10.BÖLÜM: KIZIL ALEV
Beni derin uykumdan uyandıran james oldu. “Enkaz şahrine gitmemiz gerekiyor.
Eşyalarımızı toplayıp ‘Prens Elliot kanalından geçmek için gemiye binmemiz gerek.”
Eliyle gemiyi işaret etti. ‘Geliyorum’ anlamında başımı salladım. Hızlıca eşyalarımı
topladım. Ama gözüme bir şeyin parlaması çarptı. Bu altın kaplamalı bir sandıktı,
Mavidiş’in sandığı...
“Hey biri bana yardım etsin, sandığı gemiye yükleyelim!” Diye yardım istedim
diğerlerinden.
“Geliyorum,Elodie!” Enola yanıma geldi ve sandığın iki yanından tutarak gemiye
taşıdık. Diğerleri ise yukarıdan demirlediğimiz çapayı yerinden çıkarıyor, dümen başına
geçiyorlardı.
“Sandığı niye yanımıza aldık?” diye sordu Enola.
“Krallıktan kalan tek şey bu. Krallık çöktü Enola, eğer başkent düşerse krallıkta düşer. Artık
Annatolya diye bir yer yok...” İkimizin gözümüzden damlalar akmaya başladı. Artık öyle bir yer
yoktu...
***
Enola ile geminin güvertesine oturmuş denizi seyrediyorduk, sislerin içinden bir şey
gözükmeye başladı, bu bir kapımydı yoksa?
“Kanal göründü!” diye bağırdı James. Kanal kapıları yavaşça açıldı ve içeri alındık. Kanalın
kenarlarında Annatolya bayrağından başka bir bayrak dalgalanıyordu.
“Bu... Danimarkalıların bayrağı...” Dedi james.
“Annatolya’yı onlar mı yıktı?” Diye sordu Jane.
“Sanmam, sadece kanalı işgal etmiş gibi görünüyorlar. Hem işgal etseler devriye gemileri
gezerdi.” Diye cevapladım.
Birtane muhafız bize durmamız için işaret verdi ve çapamızı yerin dibine demirledik.
“Leydim, üzgünüz ama ülkeniz yıkıldığı için bu kraliyet armasıyla sizi bu kanaldam
geçiremeyeceğim. Lütfen eşyalarınızı toplayın ve gemiden inin. İşimizi zorlaştırmayın. Üzgünüm
ama gemiye el koymak zorundayım.” Diye uyarısını yaptı muhafız. Bizde eli mahkum denileni
yaptık. Eşyalarımızı topladık. Muhafız bizimle konuşmaya başladı.
“Efendim, gemide bulunan sandık en geç bir hafta içeresinde Kraliyet ouluna varmış
olur. Şu andan itibaren yola çıkmış bulunmakta.” Dedi.
“Yalancılar!” diye bağırdı Elliot.
“Sandığı kaçırıuyorlar, siper alın!” diye bağırdım. Çünkü iki askerin sandığı koşarak
kayığa yerleştirmişlerdi.
“Annotolyanlar! Saldırın!” Diye emir veriyordum. Annotolya, Danimarka krallığına
savaş açmıştı.
Sanki deniz emrimi dinlermişcesine köpürmeye başladı ve içinden büyük bir yaratık
çıktı. Denizde kocaman bir balık gökyüzünde ise bir ejderhaydı. Adeta bir balık
ejderhaydı.Bu Mavidişti efsanevi yaratık.
Denizden, daha sonra bir siren ordusu çıktı. Bu yaratıklar binlerce yıl denizcilere
güzel görünerek kandırmış ve avlamışlardır. Bunlar mavidişin ordusuydu.
Danimarkalılardan bazıları kaçışırken biz onları kovalıyorduk. Kaçmayanlar ise
kılıçlarıyla siper aldılar. Hepimiz zümrütten yapılma kılıçlarımızı Danimarkalılara
saplıyorduk. Sirenler ise kaçanları hipnoz ederek yakalıyor ve denizin dernliklerine
götürüyordu, avalamaya. Kılıcımın ucundan kan damlıyordu. Yavaşça kendimi toparladım
ve kanalın merkezine doğru koşmaya başladım. Peşimden kimse gelmiyordu. Annatolya
krallığından kalan son parçayı asla benden alamazlardı.
Sandığı sakladıkları yere geldim, burası şamdamlarla ve çeşitli altın varaklarla
süslenmişti. Sis içeriden gözüküyordu, yavaş yavaş çoğalmaya başlamıştı. Sandığı aldım,
çok ağırdı. Sırtımda taşımaktan veya birisnden yardım istemekten başka bir çarem yoktu.
Tam o sırada bir asker geldi ve kılıcı bana doğrulttu. Kendddimi korumak için kılıcını
kılıcımla engelledim ve kılıcım ortadan ikiye kırıldı. Asker boş bulundu ve önüme sırtüsti
düştü. Kılıcın sivri olan tarafını sırtına batırdım. Asker yere yığıldı, bende kanter içinde
kalmıştım.
Arkamdaki kapı açıldı ve içeriye sis dolmaya başladı. Kapıyı kimin açtığını görmek
için arkamı döndüm. Karşımda upuzun sarı saçlı, mavi gözlü, Dantelli yeşil elbisesi ve zarif
vücuduyla bir kadın vardı. Kadın otuzlu yaşların başındaydı. Derken benimle konuşmaya
başladı:
“Elodie, sen anahtarsın. Sen bu döngünün anahtarısın. Döngüyü boz... Sandıktaki
kılıcı al ve döngüyü boz.” Kadın birden Wendigo’ya dönüştü.
“Wendigo, n-ne saçmaıyorsun?”
“Zümrüt kılıç orda, kılıcı al ve döngüyü bitir. Sonsuzluğun Zümrüt Kılıcı artık
senindir...” Dedi ve gitti.
Kapalı olan sandık açıldı, Zümrüt kılıcı dikkatlice aldım. Kılıç elimde parlamaya
başladı. Daha sonra dışarıdan bir kükreme sesi geldi. Ne olup bittiğini görmek için dışarıya
çıktım. Dışarısı ateş ve patlama doluydu. Gökyüzünde Mavidiş süzülüyor ve su
püskürtüyordu.
Uzaklardan bir ses geldi, yine aynı kükreme sesi. Bir süre sonra bir
çift kanat gözüktü sisin arasından. Daha sonra büyük silüyeti ve kocaman
boynuzlarıyla bir ejderha olduğu anlaşılmaya başladı. Bu kızıl Alev’di.
Kükreyerek kanalın her tarafına ateş ve yıkım bıraktı, sadece
Danimarkalılara değil bizede saldırıyordu. Emerald kaçışıyor Carlo ve
Büyükannesi Bayan Roy gemiye doğru ilerliyor,James ve Jennie kılıçlarla
baş ediyor, Eudora ve Enola ejderhaya kılıç saplıyorlardı. Peki ya ben? Hiç
bir şey yaptığım yoktu... Hayır lafımı geri alıyorum,
Su ve ateş dört bir yanımdan geldi ve bir çember oluşturdu, çember
uzadı,uzadı,uzadı ve uzadı. Boyumu geçmişti artık. Yavaşça yükselmeye
başladım, bir yandan korkuyor, bir yandanda şok oluyordum. Ateş bir
bacağımdan su bir bacağımdan tuttu ve bir anda yere yığıldım.
Ejderha üstüme geliyordu ve bir anda ejderhaya zümrüt renginde bir
su attım. Ejderha uzaklaştı ve uçmaya başladı. Sirenler ise askerlerin
hepsini temizlemişti bile. Mavidiş kükredi ve denizin dibine ordusuyla
daldı. Kükremesi sanki “Bir şey değil.” diyordu.
“Az önceyi yaşadıkmı?” Dedi elliot.
“Emin değilim.” Dedim bende.