Kayığın burnu, paslı bir gıcırtıyla kıyıya oturduğunda ayak bastığımız yer ne toprak ne de taş; daha çok ebedi bir uykunun külleriydi. Acheron’un o feryat eden uğultusu geride kalmıştı, ama burada bizi karşılayan sessizlik çok daha korkutucuydu. Burası Asphodel Tarlaları idi; ne büyük iyilikler ne de büyük günahlar işlemiş olanların, sadece "yaşamış" olanların ebedi sürgün yeri.
Ufka kadar uzanan, renksiz ve kokusuz gri çiçeklerin—asphodel'lerin—oluşturduğu devasa bir deniz... Çiçekler rüzgar olmamasına rağmen hafifçe salınıyor, her hareketlerinde havaya unutuluşun ince tozunu saçıyorlardı.
"Burada nefes alırken dikkat et," dedi Lysander, kayıktan inerken zırhının metalik sesiyle sessizliği yırtarak. "Bu toz ciğerlerine dolarsa, neden burada olduğunu, kimin intikamını aldığını, hatta kendi adını bile unutursun. Burası ruhların değil, boşlukların evidir."
Ona baktım. Altın rengi gözleri, bu gri denizin ortasında parlayan tek hayat belirtisiydi. Zırhındaki o yılan motifleri, buranın uyuşturucu etkisine direniyormuşçasına daha sıkı sarılmıştı metal gövdesine.
Gri tarlaların arasında yürürken, etrafımızda ruhlar belirmeye başladı. Ama bunlar Acheron’dakiler gibi acıyla haykıran varlıklar değildi. Bunlar, amaçsızca dolaşan, yüzleri belirsizleşmiş, yarı saydam gölgelerdi. Birbirlerinin içinden geçiyor, kimseyle konuşmuyor, sadece o gri çiçeklerin arasında kaybolup gidiyorlardı.
Birden, sol tarafımızdaki yoğun sisin içinden iki figür belirdi. Diğerlerinden farklıydılar; daha belirgin, daha... canlı gibi. Kalbim, feda ettiğim neşemin bıraktığı o boşlukta garip bir sızıyla titredi.
"Anne? Baba?"
Sesim, bu sağır edici sessizlikte bir camın kırılması gibi yankılandı. Lysander aniden durdu, eli zırhının kemerindeki hançerine gitti ama saldırmak için değil, beni durdurmak için.
"Lyra, hayır. Bakma onlara."
Ama çok geçti. O iki gölge bana doğru dönmüştü. Annemin yüzündeki o yumuşak ifade, babamın güven veren duruşu... Tam oradaydılar, sadece birkaç metre ötemde. Bana gülümsüyorlardı ama bu gülümsemede bir tuhaflık vardı; sanki arkasında hiçbir hatıra yokmuş gibi boştu.
"Lyra," diye fısıldadı annemin sesi, sisin içinden süzülerek. "Burada her şey çok sakin. Acı yok, öfke yok. Sadece huzur var. Yanımıza gel, o ağır hançeri bırak. İntikamın yükü çok ağır, kızım. Unut ve bizimle kal."
İçimdeki o boşluk, annemin sesiyle dolmaya başladı. Bir an için, tüm o karanlık yolculuğu, Lysander’ı, Kraliçe’nin ihanetini ve yanan köyümü unutmak istedim. Sadece o gri çiçeklerin arasına uzanmak ve sonsuz bir uykuda kaybolmak... Ayaklarım onlara doğru bir adım attı.
"Lyra! Kendine gel!"
Lysander, devasa gövdesiyle aramıza girdi. Altın gözleri, sisin ve unutuluşun tozunu delip geçercesine parlıyordu. Sert eliyle omuzlarımdan kavradı ve beni sarsarak gerçekliğe döndürdü. Alnına düşen o siyah saç tutamı, öfkeyle titriyordu.
"Gördüğün şey onlar değil!" diye gürledi, sesi Asphodel’in uyuşukluğunu bir balyoz gibi parçaladı. "Onlar sadece senin özleminin yarattığı birer yankı. Burası hatıraları emerek beslenir. Eğer o gölgeye dokunursan, sen de onlar gibi bir 'hiçlik' olursun. Senin ailen Aethel’in küllerinde kaldı, buradaki bu soluk kopyalarda değil!"
Onun bu acımasız dürüstlüğü, yüzüme inen bir tokat gibi etkili oldu. Bakışlarımı gölgelerden çekip Lysander’ın o kusursuz, sert yüzüne diktim.
"Canımı yakıyorsun," dedim kısık bir sesle.
"Canının yanması hala yaşadığının kanıtıdır," dedi Lysander, sesini biraz yumuşatarak ama ellerini omuzlarımdan çekmeyerek. "Eğer acı duyuyorsan, hala bir amacın var demektir. Neşeni feda ettin Lyra, ama hafızanı feda etmene izin vermeyeceğim. Çünkü senin öfken, bu karanlıkta yolumuzu aydınlatan tek şey."
Göz göze geldik. O an, Lysander’ın neden bu kadar sert olduğunu daha iyi anladım. O, unutmanın ne kadar kolay, hatırlamanın ise ne kadar ağır bir bedel olduğunu biliyordu. Belki de kendisi, bu zırhın içinde bir şeyleri unutmamak için bu kadar katılaşmıştı.
"Tamam," dedim, nefesimi düzene sokarak. "İyiyim. Devam edelim."
Lysander ellerini çekti, ama bakışları bir süre daha üzerimde kaldı. Ardından arkasına döndü ve gri çiçekleri ezip geçerek ilerlemeye başladı. O gölgeler—annem ve babamın yansımaları—sisin içinde yavaşça eriyip yok oldular.
Önümüzde, Asphodel’in ötesinde, Tartarus’un kızıl parıltısı belirmeye başlamıştı. Gerçek cehennem bizi bekliyordu ve Lysander’ın zırhındaki yılanlar, sanki yaklaşan kanın kokusunu almış gibi heyecanla kıvranıyordu.