Asphodel’in o uyuşturucu gri tozu geride kalırken, atmosfer aniden ağırlaştı. Artık ciğerlerime dolan şey unutuluş değil, saf bir kükürt kokusu ve geniz yakan bir ısıydı. Karşı kıyıda, yeraltının en derin yarası olan Tartarus yükseliyordu. Ufuk, kan kırmızısı bir parıltıyla boyanmıştı; ama bu bir gün doğumu değil, ebedi bir yangının yansımasıydı.
Ayaklarımın altındaki zemin artık kül değil, çatlamış bazalt kayalardı. Her adımımda, yerin derinliklerinden gelen o boğuk gürlemeyi hissedebiliyordum. Lysander, her zamankinden daha uyanıktı. Altın rengi gözleri, kızıl parıltıyı yansıtarak sanki kendi içinde bir yangın taşıyormuş gibi parlıyordu.
"Bundan sonrası geri dönüşü olmayan yol," dedi Lysander. Sesi, sıcak rüzgarın uğultusuna karışarak daha da derinleşmişti. "Tartarus sadece suçluların değil, kendi canavarlarıyla yüzleşemeyenlerin de sonudur. Orada yalanlar nefes alamaz, Lyra."
Tartarus’un devasa kapılarına varmadan önce, son bir engelle karşılaştık: Phlegethon. Bu, suyun değil, erimiş kan ve ateşin aktığı nehir neydi. Nehrin gürültüsü, kaynayan metalin sesi gibiydi. Havayı öyle bir ısıtıyordu ki, Lysander’ın o kusursuz zırhının üzerinde ter damlaları belirdiğini gördüm.
O meşhur siyah saç tutamı, terden dolayı alnına yapışmıştı. Bu haliyle o sarsılmaz gardiyan görüntüsü, ilk kez bu kadar "insani" ve bu kadar "savunmasız" bir açık veriyordu. Ama altın gözlerindeki o keskin bakış hala üzerimdeydi.
"Burayı geçmek için bir köprü yok," dedim, ateşin hiddetine bakarak. Neşem olsaydı belki korkardım, ama şimdi sadece bir engel olarak görüyordum.
"Köprü biziz," dedi Lysander. Yanıma yaklaştı. Aramızdaki mesafe kapandığında, zırhından yayılan o metalik kokuyu ve kendi vücut ısısını hissettim. Elini uzattı, ama bu sefer omuzlarımdan tutmak için değil; bileğimi kavradı. Parmakları tenimi yaktı, ama bu nehrin ateşinden farklı, elektrikli bir sıcaklıktı.
"Bana güvenmek zorundasın," diye fısıldadı. "Bu nehir, içindeki öfkeyi yakıt olarak kullanır. Eğer öfken seni kontrol ederse, Phlegethon seni yutar. Onu sen kontrol etmelisin."
Nehrin üzerinden geçen dar, volkanik bir kaya parçasının üzerinden ilerlerken, Lysander’ın elini bileğimde hissetmek tuhaf bir güven veriyordu. Ancak tam o sırada, zihnimin en karanlık köşesinde bir ses yankılandı. Neşemi kurban ettiğim o boşluktan sızan, zehirli bir şüpheydi bu.
Neden beni bu kadar koruyordu? Neden neşemi vermeme izin vermişti de hafızamı korumak için kendini paralamıştı?
Lysander’ın sırtına, zırhındaki o kıvranan yılanlara baktım. Onu izlerken, Asphodel’de söyledikleri aklıma geldi: "Senin öfken, bu karanlıkta yolumuzu aydınlatan tek şey."
O an anladım; o beni ben olduğum için değil, intikamım bir anahtar olduğu için koruyordu. Ben onun için bir yoldaş değil, Tartarus’un kapılarını açacak bir araçtım.
"Dur," dedim aniden.
Kaya parçasının tam ortasında durduk. Altımızda ateşten nehir kükrerken, Lysander yavaşça bana döndü. Altın gözlerinde o anlık şaşkınlığı yakaladım.
"Neyi saklıyorsun, Lysander?" Sesim, ateşin çıtırtısından daha keskin çıkmıştı. "Beni neden bu kadar 'sağlam' tutmaya çalışıyorsun? Kraliçe ile arandaki o büyük ihanetin neresindeyim ben?"
Lysander’ın yüzündeki o mermer ifade bir anlığına çatladı. Elini bileğimden çekti, ama gitmeme de izin vermedi. Alnına düşen saç tutamını geriye itmedi; bakışları derinleşti, sanki bir sırrı itiraf etmekle onu sonsuza dek gömmek arasında gidip geliyordu.
"Sen," dedi, sesi bir fısıltı kadar kısık ama bir yemin kadar ağırdı. "Sen o kapının ardındaki tek gerçeğin ne olduğunu bilmiyorsun, Lyra. Ben seni korumuyorum; ben dünyayı senden korumaya çalışıyorum."
Tartarus’un kapıları, bu sözlerin hemen ardından büyük bir gürültüyle aralandı. İçeriden yükselen o kızıl karanlık bizi yutmaya hazırlanırken, Lysander’ın altın gözlerinde ilk kez gerçek bir korku gördüm.