Sisin içinden süzülen o siyah karaltı, bir kayıktan ziyade suyun üzerinde yürüyen devasa bir tabutu andırıyordu. Acheron’un o zift karası, ağır suları üzerinde hiç iz bırakmadan ilerliyordu. Kayığın ucunda duran siluet, Kharon, elindeki uzun küreği nehrin dibindeki ruhların üzerine saplarcasına vuruyordu.
Kayık kıyıya yanaştığında, yayılan soğukluk kemiklerimi sızlattı. Kharon’un yüzü, binlerce yıllık tozun ve unutulmuşluğun altında kalmış bir heykel gibiydi; gözleri ise sönmeye yüz tutmuş bir çift köz gibi parlıyordu. Bakışları önce Lysander’a, sonra doğrudan benim boşalmış ruhuma saplandı.
"Bir canlı," diye fısıldadı Kharon. Sesi, birbirine sürtünen kuru kemiklerin gıcırtısını andırıyordu. "Ve yanında... bir Gardiyan. Bu geçişin bedeli ağır olur, küçük savaşçı."
Lysander, bir adım öne çıkarak gölgesini üzerime düşürdü. Zırhındaki yılanlar, Kharon’un varlığıyla sanki daha da hiddetle kıvranmaya başlamıştı. Altın gözleri, kayıkçının köz gözleriyle çarpıştı.
"O, bedelini Kapı’da bıraktı," dedi Lysander. Sesi, Acheron’un uğultusunu bastıran bir otoriteyle yankılandı. "Neşesini feda etti. Bu, senin o paslı sikkelerinden çok daha değerlidir."
Kharon, uzun bir süre sessiz kaldı, sonra eğilerek geçmemiz için yolu açtı. Kayığa bindiğimde, ayaklarımın altındaki tahtaların canlıymışçasına titrediğini hissettim. Lysander yanıma oturdu; omuzları benimkine değecek kadar yakındı ama aramızda aşılmaz bir uçurum vardı.
Nehrin ortasına ulaştığımızda, o hıçkırıklı uğultu dayanılmaz bir noktaya geldi. Bu sadece bir ses değildi; zihnimin içine sızan, oradaki boşluğu doldurmaya çalışan zehirli bir hatıra seliydi.
"Aşağıya bakma, Lyra," diye uyardı Lysander. Sesi her zamankinden daha kısık, neredeyse bir fısıltı gibiydi. "Nehir, senden çalınanları değil, senin feda ettiğin o kızı sana göstermek için can atıyor."
Ama nefsime hakim olamadım. Bakışlarım, kayığın kenarından o kapkara suya kaydı. Suyun içinde, akıntıyla sürüklenen binlerce solgun elin arasında kendimi gördüm.
Aethel’deki o neşeli kızı... Saçlarında çiçekler olan, babasının dizinin dibinde şarkı söyleyen, gözleri umutla parlayan o eski Lyra’yı. Su altındaki yansıması bana elini uzatıyordu. Yüzünde, o an feda ettiğim o inatçı, parlak gülümseme vardı.
"Gel," diye fısıldıyordu yansıma. "Neşeni geri al. İntikamın sonu sadece daha fazla karanlıktır. Geri dön, Lyra. Ben buradayım."
İçimdeki o devasa boşluk, bu çağrıyla birlikte zonklamaya başladı. O kıza dokunmak, o sıcaklığı yeniden hissetmek için bir anlığına nehrin içine çekildiğimi hissettim. Vücudum kayığın kenarına doğru meylederken, parmak uçlarım o soğuk ve yapışkan suya değmek üzereydi.
Tam o anda, omzumda demir gibi sert ve yakıcı bir sıcaklık hissettim. Lysander, devasa eliyle beni geri çekti. Sırtım, onun zırhındaki o soğuk metal motiflere sertçe çarptı. O kadar yakındı ki, alnına düşen o siyah saç tutamının yüzüme değdiğini hissettim.
"Bana bak!" diye gürledi.
Başımı kaldırıp ona baktığımda, o altın rengi gözlerin içinde saf bir dehşet ve öfke gördüm. Ama bu öfke bana değil, beni yutmaya çalışan o nehreydi. Elleri omuzlarımı öyle sıkı kavrıyordu ki, zırhının metal kısımları tenime batıyordu.
"O kız artık yok," dedi, dişlerinin arasından tıslayarak. "Eğer o yansımaya kapılırsan, Acheron’un bir parçası olursun. Sadece bir gölge, sonsuza dek hıçkıran bir gölge! Bunu mu istiyorsun?"
Gözlerindeki o yakıcı altın alevlere kilitlendim. O an, Lysander’ın neden bir gardiyan olduğunu anladım. O sadece kapıları değil, kaybolmaya meyilli ruhları da korumak için oradaydı, kendisi kaybolmuş olsa bile. İçimdeki o boşluk, onun bu sert müdahalesiyle yeniden buz tuttu.
"Bırak beni," dedim, sesim titremeyerek. "Geçti. Ben iyiyim."
Lysander ellerini hemen çekti, sanki tenime dokunmak onu da yakmış gibiydi. Bakışlarını benden kaçırıp nehrin ilerisindeki karanlığa dikti. Ama omuzlarındaki o ruh yüzleri, hala bana bakıp ağlıyor gibiydi.
"Neredeyse geliyoruz," dedi, sesi yeniden o sarsılmaz, mermer kıvamına dönmüştü. "Karşı kıyı, Asphodel Tarlaları. Orada hatıralar ölür, Lyra. Hazır ol."
Kayık, karanlık bir kıyıya çarparak durduğunda, arkamda bıraktığım o neşeli yansımanın çığlıklarını hala duyabiliyordum. Ama önümdeki Lysander’ın o geniş, dertli sırtı, artık benim için tek gerçekti.