İçeriğe geç

Sonsuzluğun Zümrüt Kılıcı

Bölüm 15 · 8 dk okuma

Sonsuzluğun Zümrüt Kılıcı

Bölüm 15

12.BÖLÜM:ENKAZ ŞEHRİ

Kızıl Alev karşımızda duruyordu. Sanki bir yıkımın habercisi gibiydi.

Saçlarım kızıldı. Gözlerim kadar mavi gözleri vardı. Bu ejderha bendim,

bana benzemiyordu, ikimizde aynı kişiliklere sahibiz...

“Ne yapacağız?” Dedi Jennie.

“Şey... Kaçacağız!” Dedim bende.

Atlara bindik ve hızla koşmaya başladık. Köyün sonundaki taş köprüye

vardık ve sırayla geçmeye başladık. Derken Kızıl Alev köprüyü kapattı.

“Elimden kaçamazsın, Elodie!” Burnundan bir hırıltı çıktı.

“Teknik olarak şu ana kadar kaçtım-” Bir gök gürülder gibi kükredi

ve etrafa alev saçtı.

Bende onun gözünü gayet mantık dışı olmayarak su püskürttüm,

nasıl olsa güçlerim vardı.

“Biz senin güçlerini ne zaman sorgulamıştık?” Dedi James.

Ona dönüp yargılayıcı bir bakış attım.

“Hiçbir zaman.”

Su gücümün acısıyla Kızıl Alev göğe doğru uçmaya başladı. Bizde

fırsattan yararlanıp köprüyü hızla geçtik ve Kırık su taşının oraya geldik.

Sola doğru dönen patikadan koşmaya başladık. Anlaşılan kendimiz

ona kaybettirmiştik. Biraz yavaşlayıp yürümeye koyulduk ve 1 saat

boyunca boş boş güçlerimi sorgulayıp durdular. Neredeyse uyuya

kalacaktım(!)

***

“Enkaz şehrine vardık!” Dedi James.

“Burası bir şehir olamaz! Burada sadece toz ve enkazlar var.

Sokaklar bile yok olmuş!” Dedi Bayan Roy

“Evet, adı bu yüzden Enkaz Şehri. Şehir halkı enkazın altında

yaşıyor. Burayı işgal eden bir krallık, bu büyük ekonomik şehri yıkmak

istemiş. Başarılı olmuşta. Sokaklar bile yok olmuş. Şehir halkı ise enkaz

altına bir şehir kurmuş. Bir yer altı şehri. Yer altında yaşamaya devam

etmişler ve burayı işgale gelen bütün krallıkları, yer altında bulunan

savaşsavar sitemleriyle defetmişler. O yüzden hiçbir krallık buraya

gelemeye cesaret edemez.”

“Biz niye geldik?” Diye sordum.

“Çünkü... ondan.”

“He, tamam o zaman gayet geçerli bir sebep.”

Yavaşça güney kapısına doğru ilerledik. Asena’dan yani

Annatolya’dan çok uzaktaydık. Güney kapısına yavaşça yaklaştık ve

kapıdan içariye girdik. Kapının sütunlarını içinde açılan gizli bir kapıı açtı

james. Yavaşça bana elini uzattı ve şöyle dedi:

“Yeraltına inmeye hazırmısın?”

“Evet.”

Yer altına inen merdivenden aşağıya dönerek indik. Sütunlar

yuvarlak, büyük ve işlemeli olduğu için yeraltına dönerek inebiln bir

merdiveb rahatça yapılabilirdi.

Aşağıya indiğimizde iki muhafız şehrin yer altındaki gerçek

kapısının yanında bizi karşıladı. James’i tanımış gibi kapıyı sorgulamadan

açtı birisi.

Gözlerime inanamamıştım. Yerin sadece onlarca metre altına büyük

bir şehir inşa etmişlerdi. Şehir tıklım tıklımdı sokaklar on kişinin rahatça

yanyana geçebileceği şekilde mükemmel tasarlanmıştı. Gerçekten tek

anlamıyla mükemmel bir dizayn söz konusuydu.

Kalbalığın arasından bir kadın çıkageldi. Kadın otuzlu yaşların

sonundaydı, saçı Afrika örgüsüyle topuz yapılmış, mavi ve bol bir elbise

giymiş ve başına ise maci bir bandana takmıştı.

“Ah! James! Sevgili arakdaşım seni nekadar özledim bir bilsen! Ah!

Bunlar senin grupmu?”

“Evet benim grup...” Eliyle bizi takdim eder gibi işaret etti.

“Tatlı büyükannemiz Bayan Roy, Torunu postacı Carlo, saç yolmada

üstün olan Jennie, Meteoroloji ve pekde konuşkan olan kedimiz Emerald,

savaşa bodozlama giren Enola, herhangi bir olayda geçmişte olmuş gibi

sonucuna hazırlık yapan Eudora ve sevgilim Elodie.” Kadının gözleri bir

anda pörtlemiş ve şaşırmış gibi baktı.

“Yani, şey... pardon. Sevgili Elodie.”

“İnsan neyi demek isterse ağzından o çıkarmış James.” Emerald

James’in bacağına sürtünerek mırlamaya başlamıştı, bir yandanda

konuşuyordu.

“Süper, sizi ilk görüşte çok sevdim. Hadi gelin biraz size şehri

tanıtıyim.”

“Ah, Olga ben şehrin savaşsavar sistemlerini anlattım kendini

yormana hiç gerek yok.”

“Şey... artık savaşsavar sistemlerimiz yok. 14 sene önce hepsi

bozuldu.”

“Ne?!” Dedi james.

“Ama korkmayın, bütün krallıklar bilir ki enkaz şehri işgal edilemez.

Yani hala sistemlerimizin çalıştığını sanıyorlar.”

“Tek güvencemiz bu olamz Olga!” Dedi james, biz ise şaşkınlıkla

Olgayı dinliyorduk.

“14 senedir uğraşıyoruz.” Arkada Olga ve James tartışırken gözüm

girişe takıldı. Bir saldırı söz konusuydu.

“DANİMARKALILAAAR!” diye bağırdım. Enola kılıcını hafifçe

çıkardı. Benim elimde Zümrüt kılıca doğru gitti. Kılıca yerinden hızla

çıkardım ve komutana doğrulttum. Bu komutan aynı zamanda Danimarka

krallığının Kralı Oldenburg. Oldukça gençti. 20’li yaşların sonundaydı.

Kılıcımı ona savurdum, ıskaladım. Tam arkamdan gelip bana hamle

yapmıştıki kılıcımı kendime siper ettim ve onu geri savurdum.

Oldenburg’a karşı zıpladım ve kılıcımı ona sapladım. Tam o sırada,

zıpladığım anda bir şey oldu. Etrafımızı indigo mavisi bir bulut kapladı ve

kulağıma şöyle bir ses geldi:

“Üç büyük hükümdar ortadan kalkacak, yeni varisler ortalığı

karıştıracak.

İçlerin sadece biri hükümdar seçilmeli. Kızıl saçlı, mavi gözlü, ve

çilli. Varislerin dönemi başlamalı. Zümrüt kılıç yerini bulmalı.

Bu birinci hükümdar olmalı. Üçüncü hükümdara gelene kadar

savaşmalı, sonsuzluğu bulmalı. O varis Elodie olmalı.”

Sesle irkildim. Bu Luna’nın sesiydi, hayır, hayır... bu... Wendigo’ydu

“Sana zarar gelmesine asla izin vermem.”

Bir anda Oldenburg öldü. Bunu ben yapmamıştım. Kılıç darbesi gibi

bir şey yoktu. Bunu Wendigo yapmış olmalıydı. Giriş kapısından içeriye

mavi zırhlı muhafızlar içeriye girdi. Kollarındaki armada yunus balığı ve

zümrüt kılıç motifleri işliydi. Bu armayı sadece Annatolya ordusu

takabilirdi. Hayır bunla Asena muhafızları değildi, bunlar Başkent’in

kardeş şehri olan Slaveyana şehrinin muhafızlarıydı.

Danimarkalıları çok iyi bir şekilde geri püskürtüyorlardı.

Danimarka, Annatolya’ya karşı az asker sayısıyla yeniliyorlardı. Slaveyana

askerleride az sayıdaydı ama Danimarka askerlerinden daha fazlaydı.

Danimarkalı’lar 7, Annatolya 16 asker idi.

“Prensesleri Koruyun!” Diye bağırdı Slaveyana baş komutanı

Gökhun OKDEMİR. Küçükken aynı okula gitmiştik. Çok eğlenirdik.

Ağabey’im denebilecek kadar samimiydik. Prenses olduğumu duymuş

gibiydi , çünkü hiç şaşırmışa benzemiyordu.

“James nerde?” Dedi Elliot.

“Bilmiyorum” Dedim. Sanki yer yarıldıda içine girdi. Ortadan

kaybolmuştu.

“ELODİE!” Diye bağırdı Jane. Üstüme enkazın taşlarıtoprakla

beraber geliyordu. Tam o sırada Wendigo üstüme doğru geldi ve etrafımıza

görünmez bir kalkan oluşturdu. En son gördüğüm şey ise Olganın şaşkın

ifadesiydi...

***

“Sana zarar gelmesine asla izin vermem demiştim.”

“Wendigo! Seni göremiyorum!” Wendigonun boynuzları ve zümrüt

kılıç aynı anda parladı. Okadarda karanlık değildi aslında.

Birkaç saat boyunca hiç konuşmadı sohbeti ilk başlatan Wendigo

oldu.

“Şey... benim gerçek bir canavar olmadığımı biliyorsun değilmi?”

“Ne?”

“Ben bir insanım, ama Wendigo güçlerim var.”

“Vay, o zaman kafandaki maskede gerçek değil, değilmi?” Etraf

zümrüt yeşili bir ışıkla doldu. Wendigo kalkanı oturup konuşabileceğimiz

şekilde geniş yapmıştı.

“Evet, gerçek değil. İstersen yüzümü açbilirim. Ama benden asla

korkma ve uzaklaşma tamammı?”

“Tamam ama... sen kimsin Wendigo?” Maskesini yavaşça kaldırdı ve

benim şok oluşuma gülümsedi.

Bu kişi, James idi!

Şok olduğumu gizlemeye çalışıyordum, ama yapamıyordum.

“Nasıl yani? Sen ... yoksaa...”

“Evet Elodie, ben Wendigo’yum.”

“Bunu sana kim yaptı!? Kim seni Wendigoya dönüştürdü!?”

“Ah! Tanrım, sen hala bu klişeleri kullanan birisimisin?”

“Evet, bu klişeyi çok severim. Ayrıca günlük hayatımdada

kullanmayı çok severim.”

“Şuan saçmalamaya başladık.”

“Evet, doğru.”

***

Bir saat sonra...

“Okula ilk gittiğinde ne yapacaksın?” Diye sordu James.

“Sıcak bir duş alıp yemek yemek tabikide!”

“Güzel, seni okulda bekliyor olacağım.”

“Ne? Gidiyormusun? Buradan nasıl çıkacaksın?” Dedim. Bana göz

kırpıp toza dönüştü ve ışığı ile beraber enkazdan çıktı.

Neden güçlerimi kullanmıyordumki? ‘Güçlerimi kullanarak

çıkabilirim’ dedim kendi kendime.

Ellerimi yavaşça bombeli odacığın içinde kaldırdım ve yerden çıkan

su damlalarıyla oynamaya başladım, taki büyük bir su topu oluşana dek.

Suyu dalgalar halinde çok güçlü bir şekilde bombeli odacığın tavanına

vurdum. Okadar güçlü yapmıştımki bunu bombeli enkaz tek seferde yok

oldu.

Dışarı tırmanarak çıktım ve karşılaştığım manzara şok ediciydi.

Kaçamayan bir sürü insan adeta katledilmişti. Enkaz şehrinin toprak ve

gökyüzü ile kalan kısmı yok edilmişti. Şehir güneş görüyordu, tekrardan.

Birazcık ileriye baktığımda siyah başlıklı birisinin, yaralı birine bir

şey yaptığını gördüm. Siyah başlıklı kişi, ceketinin iç cebinden bir hançer

çıkardı ve yaralı kişiye sapladı. Bu katliamıda onun yaptığı her halükarda

belli oluyordu.

Yavaşça arkasını döndü ve bana doğru gelmeye başladı. Fakat sakin

ve sanki bir sohbet edecekmiş gibi yaklaşıyordu. Aramızda beş metre

kalacak şekilde karşımda duruyordu.

“Sende kimsin?” Dedim ona doğru.

“Anlamıyorsun değilmi? Elodie, Sıranın sanada geleceğini hiçmi hiç

anlamıyorsun. Sana gerçekleri anlatmamı istermisin ? Niye senin bir sürü

kişi arasından seçildiğini?”

‘Olur’ dermişcesine başımı salladım.

“Sen... senin bulunduğun kehanet... O kehanet asla gerçek

olmayacak.”

“Benim bulunduğum bir kehanetmi var?” Bana boş gözlerle bakarak

konuşmayı sürdürdü.

“Hemde iki tane seni dangalak! Biri senin kulağına Oldenburg’u

öldürürken söylendi, diğerinden ise haberin yok – ki olmamalı zaten.”

“Harika çifte kehanet! Bilmediğim kehanet nedir peki?”

“Hani Annatolyada üç prensesten biri daha iyimişte, zümrüt kılıcı o

alıp döngüyü bozacakmışta, tahta sadece o oturacakmışta, falan filan

saçma sapan şeyler. Ama o sandığı açacak kişi sen değilsin. Annen ve

kardeşleri. En azından biri tabii. Yani anneninde kardeşlei vardı ve hepsi

üçüzdü. Bir dakika... O ZÜMRÜT KILIÇMI!?”

“1’incisi , evet o zümrüt kılıç, 2’si kehaneti zaten biliyordum ve

bilmemem gereken birşeyi bana detaylarıyla az önce anlattın, 3.’sü ise

soruma cevap ver! Kimsin?!”

“Tamam... seni öldürecek olan suikastçıyım, ama listede daha henüz

gelmediğin için seni şu an öldürmeyeceğim. Senden daha önemli kişiler

var.”

“Tamam o zaman benim gitmem lazım. Çıkış yok oldumu acaba?”

“Hayır istediğin gibi dışarı çık ve özgürleş. Tabi ben gelene

kadar.”Sözünün arkasından klişe olan kötü insan kahkasını patlattı. İtiraf

edeyim hiç güzel değildi.

“Hiç güzel yapamadın. Neyse görüşürüüz!”

“Güzel yapamadımmı? Oysaki üstünde çok çalışmıştım!” Diye

böbürlenmeye başladı.

***

Dışarı döner merdivenden çıktım. Benim atım dışında diğer atlar

yoktu. Ve yine beni bırakıp gitmişlerdi... Ne vefalı dostlarım var ama (!)

Atıma bindim ve başka bir yolum yokmuşcasına okula doğru yola

koyuldum. Birkaç saat sonra ‘Ennastolanya’ya Hoş geldiniz!’ adlı bir

tabelaya rastladım. Ennastolanya James’in krallığı idi.Yarım saat sonra ise

Ennastolanyanın başkenti olan Egnela’ ya vardım. Anlaşılan burada epey

bir ünlüydüm. Buradaki tanınmışlığımın şoku üzerine Kral ile karşılaştım.

Ne James’e benziyor ne de yaşlı birine. Bu James’in abisi olmalıydı.

Belliki tahta yeni geçmişti. Beni görür görmez yüzünde bir tebessüm

oluştu. Sanki benimle yakın bir dostmuşcasına konuşmaya başladı:

“Ah, Leydi Elodie! Sizin şanınızı duymuştum -ki şanınızı duymayan

kalmadı. Ben Eric EDNAS, Ennastolanyanın yeni kralıyım. Sizi buraya

acaba hangi rüzgar attı?”

“Şey... Krallığım suikasta uğrayıp yok oldu, beş yıldır kayıp olan

zümrüt kılıç beni seçti, Mavidiş tarafından imparotoriçe kabul edildim, Bir

Ejderha saldırdı ve can sıkıcı Danimarkalılar... Daha saymama gerek

varmı? Ve ayrıca bunları kardeşiniz James ile grubumla yaşadık.”

Yüzünde afallamış bir ifade belirdi ve nedense birazda korkmuştu.

“Siz yaşadığınızdan eminmisiniz Leydim?”

“Ah, Tanrım neden herkes bunu sorup duruyorki?”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.