12.BÖLÜM:ENKAZ ŞEHRİ
Kızıl Alev karşımızda duruyordu. Sanki bir yıkımın habercisi gibiydi.
Saçlarım kızıldı. Gözlerim kadar mavi gözleri vardı. Bu ejderha bendim,
bana benzemiyordu, ikimizde aynı kişiliklere sahibiz...
“Ne yapacağız?” Dedi Jennie.
“Şey... Kaçacağız!” Dedim bende.
Atlara bindik ve hızla koşmaya başladık. Köyün sonundaki taş köprüye
vardık ve sırayla geçmeye başladık. Derken Kızıl Alev köprüyü kapattı.
“Elimden kaçamazsın, Elodie!” Burnundan bir hırıltı çıktı.
“Teknik olarak şu ana kadar kaçtım-” Bir gök gürülder gibi kükredi
ve etrafa alev saçtı.
Bende onun gözünü gayet mantık dışı olmayarak su püskürttüm,
nasıl olsa güçlerim vardı.
“Biz senin güçlerini ne zaman sorgulamıştık?” Dedi James.
Ona dönüp yargılayıcı bir bakış attım.
“Hiçbir zaman.”
Su gücümün acısıyla Kızıl Alev göğe doğru uçmaya başladı. Bizde
fırsattan yararlanıp köprüyü hızla geçtik ve Kırık su taşının oraya geldik.
Sola doğru dönen patikadan koşmaya başladık. Anlaşılan kendimiz
ona kaybettirmiştik. Biraz yavaşlayıp yürümeye koyulduk ve 1 saat
boyunca boş boş güçlerimi sorgulayıp durdular. Neredeyse uyuya
kalacaktım(!)
***
“Enkaz şehrine vardık!” Dedi James.
“Burası bir şehir olamaz! Burada sadece toz ve enkazlar var.
Sokaklar bile yok olmuş!” Dedi Bayan Roy
“Evet, adı bu yüzden Enkaz Şehri. Şehir halkı enkazın altında
yaşıyor. Burayı işgal eden bir krallık, bu büyük ekonomik şehri yıkmak
istemiş. Başarılı olmuşta. Sokaklar bile yok olmuş. Şehir halkı ise enkaz
altına bir şehir kurmuş. Bir yer altı şehri. Yer altında yaşamaya devam
etmişler ve burayı işgale gelen bütün krallıkları, yer altında bulunan
savaşsavar sitemleriyle defetmişler. O yüzden hiçbir krallık buraya
gelemeye cesaret edemez.”
“Biz niye geldik?” Diye sordum.
“Çünkü... ondan.”
“He, tamam o zaman gayet geçerli bir sebep.”
Yavaşça güney kapısına doğru ilerledik. Asena’dan yani
Annatolya’dan çok uzaktaydık. Güney kapısına yavaşça yaklaştık ve
kapıdan içariye girdik. Kapının sütunlarını içinde açılan gizli bir kapıı açtı
james. Yavaşça bana elini uzattı ve şöyle dedi:
“Yeraltına inmeye hazırmısın?”
“Evet.”
Yer altına inen merdivenden aşağıya dönerek indik. Sütunlar
yuvarlak, büyük ve işlemeli olduğu için yeraltına dönerek inebiln bir
merdiveb rahatça yapılabilirdi.
Aşağıya indiğimizde iki muhafız şehrin yer altındaki gerçek
kapısının yanında bizi karşıladı. James’i tanımış gibi kapıyı sorgulamadan
açtı birisi.
Gözlerime inanamamıştım. Yerin sadece onlarca metre altına büyük
bir şehir inşa etmişlerdi. Şehir tıklım tıklımdı sokaklar on kişinin rahatça
yanyana geçebileceği şekilde mükemmel tasarlanmıştı. Gerçekten tek
anlamıyla mükemmel bir dizayn söz konusuydu.
Kalbalığın arasından bir kadın çıkageldi. Kadın otuzlu yaşların
sonundaydı, saçı Afrika örgüsüyle topuz yapılmış, mavi ve bol bir elbise
giymiş ve başına ise maci bir bandana takmıştı.
“Ah! James! Sevgili arakdaşım seni nekadar özledim bir bilsen! Ah!
Bunlar senin grupmu?”
“Evet benim grup...” Eliyle bizi takdim eder gibi işaret etti.
“Tatlı büyükannemiz Bayan Roy, Torunu postacı Carlo, saç yolmada
üstün olan Jennie, Meteoroloji ve pekde konuşkan olan kedimiz Emerald,
savaşa bodozlama giren Enola, herhangi bir olayda geçmişte olmuş gibi
sonucuna hazırlık yapan Eudora ve sevgilim Elodie.” Kadının gözleri bir
anda pörtlemiş ve şaşırmış gibi baktı.
“Yani, şey... pardon. Sevgili Elodie.”
“İnsan neyi demek isterse ağzından o çıkarmış James.” Emerald
James’in bacağına sürtünerek mırlamaya başlamıştı, bir yandanda
konuşuyordu.
“Süper, sizi ilk görüşte çok sevdim. Hadi gelin biraz size şehri
tanıtıyim.”
“Ah, Olga ben şehrin savaşsavar sistemlerini anlattım kendini
yormana hiç gerek yok.”
“Şey... artık savaşsavar sistemlerimiz yok. 14 sene önce hepsi
bozuldu.”
“Ne?!” Dedi james.
“Ama korkmayın, bütün krallıklar bilir ki enkaz şehri işgal edilemez.
Yani hala sistemlerimizin çalıştığını sanıyorlar.”
“Tek güvencemiz bu olamz Olga!” Dedi james, biz ise şaşkınlıkla
Olgayı dinliyorduk.
“14 senedir uğraşıyoruz.” Arkada Olga ve James tartışırken gözüm
girişe takıldı. Bir saldırı söz konusuydu.
“DANİMARKALILAAAR!” diye bağırdım. Enola kılıcını hafifçe
çıkardı. Benim elimde Zümrüt kılıca doğru gitti. Kılıca yerinden hızla
çıkardım ve komutana doğrulttum. Bu komutan aynı zamanda Danimarka
krallığının Kralı Oldenburg. Oldukça gençti. 20’li yaşların sonundaydı.
Kılıcımı ona savurdum, ıskaladım. Tam arkamdan gelip bana hamle
yapmıştıki kılıcımı kendime siper ettim ve onu geri savurdum.
Oldenburg’a karşı zıpladım ve kılıcımı ona sapladım. Tam o sırada,
zıpladığım anda bir şey oldu. Etrafımızı indigo mavisi bir bulut kapladı ve
kulağıma şöyle bir ses geldi:
“Üç büyük hükümdar ortadan kalkacak, yeni varisler ortalığı
karıştıracak.
İçlerin sadece biri hükümdar seçilmeli. Kızıl saçlı, mavi gözlü, ve
çilli. Varislerin dönemi başlamalı. Zümrüt kılıç yerini bulmalı.
Bu birinci hükümdar olmalı. Üçüncü hükümdara gelene kadar
savaşmalı, sonsuzluğu bulmalı. O varis Elodie olmalı.”
Sesle irkildim. Bu Luna’nın sesiydi, hayır, hayır... bu... Wendigo’ydu
“Sana zarar gelmesine asla izin vermem.”
Bir anda Oldenburg öldü. Bunu ben yapmamıştım. Kılıç darbesi gibi
bir şey yoktu. Bunu Wendigo yapmış olmalıydı. Giriş kapısından içeriye
mavi zırhlı muhafızlar içeriye girdi. Kollarındaki armada yunus balığı ve
zümrüt kılıç motifleri işliydi. Bu armayı sadece Annatolya ordusu
takabilirdi. Hayır bunla Asena muhafızları değildi, bunlar Başkent’in
kardeş şehri olan Slaveyana şehrinin muhafızlarıydı.
Danimarkalıları çok iyi bir şekilde geri püskürtüyorlardı.
Danimarka, Annatolya’ya karşı az asker sayısıyla yeniliyorlardı. Slaveyana
askerleride az sayıdaydı ama Danimarka askerlerinden daha fazlaydı.
Danimarkalı’lar 7, Annatolya 16 asker idi.
“Prensesleri Koruyun!” Diye bağırdı Slaveyana baş komutanı
Gökhun OKDEMİR. Küçükken aynı okula gitmiştik. Çok eğlenirdik.
Ağabey’im denebilecek kadar samimiydik. Prenses olduğumu duymuş
gibiydi , çünkü hiç şaşırmışa benzemiyordu.
“James nerde?” Dedi Elliot.
“Bilmiyorum” Dedim. Sanki yer yarıldıda içine girdi. Ortadan
kaybolmuştu.
“ELODİE!” Diye bağırdı Jane. Üstüme enkazın taşlarıtoprakla
beraber geliyordu. Tam o sırada Wendigo üstüme doğru geldi ve etrafımıza
görünmez bir kalkan oluşturdu. En son gördüğüm şey ise Olganın şaşkın
ifadesiydi...
***
“Sana zarar gelmesine asla izin vermem demiştim.”
“Wendigo! Seni göremiyorum!” Wendigonun boynuzları ve zümrüt
kılıç aynı anda parladı. Okadarda karanlık değildi aslında.
Birkaç saat boyunca hiç konuşmadı sohbeti ilk başlatan Wendigo
oldu.
“Şey... benim gerçek bir canavar olmadığımı biliyorsun değilmi?”
“Ne?”
“Ben bir insanım, ama Wendigo güçlerim var.”
“Vay, o zaman kafandaki maskede gerçek değil, değilmi?” Etraf
zümrüt yeşili bir ışıkla doldu. Wendigo kalkanı oturup konuşabileceğimiz
şekilde geniş yapmıştı.
“Evet, gerçek değil. İstersen yüzümü açbilirim. Ama benden asla
korkma ve uzaklaşma tamammı?”
“Tamam ama... sen kimsin Wendigo?” Maskesini yavaşça kaldırdı ve
benim şok oluşuma gülümsedi.
Bu kişi, James idi!
Şok olduğumu gizlemeye çalışıyordum, ama yapamıyordum.
“Nasıl yani? Sen ... yoksaa...”
“Evet Elodie, ben Wendigo’yum.”
“Bunu sana kim yaptı!? Kim seni Wendigoya dönüştürdü!?”
“Ah! Tanrım, sen hala bu klişeleri kullanan birisimisin?”
“Evet, bu klişeyi çok severim. Ayrıca günlük hayatımdada
kullanmayı çok severim.”
“Şuan saçmalamaya başladık.”
“Evet, doğru.”
***
Bir saat sonra...
“Okula ilk gittiğinde ne yapacaksın?” Diye sordu James.
“Sıcak bir duş alıp yemek yemek tabikide!”
“Güzel, seni okulda bekliyor olacağım.”
“Ne? Gidiyormusun? Buradan nasıl çıkacaksın?” Dedim. Bana göz
kırpıp toza dönüştü ve ışığı ile beraber enkazdan çıktı.
Neden güçlerimi kullanmıyordumki? ‘Güçlerimi kullanarak
çıkabilirim’ dedim kendi kendime.
Ellerimi yavaşça bombeli odacığın içinde kaldırdım ve yerden çıkan
su damlalarıyla oynamaya başladım, taki büyük bir su topu oluşana dek.
Suyu dalgalar halinde çok güçlü bir şekilde bombeli odacığın tavanına
vurdum. Okadar güçlü yapmıştımki bunu bombeli enkaz tek seferde yok
oldu.
Dışarı tırmanarak çıktım ve karşılaştığım manzara şok ediciydi.
Kaçamayan bir sürü insan adeta katledilmişti. Enkaz şehrinin toprak ve
gökyüzü ile kalan kısmı yok edilmişti. Şehir güneş görüyordu, tekrardan.
Birazcık ileriye baktığımda siyah başlıklı birisinin, yaralı birine bir
şey yaptığını gördüm. Siyah başlıklı kişi, ceketinin iç cebinden bir hançer
çıkardı ve yaralı kişiye sapladı. Bu katliamıda onun yaptığı her halükarda
belli oluyordu.
Yavaşça arkasını döndü ve bana doğru gelmeye başladı. Fakat sakin
ve sanki bir sohbet edecekmiş gibi yaklaşıyordu. Aramızda beş metre
kalacak şekilde karşımda duruyordu.
“Sende kimsin?” Dedim ona doğru.
“Anlamıyorsun değilmi? Elodie, Sıranın sanada geleceğini hiçmi hiç
anlamıyorsun. Sana gerçekleri anlatmamı istermisin ? Niye senin bir sürü
kişi arasından seçildiğini?”
‘Olur’ dermişcesine başımı salladım.
“Sen... senin bulunduğun kehanet... O kehanet asla gerçek
olmayacak.”
“Benim bulunduğum bir kehanetmi var?” Bana boş gözlerle bakarak
konuşmayı sürdürdü.
“Hemde iki tane seni dangalak! Biri senin kulağına Oldenburg’u
öldürürken söylendi, diğerinden ise haberin yok – ki olmamalı zaten.”
“Harika çifte kehanet! Bilmediğim kehanet nedir peki?”
“Hani Annatolyada üç prensesten biri daha iyimişte, zümrüt kılıcı o
alıp döngüyü bozacakmışta, tahta sadece o oturacakmışta, falan filan
saçma sapan şeyler. Ama o sandığı açacak kişi sen değilsin. Annen ve
kardeşleri. En azından biri tabii. Yani anneninde kardeşlei vardı ve hepsi
üçüzdü. Bir dakika... O ZÜMRÜT KILIÇMI!?”
“1’incisi , evet o zümrüt kılıç, 2’si kehaneti zaten biliyordum ve
bilmemem gereken birşeyi bana detaylarıyla az önce anlattın, 3.’sü ise
soruma cevap ver! Kimsin?!”
“Tamam... seni öldürecek olan suikastçıyım, ama listede daha henüz
gelmediğin için seni şu an öldürmeyeceğim. Senden daha önemli kişiler
var.”
“Tamam o zaman benim gitmem lazım. Çıkış yok oldumu acaba?”
“Hayır istediğin gibi dışarı çık ve özgürleş. Tabi ben gelene
kadar.”Sözünün arkasından klişe olan kötü insan kahkasını patlattı. İtiraf
edeyim hiç güzel değildi.
“Hiç güzel yapamadın. Neyse görüşürüüz!”
“Güzel yapamadımmı? Oysaki üstünde çok çalışmıştım!” Diye
böbürlenmeye başladı.
***
Dışarı döner merdivenden çıktım. Benim atım dışında diğer atlar
yoktu. Ve yine beni bırakıp gitmişlerdi... Ne vefalı dostlarım var ama (!)
Atıma bindim ve başka bir yolum yokmuşcasına okula doğru yola
koyuldum. Birkaç saat sonra ‘Ennastolanya’ya Hoş geldiniz!’ adlı bir
tabelaya rastladım. Ennastolanya James’in krallığı idi.Yarım saat sonra ise
Ennastolanyanın başkenti olan Egnela’ ya vardım. Anlaşılan burada epey
bir ünlüydüm. Buradaki tanınmışlığımın şoku üzerine Kral ile karşılaştım.
Ne James’e benziyor ne de yaşlı birine. Bu James’in abisi olmalıydı.
Belliki tahta yeni geçmişti. Beni görür görmez yüzünde bir tebessüm
oluştu. Sanki benimle yakın bir dostmuşcasına konuşmaya başladı:
“Ah, Leydi Elodie! Sizin şanınızı duymuştum -ki şanınızı duymayan
kalmadı. Ben Eric EDNAS, Ennastolanyanın yeni kralıyım. Sizi buraya
acaba hangi rüzgar attı?”
“Şey... Krallığım suikasta uğrayıp yok oldu, beş yıldır kayıp olan
zümrüt kılıç beni seçti, Mavidiş tarafından imparotoriçe kabul edildim, Bir
Ejderha saldırdı ve can sıkıcı Danimarkalılar... Daha saymama gerek
varmı? Ve ayrıca bunları kardeşiniz James ile grubumla yaşadık.”
Yüzünde afallamış bir ifade belirdi ve nedense birazda korkmuştu.
“Siz yaşadığınızdan eminmisiniz Leydim?”
“Ah, Tanrım neden herkes bunu sorup duruyorki?”