmak istiyormuş.”
“Anladım. Teşekkür ederim.”
Ariion bu yere bakarak konuşan çekingen kızı tatlı bulmaya başlamıştı, onu biraz daha rahatlatmak istedi. Yüzünde sıcak bir gülümseme ile başını onunla göz göze gelmek için hafifçe yana eğdi.
“Bana siz diye hitap etmene veya resmi konuşmana gerek yok ufaklık, resmi bir iş olursa Binbaşı dersin zaten. Onun dışında direkt Ariion diye hitap edebilirsin.”
Avenn bu nezaket karşısında ister istemez gülümsedi, başını daha dik tuttu. Duruşu şimdi önceki kadar katı değildi. “Tamam Ariion.”
Avenn’in kendisine karşı gösterilen şefkat ve nezaket karşısındaki duygu ve durum değişimi, güneş ışığının karşısında yapraklarını açan bir yaban çiçeğinkinden farksızdı. Bir başkası olmadan da toprağa kökünü atabilirdi, yeşerebilirdi ama gördüğü ilgi karşısında da güzelliğini asla esirgemezdi. Binbaşının içinde de aynı duyguları uyandırmıştı, adam eğer kız kendi sorumlulukları altında olacaksa eğer ona bütün ilgisini vermesi gerektiğini düşünmüştü.
Asansör 7. Katta durduğunda ilk önce Ariion indi ve ardında da Avenn onu takip etti, adam genç kızı sağdaki koridordan geçtikten sonra çalışma sahası karşısındaki diğer büyük bir alana yönlendirdi. Çalışma sahası kadar büyük olmasa da büyük bir alandı burası, garip olan şey ise alanın tamamen beyaz olmasıydı. Parlak değildi ve insanı boğmuyordu ama bembeyazdı işte, Avenn etrafa baktıkça zihninin biraz da durgunlaştığını hissetti, endişeleri hala olsa da buranın içinde kalp atışları daha sakindi.
O böyle düşünürken Binbaşı ise dikkatini farklı bir noktaya çevirdi, bölümün ilerisinde açılan bir kapıdan odaya biri daha girdi, bunu fark eden Avenn de sonra dikkatini oraya verdi. Giren kişinin onlara yürümesini beklerken havada hızlı ama nazik bir şekilde süzülerek onların yanına geldi, büyük bir içtenlikle Ariion’a sarıldı ve bir süre onun boy hizasında kaldı. Görünüşe göre sadece beraber çalışan iki kişi değil de yakın arkadaşlardı, Ariion da onu gördüğüne mutluydu. Süzülerek gelen kısa boylu genç çocuk iki ayağını da yere bastı ve dikkatini genç kıza verdi. Yanlarına havada süzülerek geldiği gerçeğini bir kenara bırakırsak, genç adamın kendini belli edecek birçok özelliği olduğu söylenebilirdi. Soluk olsa da canlı görünen bir teni, bembeyaz saçları ve zümrüdü andıran gözleri vardı, beyaz kirpikleri ve soluk teni gözlerini daha çok ortaya çıkarıyordu. Avenn’den çok da uzun değildi, ama ince yapısı uzaktan bakıldığında onu bir tık daha uzun gösteriyordu. Kendi görüntüsüne rağmen kızda gördüğü bir şey onu çok şaşırtmış gibi duruyordu, Avenn onun gözlerine baktığını anladı ve çekingen bir şekilde başını yana çevirdi, Binbaşının bir adım arkasına geçti.
“Bekle bir dakika” dedi zümrüt gözlü çocuk, sonra Ariion’a döndü, “Gözlerinin nasıl değiştiğini gördün mü?”
Ariion evet anlamında başını salladı, “Daha önce bana baktığı sırada da aynısı olmuştu, hatta hala her baktığında yine oluyor. Nedeni ne anlamadım.”
Genç kızın arkadaşının biraz ani olan yaklaşımından çekindiğini gören Ariion arkasına geçen kıza döndü ve bir kolundan hafifçe tutarak onu yine yanına çekti, “Bu arkadaşım Klaus, benim gibi burada bir saha görevlisi. Kendisi de biraz olağandışı gördüğün gibi, o yüzden seni onun yanına getirdim.”
Bunu söyledikten sonra Avenn’in kolunu bıraktı ve yeniden Klaus’a döndü, “Direktör ya da Solin sana bilgi verdi mi bilmiyorum ama sabah yapılan ihbardaki kızlarımızdan biri bu, adı Avenn. Ayrıca…” Durup biraz düşündükten ve kıza bir kez daha dönüp baktıktan sonra devam etti, “On ne olduğuna dair herhangi bir fikrimiz yok.” Bunu biraz esprili bir tavırla söylese de gözlerinde Klaus’un açıkça görebildiği bir çaresizlik ve “ne yapacağımı bilmiyorum” ifadesi vardı. Neyse ki Avenn bunu anlayacak kadar tanımıyordu onu, yoksa bu yabancıya güvenemez ve bu kadar sakin duruyor olmazdı.
“Karşısındakinin göz rengini taklit ediyor gibi” diye söze girdi Klaus, “Bana baktığında gözleri benimki ile aynı rengi aldı, belki de ona karşı yapılan geçici bir lanettir.”
Düşününce mantıklı gelen bir seçenekti, ama hem Avenn’in hem de Binbaşısın aklında bu duruma ters düşen başka değişkenler vardı.
“Peki ya rejenerasyon?” diye sordu Avenn, başını kaldırarak ve bir adım öne atarak, artık kabuğunu birazcık kırıyor gibiydi. “Pazarda karışıklık çıktığında orda olan iblislerden biri beni kolum ve omzumdan yaraladı, siz oraya ulaşana kadar da yaralar yok oldu.”
Ariion duyduğu bu yeni bilgi karşısında şaşkınlığını gizleyemedi, ne diğer kızlardan böyle bir şey duymuştu ne de Avenn sorgu sırasında bunu dile getirmişti. Kızın kendi içinde bulunduğu durum yüzünden panik ve endişe içinde olduğunu biliyordu, unutmuş olabileceğini düşündü. Şimdi ise onlara biraz daha güvenmesi daha açık düşünmesini sağlamış olabilirdi.
Sonra kendisi de söze girdi, “Ayrıca bu dediğin sadece göz rengine özgü değil bence, neden olduğunu bilmesem de bana baktığında gözlerinin aldığı renk daha farklıydı. Benim göz rengim ile aynı değildi.”
“Nasıl bir renk almıştı?” Rejenerasyon bilgisinin yanı sıra bunu da duymak Klaus’un teorisi çürütmüştü, ve bu iki değişik olayı ele alan farklı bir durumu da daha önce duymamıştı.
“Kızıl ve kahverengi karışımı gibi bir renk, üstelik kendisi de gözlerine olanı hissetmiyor gibi. Şu yaralar konusunda da ne desem bilmiyorum.”
“Karşısındakinin göz rengini taklit eden lanetlerden söz ettiniz, peki benim durumumla alakalı bir lanet var mı?” Genç kız bunların geçici birer durum olduğunu düşününce biraz rahatlamıştı, kendi bedeni içinde artık bir yabancı gibi hissetmek istemiyordu.
“İyileşen yaraları da durumun içine eklersek henüz buna benzer bir şeye rastlamadım, hatta benzer bir durumdan bahsedildiğini de duymadım hiç. Üstelik göz rengin neye göre değişiyor tam olarak belli değil, şu an için teorim kendi duygu ve durum değişikliğine göre olduğu.” Klaus olaya dair bir ip ucuna sahip olmayı isterdi, genç kızın ve arkadaşının çaresizliğini seziyordu. Ama şu an elinde sadece tek bir teori vardı.
Onlar bu şekilde konuşmaya ve teori üretmeye dalmışken Binbaşı ve Avenn’in geldiği kapı tekrar açıldı, bu sefer gelen Abas’dı. Uzun, ine ve biraz da yapılı hali ile ilk bakışında Avenn’in ondan biraz ürkmesine neden olmuştu. Tabii ürkmesini tek nedeni dış görünüşü de olmayabilirdi, Abas umursamaz takılsa da dış görünüşü ve mimikleriyle insanları kolaylıkla etkileyebiliyordu. Şu anda takındığı gülümseme de dost canlısı değildi. Ariion bir anlık refleks ile Avenn’in bir adım önüne geçti ve ona kalkan olacak bir pozisyon aldı, zayıf yapısına rağmen arkadaşı da onun yanında bir adım önde durdu. Avenn ürkmesinde haklı olduğunu anladı o an, içeri gelen her kimse tamamen dost canlısı değildi.
Abas iki elini yana açtı ve sivri dişlerini gösterecek şekilde genişçe gülümsedi, onlara doğru büyük adımlar attı. “Karşılama komitesi beklemiyordum ama en azından siz de bana geri gülümseyebilirsiniz” ardından biraz duraksadı ve kollarını iki yana bıraktı, “Isırmaya gelmedim Binbaşı, yardıma geldim.”
“Sen yine de çok yakına gelme” diye donuk bir sesle karşılık verdi Binbaşı, “Niyetin hiçbir zaman kesin olarak anlaşılmıyor.”
“Minik süs köpeğine de söyle sakinleşsin, cidden sorun çıkarmaya gelmedim” Klaus’a ikinci bir bakış attıktan sonra yine Binbaşına döndü, “Kıza ne olduğuna dair ufak bir fikrim var, yakından bakmak istiyorum.”
“Bakabilirsin ama yalnızca arada ben varsam” diyerek öne atıldı Klaus, “Bir sivil ile o kadar yakın olmana izin veremeyiz, hala adını temizler listesine alamadın.”
“Anlaştık.” Bu dediğiyle ukala gülümsemesi suratından düştü ve Klaus’un bakışları altında Avenn’e yaklaştı. Başını onunla göz göze gelecek şekilde eğdi ve gözlerinin içine baktı. Kız ile göz göze geldiğinde sadece birkaç saniye beyaz irislerini seyredebildi, sonrasında Avenn’in gözleri hızlıca kan kırmızısı bir renk aldı. Bu gördüğü ile de teorisi onaylanmış oldu.
Göz ucuyla Klaus’a baktıktan sonra güçlü bir refleksle genç adamı karşı duvara itti, Binbaşının ise müdahale etmesine fırsat vermeden Avenn’i bir kolundan kavradı ve hızla odanın diğer tarafına götürdü.
“Kime dua ettin?” diye sordu, sesi sakin gelse de Avenn yüz ifadesinden endişeli mi yoksa sinirli olduğunu kavrayamıyordu.
“Ne?”
“Kime dua ettin diye sordum, sana böyle karşılık veren kim biliyor musun?”
Avenn onun ağzından gelen kan kokusunu net bir şekilde alıyordu, sadece henüz ne kokusu olduğunu bilmiyordu. Cız bir ses ile cevap verdi, onu omuzlarından sıkıca tutan bu yabancıdan korkuyordu. “Yıldızlara dua ettim.”
“Yalancı.” Karşısındaki ya bir işler çeviriyordu ya da başına ne geldiğini bilmeyecek kadar saftı, yüz ifadesine bakarsa ikincisi olabilirdi. Yine de ona yalancı demekten kendini alamamıştı, anlam veremiyordu ama çok kızgındı.
Ağzını tekrar açamadan sırtında bir darbe hissetti ve sendeledi, kızı kavramayı bıraktı. Arkasına bakınca elinde muştalarıyla hazır bekleyen Ariion’u gördü ama öne atılamadan odadaki daha güçlü biri ona karşılık verdi.
Klaus.
Klaus hızla doğru uçarak ona geldi ve belinden kavradığı gibi havaya kaldırdı, sersemlemesini fırsat bildi ve ardından boğazından tutarak onu tavana bastırdı, “Ne halt ettiğini sanıyorsun sen!” Gözleri öfkeyle açık yeşil bir renkte parlıyordu.
“Kahrolası küçük adam, ne kadar güçlü olduğunu hep unutuyorum” aldığı zor nefesler arasından hafif hırlayarak konuştu. Klaus onu geri çekti ve daha kuvvetli bir şekilde tekrardan tavana yapıştırdı. Siktir diye geçirdi içinden bu sefer gerçekten onu kızdırdım.
Bu sırada Ariion genç kıza toparlanması için yardım etti, Klaus’u uyarmak üzereydi ki kapıdan içeri bu sefer de Mikael’in girdiğini gördü. Avenn de fark etmiş olacak ki ona soran gözlerle baktı, “O neden burada peki?” Genç kız yaşadığı kaosa yavaş yavaş alışıyordu, bir olay öncekinden öyle hızı geliyordu ki artık tempoya uyum sağlamıştı.
Mikael onlara bakmadı bile, sadece yukarıda boğuşanlara doğru seslendi. “Klaus! Gitmesine izin ver, o neler olduğunu biliyor!”
Klaus bunu duymasıyla durdu, hala parlayan gözleriyle bir anlığına hala boğazından tuttuğu Abas’a baktı. Tereddüt bile etmeden kavrayışını bıraktı ve Abas’ın yere çakılmasını izledi. Onun yere çakılmasıyla da kendisi süzülerek yere indi, artık gözlerinde o öfkeli ışık yoktu ama gözlerini yerden kalkmaya çalışan kül rengi saçlı iblisten bir an bile ayırmadı.
Sonunda kendini toparlayıp yerde oturan Abas başında bekleyen dört kişiyi teker teker inceledi, sonra da Avenn ile göz göze geldi ve kızın gözlerinin renk değişimini bir kez daha izledi. Bakışlarını yere çevirdi ve konuşmadan önce derin bir nefes aldı.
“Daha önce Vankeen adını duymuş muydunuz?”