11.BÖLÜM:KARAORMAN
Kanaldan sağ kurtulan atlarla beraber yola çıktık. Kanalın kapısından
tepeye doğru yükselen bir yokuş vardı. Yokuşu çıktık ve orman boyunca
atlarla yola koyulduk.
“Enkaz şehrine ne kadar kaldı?” Dedi james. Sorusunu cevapladım:
“Ormanı aştıktan sonra bir taş köprü çıkacak karşımıza, oradan sonra
kırık su taşından sola patika ayrılıyor. Patikayı dümdüz
ilerlediğimizde bir sahil yolu bizi karşılayacak ve Enkaz şehrinin güney
kapısından giriş yapacağız. Tahmini beş saat, tabi eğer bu hızla gidersek.”
“Tamam, o halde biraz dinlenelim.”
Atları ağaçlara bağladık ve bağladığımız yerde birileri kamp
yapmıştı. Yerde oturmak için kütükler vardı. Ortada ateş yakılmıştı. Yerde
çadır izleri vardı. Ateşin dumanı hala tüttüğüne göre yeni gitmişlerdi.
“Biz onlar kadar uzun kalmayacağız merak etme!” Boş boş kamp
alanına baktığımı gören Carlo benim içimi biraz olsa bile rahatlatmıştı.
Soğuk bir esinti esti o sırada ve yapraklardan bazıları dökülmeye başladı.
“Uuuğu, bunu sevdim. Çocuklar! Sonbahara girdik!” dedi
meteoroloji kedisi Emerald. Ah seni şişko tüylü tatlı kedi. Benim kedi
hastalığım var bu arada. Yani kedileri sevemeden duramıyorum, tabi boş
zamanlarımda. YANİ ŞU ANDA!!!
“Tamam sakin ol Elodie, sakin ol. O bir yemek değil, sadece bir
kedi.” Dedi Carlo gülmemeye çalışarak.
“Hey Emerald! Seninle pek doğru düzgün konuşamadık.” Dedim.
James’in arkamdan “Gerçekten kedilere takıntılımı?” Dediğini duydum.
***
Emerald ile beraber oturduk. Diğerleri yemek yeme ve atlara
bakmakla meşguldü.
“Eee, Elodie? Umarım beni yemezsin! Çünkü herkes çok tatlı
olduğumu düşünüp beni yeme planları yapıyor.” Birden yüzü düştü
“Hayır, onu demek istemiyorlar. Çok şirin ve pozitiflik yaydığın için
sana ‘çok tatlısın, seni yiyeceğim’ diyorlar.”
“Gerçekten mi? Bu çok hoşuma gitti.” Gözlerinden ışıltı saçılıyordu
meteoroloji kedisinin.
“Gerçekten.” Dedim onu onaylarcasına. Kucağıma zıpladı ve hafifçe
dönerek eğilmeye başladı ve en sonunda kum çuvalı gibi yığıldı.
“Emerald nasıl saray geldin? Hikayen nedir?” Dedim. Soruya
cevapsız kalamdı...
Emerald’ın hikayesi(Emerald’ın gözünden.)
Sokaklar her zamanki gibi sakin. Bulutlar hala çekilmemişti. 13 Aralık
1534. Bir esinti esti. “Girdik analşılan.” Dedim kendi kendime. Bir kar
tanesi burnumun üzerine düştü. Sonra birtane daha ve birtane daha.
Onlarla oynamak istiyordum am çok soğuktu hava. Küçük patilerimi
hareket ettiriyordum, bu hoşuma gidiyordu. Sonra bir dükkan buldum.
İçinde şömine yanıyordu. Raflarında ise sayfası bulunun ve içinde yazı
olan bir sürü defter vardı. Sonra dükkanın raflarından 13 yaşında kızıl
saçlı, mavi gözlü, çilleri olan bir kız çıktı. Dükkanın kapısından çıktı ve
beni kucaklayıp Dükkanın içine soktu. Dükkan sıcacıktı. Beni dükkanın
üst katına götürdü. Üst katı bir ev gibi döşenmişti. Beni yavaşça bir
küvetin bulunduğu odaya getirdi ve küvete soktu. Küvetin suyu sıcacıktı,
ama bu ıslanma duygusu hiç hoşuma gitmemişti. Olsun, yinede su
sıcacıktı. Yüzmek bana ıslaklığı unutturdu ve eğlencili bir hal almıştı.
“Gel bakalım ufaklık, hadi seni kurulayalım.”Dedi kız, elinde
havlu vardı. Beni havluya sardı ve odasına götürdü. Yol boyunca beni
kurulamıştı. Beni yavaşça küçük bir sepetin içine yerleştirilmiş yastığa
koydu ve üstüme battaniye örttü. Orada kıvrılarak uyudum.
***
23 Eylül 1535, Sonbahar ekinoks festivalinde sokaklar yine boştu.
Kütüphanenin yolunu kaybetmemde cabasıydı. Patilerime baka baka
yürürken bir çizmeye çarptım. Çizme bir adama aitti ve bir şey bulmuş
gibi sevindi. Bay Otto ancak buna sevinebilirdi. -ki lütüphanenin
sahibiydi. Tabi iki yıl önce vefat etti. Çilli kız benin bir yıl sonra
bulmuştu. Hep o adamın beni seveceğini ve sevgi dolu bakışlarından
bahsederdi.- Adam beni kucakladı ve at arabası gibi bir şeye bindirdi. Ne
olduğunu analamadan kendimi sarayda buldum.
27 Eylül 1538. Günümüz, yani onların...
“Bir dakika.” dedim hikayeyi duyunca.
“Emerald, sen Leograt’sın.” Dedim. Çünkü tam iki yıldır aradığım
kedim buradaydı.
“Evet çilli kız bana öyle seslenirdi. Demekki herkese söylemişki
ismimi biliyorsun. Ahh, o çilli kız acaba ne yapıyordur şimdi?” Mırlamaya
devam etti.
“Şuan iki yıldır kayıp olan kedisiyle fark etmeden sohbet ediyordur.
Tabii kedi ona hayat hikayesini anlatıyordur.” Dedim
“Aman Tanrım Elodie ! Sen o sun. Sen o çilli kızsın.” dedi şen
şakrak.
Tam o sırada bir haberci güvercin ayağında notla kucağıma uçuştu.
“Yeni bir mesaj var!” diye bağıdı cırtlak sesiyle. Emerald kıhlayarak
ona pençe savurdu.
“Ayy!” diye bağırdı güvercin, karga sesiyle.
Notta şu yazyordu:
“Sizi daima takip ediyorum ve beni hala fark etmedinizmi? Oyun
başladı. Bu oyun Sonsuzluk oyunu. Çözebilirsen çöz...”
Kafam karışmıştı ne oyunu? Bende ona bir not yazdım:
“Kimsin sen?” Bu soruya kesinlikle isim ve lakap ile cevap
vereceğini düşünüyorum.
Güvercini havaya bıraktım. Uçtu ve geri geldi.
“Mesajınız teslim edilemedi!” Dedii yine cırtlak sesiyle.
“Şaka yapıyor olamlısın!” Diye bağırdım güvercine. Emerald ise yine
kıhlayarak pençesini yine savurdu.
“Ayy, tamam be! Yeterki şu kuş katliamcısı uzak dursun benden.
Yavaşça gökyüzüne doğru uçtu.
***
Gökyüzünde bulutlar belirmeye başlamıştı. Yağmur hafiften çisiyor
gibiydi. Eşyaları toplamaya başladık. Yola koyulduk ve iki saat boyunca
yürüdük. Hava yakında kararacaktı güneş yavaş yavaş batıyordu. Yağmur
yağmaya çoktan başlamıştı. Herkes kapişonunu kafasına geçirdi. Elliot
kemerimde takılı duran zümrüt kılılcı gördü. Tam beş yıl önce kaybolan
kılıç...
“Elodie! Zümrüt kılıç başından beri sendemiydi?!”
“Evet. Bana-” Adımı lütfen onlara söyleme avcı, bilmemeleri
gerekiyor. Wendigonun adını söyleyemedim.
“Evet, bana bir muhafız doğrultmuştu, kendi kılıcımla onu öldürdüm,
zümrüt kılıcıda ben aldım.”
Onlara yalan söylemiştim.
“Ve bize söylemedin öylemi?” Diye sordu Carlo.
“Unuttum...”
“Heh! Unutmuşmuş! Buna ben bile inanmadım.” Dedi Carlo.
“Hey biraz sakin olsana Carlo! Görmüyormusun, kız suikasttan kaçtı
ve doğa üstü şeyler yaşadı. Bayan Roy seni ve Elodie’yi aynı anda korudu
ve büyüttü. Kardeş gibisiniz, ona biraz yumuşak davran.” Enola beni
sahiplenmişti.
“En azından bir büyükannem var onun hiçbir şeyi...” Dedi Carlo.
Gözümden yaşlar döküldü, kaçmak uzaklaşmak istiyordum. Atımı
hızlı bir şekilde ileri sürdüm. Köprüye ilk önce ben varmak istiyordum.
Yağmur damlaları yüzüme çarparken daha hızlı koşuyordu at.
En azından Emerald güzel sıcacık minderinde at arbasının içinde
yatıyordu. O mutlu en azından.
Karşıma derme çatma bir kulübe çıktı. Orada ısınabilir veya su
içebilirdim. Kulübenin çitlrine atımı bağladım. Yağmur dahada
hiddetlenmişti. Kapıyı zorladım. Kapı zar zor olsa bile açıldı. İçeriye
girdim ve Kapüşonumu çıkardım. Gözlerimden hala yaşlar dökülüyordu.
İçeride yanan bir şömine, raflarda iksirler, odanın tam ortasında bir
kazan ve masa vardı.
Masada kitapta okuduğu bir tarifi iksir şelerindeki tuhaf sıvılarla
yapmayı deneyen bir kız vardı. Kızın saçları sapsarıydı, gözleri
masmaviydi, bembeyaz bir teni vardı. Üstündede kaliteli bir kumaştan
yapılma elbise vardı.
Ona doğru yürüdüm. Beni fark edince hızla yerinden kalktı ve
ikimizde aynı anda çığlık attık.
“Sende kimsin ve kulübemde ne yapıyorsun!?”Diye bağırdı
“Asıl sen kimsin ve izinsiz girdiğim bu kulübede ne yapıyordun?!”
“Soruma cevap ver, ne için kulübeme geldin?!”
“Isınmak için?”
“KİMSİN DEDİM?!” Sinirlenmeye başladığı gözüküyordu
“Hayır öyle bir şey demedin!”
“İlk başta sordum. KİMSİN?”
“Annatolya Prensesi Elodie HANSBOURG!”Cevapladım
“Tanrıya şükür!” Dedi.
“Tamam, kötü bir başlangıç oldu, peki senin adın ne?”
“ Luna SCOTTEN, Karaorman büyücüs, veya cadısı, hangisini
demek istersen. Su içmeye gelmediğini ikimizde biliyoruz. Peki ne için
geldin?” Dedi gülen yüzlü bir tavırla.
“Şey aslında ben-”
“Aşk iksiri?” İksir rafını gösterdi
“Iıı... hayır ben-”
“Yemeklere katmak için özel baharatlar?” Baharat rafını gösterdi.
“Hayır, hayır aslında ben-”
“Büyü savar büyülerim?” Büyü kitabını gösterdi.
“Hayır aslında ben gerçekt-”
“Cadılık eğitimi içinmi peki?”
“Hayır konuşmama izin verirmisin?”
“Ahh, Tanrı aşkına. Ne istiyorsun?”
“Gerçekten su ve dinlenmek için uğradım. Rahatsız ettiysem
gidebilirim.” Kapıyı işaret ettim.
“Ah, saçmalama tabikide hayır! Gitmeni istemem. Hem pek
arkadaşım yok ve- ah gözlerine ne oldu? Kan çanağı gibi, bayağı
ağlamışsın. Cadı olduğuma bakma aynı zamanda çok iyi bir psikopa-
şey... pardon psikoloğum.”
Olan biten herşeyi ona anlattım ve her bir cümlemde daha çok
şaşırdı.
“Sen gerçekten Carlo denen kişinin söylediklerinemi üzldün. Bence
yaşadığına şükretmelisin. Hatta şu an yaşadığını sorgulamaktan kendimi
alamıyorum. Ayrıca şu Wendigoyu bana tarif edermisin?”
“Evet, geyik boynuzları olan ve geyik kafatasından yapılma bir
maskesi var. Ayrıca insan gibi davranıp konuşabiliyor. “
“Anladım şu Wendigo ile ilgili büyükannemden kalma bir kitapta
bilgilerine rastlamıştım.” Raflardan birinden eski bir kitap çıkardı ve
sayfaları karıştırmaya başladı.
“*Bu yaratıkların ıssız ormanlarda yaşadıkları bilinmektedir. Rüyada
Wendigo tarafından çağrılmak veya görmek bireyi Wendigoya
dönüştürdüğüne inanılır. Bu inanca gerçekten inanan topluluğun çoğu
Kuzey Amerikada bulunan Anişinaabe Kızılderililerindedir. Ayrıca tek
başına yolculuk eden gezginleride takip ettiği söylenir.” Okumasını
istemiyordum. Wendigoya dönüşmek istemiyordum. Rüyalarıma giren
Wendigo ise bana iyi davranıyordu. Sanki güvenliğimi istercesine...
*Kaynakça: Vikipedi, Wendigo ve Benecke, Mark. Ölümün izleri. Kırmızı Kedi Yayınevi, 2010, İstanbul.
“Ama, Wendigo benim rüyalarımda bana yardım etmeye çalışıyordu.
Amacının beni Wendigo yapmak istediğini sanmıyorum.” Hava kararmıştı.
Yağmur ise durmak bilmiyordu.
“İstersen bu gece burada kalabilirsin. Hiç arkadaşım yok zaten. Hem
tek başına Wendigo ile yüzleşmeni istemeyiz değilmi?”
“Evet, fakat arkadaşlarımın nerede olduğunu hiç biklmiyorum.”
“Harita yanındamı?”
“Hayır, yanımda değil.”
“Tamam o zaman yarın sabah sana erzak ve bir Karaorman- Enkaz
şehri haritası vereyim.”
“Sağol Luna! Sen bir meleksin.” Ona içten bir şekilde sarıldım.
“Sanırım uyusam iyi olacak ve herşey için çok teşekkür ede-”
Camdan pat diye bir ses geldi. Cama o haberci güvercin yapışmıştı.
“Artık dırdırını çekmek istemiyorum kuş! Yine ne var?”
“Mesaj?”
Kağıdı açtım ve okumaya başladım. Bizi izleyen kişi cevap vermişti.
“Öylesine biri, karanlığın ve gölgenin ta kendis-”
“Beni korkutmayamı çalışıyor bu mesajla, hım? Başarılı
olamıyorda.” Hem de hiç.
“Ayrıca kim gönderdi bunu, eğer söylemezsen seni martı kızartması
yaprım.”
“Yapta görelim! Hahaha.” Martı gibi gülerek gökyüzüne doğru kanat
çırptı.
“Akıllısı beni bulmaz ya!” Dedim içten bir şekilde.
***
Ertesi sabah Lunaya teşekkür edip yola çıktım. Haritayı açtım,
bizimkiler çok uzakta olamazlardı. Taş köprüden hemen önce bir köy
vardı. Hala o köyde olmalıydılar çünkü sabah erken saatte çıktığıma göre
hala uyanmamışlardı. Yaklaşık yarım saat sonunda bir dereye rastladım.
Dinlenmek ve su içmek için derenin kenarında durdum. Avcumun içine
suyu aldım ve yavaşça içtim.
Sonra bir ses duydum çimende yürüme sesi. Wendigo yanıma oturdu.
“Wendigo”
“Hmm?”
“Beni senin gibi yapmayı düşünmüyorsun değilmi?”
“Nasıl yani?”
“Beni Wendigo yapmayı düşünüyormusun?”
“Asla! Sen özelsin. Seni benim gibi yapmayacağım. Yaptığım
Wendigolar özel olmayan insanlardandı. Ama sen... Sen özelsin.”
“Bunu duymak hoşuma gitti. Bazen gerçekten özel olmadığımı
hissediyorum.”
“Saçmalamayı kes, haydi kal ayağa. Gitmen gereken bir yol var!”
“Tamamdır!”
Ayağa kalktım o ise ormanın derinliklerine kaybolamya gitti.
Atımla beraber karaormanda ilerliyorduk. Yalnız başına seyir almak
hoşuma gidiyordu. Ve sanırım hayatı çok maraton bir şekilde yaşamak
eğlenceli değil.
Elodie’nin kehaneti
20 Eylül 1521: Elodie sarayda doğduğunda büyük bir ses çıkartmıştı
herkes bebeği- pardon ; bebekleri konuşuyordu.Kahin saraya geldiğinde
bebeklerin kaderini tahmin etmeye çalıştı.
“Eudora’ya iyi bir sadakat.” Dedi kahin.
“Enola’ya iyi bir ev.”
“Ve son olarak Elodie-” Kahin duraksadı.
“Söylemesi çok güç, ona bir taht, bir taç, bir imporotorluk ve
zümrüt kılıç verilecek!”
Kral kılıcına sarıldı. ZÜMRÜT KILICA.
Köyün kapısına geldim ve içeri girdim. Atların olduğu heryere
baktım en sonunda ‘JEREMMY’NİN TATLI HANLARI’ denen bir yerde
bağlanmış atlarını gördüm. Atlarının üstünebinmiş çıkıyorlardı.
“Elodie!” diye bağırdı meteoroloji kedisi Emerald. Sonra hepsi bana
baktı.
“Elodie! İyi olduğuna çok sevindim!” Dedi james.
Carlo hala yüzüme bakmıyordu. Özür bile dilemedi. Utanmaz arlanmaz..
Herkese herşeyi anlattım. Luna’dan bahsettim.
Güle oynaya yola koyulduk.
Tabi köydeki dükkanlardan alacağımız harşeyi almayı ihmal etmedik.
“Enkaz şehri nasıl bir yer?” diye sordum James’a
“Enkaz var...”
“Çok açıklayıcı(!)”
“Tabii(!)”
Peki sizce böyle güzel bir anı bozan ne olmalı? Tabiki de bir ejderha
hemde Kızıl Alev.
“Ve yine başlıyoruz.” Dedim.