Ne hissettiğimi kontrol edemiyordum. Bir yanım öfkeyle yanıyor ve kavruluyordu, bir diğer yanım ise buz tutmuş bir hüzünle donuyordu. İnsan, evinden uzak olduğunda istemsizce bir rahatsızlık hissederdi, en azından evine değer veren kişiler hissederdi. Şuan evimdeydim, tüm çocukluğumun geçtiği, bana ne yaşatırsa yaşatsın vazgeçemediğim, bana huzuru hatırlatan evimdeydim. Ama her baktığımda sanki evinden uzaklaşıyor gibiydim. Burası benim evimdi, ama yok edilmişti. Sıcaklıktan mahrum bırakılmıştı. Artık benim değildi. Aethel Köyü’nde hiç kış yaşanmazdı, her gün yaz günüydü. Her gün bir diğerinden daha sıcak ve huzur dolu olurdu, çiçekler daima canlı kalır, insanların yüzünde gülümseme eksik olmazdı. Bana göre Aethel Köyü’nde gece ve kış yoktu. Ancak şimdi baktığımda, hafif esen rüzgar bana eskisi gibi hissettirmiyor. İçimi hoş yapmıyordu. Tenime değen hava beni üşütüyordu. Aethel Köyü’ne kış gelmişti. Ebedi bir kış. Yıkılmış mabede doğru yürüdüm. Eskiden bu mabet, Demeter'in kutsanmış alanıydı; taze buğday başaklarının süslediği, canlı renkli kumaşların asılı olduğu bir yer. Şimdi ise sadece yosun tutmuş, çatlak taşlar ve zemini kaplayan kalın, koyu gri bir küf tabakası vardı. Hava, ölü toprağın bayat, ağır kokusunu taşıyordu. Elimdeki hançeri, bir araçtan çok bir uzantı gibi kullandım. Sunağın kaidesindeki kalınlaşmış küf tabakasını, neşeli mırıldanmamın ritmine uygun olarak nazik ama kararlı darbelerle kazıyordu. Gözlerim, her yığınakta bir sır arar gibi keskin ve dikkatliydi. "Lanetler sadece kötü niyetli bir fısıltı değildir," diye mırıldandım, sesim tekrar o yapay neşeyi taşıyordu. "Lanetler, birinin yaptığı bir kötülüktür. Ve her kötülüğün bir izi vardır." Sunağın hemen kenarında, diğer taşlardan farklı görünen, koyu, neredeyse zifiri siyah bir leke fark ettim. Durdum. Bu leke, ıslaklığın veya küfün sonucu değildi; sanki ışık, bu noktadan zorla emilmiş gibiydi. Parmak ucumu lekeye yaklaştırdım; soğuktu, normal taşın soğukluğundan daha derin, içine işleyen bir soğukluk. Tam o anda, mabedin yıkık duvarlarının gölgelerinden gelen bir hışırtı sesi duyuldu. Mırıldanmam anında kesildi. Başımı çevirdiğimde, loş ışıkta zar zor seçilebilen, şekilsiz, titrek gölge yığınlarının bana doğru süzüldüğünü gördüm. Bunlar, ne tam ruh ne de yaşayan bir varlıktı. Nyx'in Çocuklarının en zayıf öncüleriydi; kayıp kederden beslenen varlıklar, etraflarındaki olumsuz duyguları somutlaştırmışlardı. Yüzümdeki inatçı gülümseme, o anda hızlı ve keskin bir transformasyon geçirdi. Neşe kayboldu. Geriye, buz gibi bir odaklanma, çelikten bir sertlik kaldı. O an kendimi ben bile tanıyamadım, hayır böyle biri değildim. Gülümsemeli ve içimdeki korku tohumunu yok etmeliydim. Gölge yığınları yaklaştıkça, iki elime aldığım hançerimi öne doğru uzattım. "Sizden gelen keder kokusu, midemi bulandırıyor," dedim, sesim yumuşak ama mutlak bir tehdit taşıyordu. Yaratıklar bir anda bana doğru atıldı. Hareketi algıladığım an hançerimi çevik bir hareketle çevirdim. Benim hançer sanatım, bir dövüşten çok, ölümcül bir dansa benziyordu. İlk gölgeyi karşılamak yerine, eğildi ve yanından geçmesine izin verdim, hançerimi süzülen yaratığın kütlesine yatay ve hızlı bir şekilde sapladım. Yaratık, havada yayılan buzlu bir fısıltı bırakarak dağıldı. İkinci bir gölgeye karşı, hançerini havaya fırlattım, kendimi hızla geriye attım. Yaratık, hançerin düştüğü yere doğru hamle yaparken, ben atıldım, havada süzülen hançeri yakaladım ve yaratığın merkezine yukarıdan aşağıya doğru canice bir hassasiyetle indirdim. Bu yaratıklar da neydi? Zemin, gölgelerin geride bıraktığı kirli, donmuş bir su birikintisi ile kaplandı. Tanrım... Şükürler olsun ki az sayıdalardı. Titreyen nefesimi kontrol altına aldım. Hançerimi temizleyip kınıma geri soktum. Yüzüme, hafif ama yorgun bir gülümseme geri döndü. Başarmıştım. "Fazla gürültü yaptınız," diye mırıldandı. "Ölüler diyarından gelmiş olmalısınız." Bakışlarım hemen o koyu, zifiri siyah lekeye geri döndü. Bu yaratıkların, bu lekenin ve köyündeki trajedinin birbiriyle bağlantılı olduğunu artık emindim. Lanet, yeryüzünün altından sızıyordu. Ve benim intikam yolculuğum, artık kesin bir yön bulmuştu. Gölge kalıntılarının bıraktığı ürkütücü su birikintilerini umursamayarak, dikkatimi tekrar mabedin içindeki zifiri siyah lekeye odakladım. Elim titremeksizin hançerimi çekti ve lekenin bulunduğu çatlamış taş duvarı, yosun ve çamurdan temizlemeye başladım. Hançerin gümüş ucu, benim bir yansımam gibi, kazıdığım kirin aksine parlaktı. Gölgelerin bıraktığı soğukluk, avuç içlerime yerleşmişti, ancak o umutlu ritmi tekrar mırıldanmaya başladım. Sanki bu basit melodi, gözlerimin görmesi gereken şeye odaklayan bir tür kalkan görevi görüyordu. Birkaç dakika süren kazıdan sonra, yosunların altında Antik Yunan dilinde kazınmış, ancak yüzyılların ihmali ve lanetin etkisiyle büyük ölçüde parçalanmış bir yazıt ortaya çıktı. Harfler, sıradan bir adak yazıtının aksine, keskin ve köşeli bir elden çıkmış gibiydi. Eğildim ve parmak uçlarımla taşın dokusunu takip ettim. Kırık harfleri zihnimde birleştirmeye çalıştım. "Toprak... solacak... Kraliçe'nin gölgesi yükselecek... Denge bozulduğunda... Yeraltı Kapısı..." Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Bu, Demeter'in gazabı değildi. Bu, planlı ve kasıtlı bir eylemdi. Emindim. "Kraliçe'nin gölgesi..." diye fısıldadım. "Herkes Persephone'yi kastediyor sanır, değil mi? Ama o da bir tanrıça. Tanrılar neden kendi topraklarını soldursun ki? Bu bir kine benziyor.” Yazıtın içeriği, basit bir ölümlünün intikam arzusu için fazla büyüktü. Burada bahsedilen 'Kraliçe', Demeter'i yer altındaki kininden dolayı solgunluğa mahkum eden, Olympos'tan önceki unutulmuş bir gücü işaret ediyor olabilirdi. Aethel Köyü, bu eski düşmanlığın ve yükselen bir kaosun ilk kurbanıydı. En önemli harf dizisi, kanımı dondurdu: "Yeraltı Kapısı." Bu, lanetin kökeninin yeryüzünde değil, yeryüzünün altında, ölüler diyarıyla yaşayanlar dünyası arasındaki perdenin yırtıldığı bir noktada olduğunu kanıtlıyordu. Köyünün sessiz ve kederli sonu, o kapının aralanmasının bir sonucuydu. Amacıma ulaşmak için, bu yasak geçidi bulmam gerekiyordu. Ayağa kalktım. Yüzümdeki ifade, az önceki inatçı gülümseme yerini, soğuk, sarsılmaz bir kararlılığa bırakmıştı. Hançerimi kınıma koyarken, gökyüzüne, sisin ardındaki kendini gizleyen güneşe baktım. Eskiden her baktığımda orada olur, içimi ısıtırdı. "Lanet olsun size ve kraliçenize," dedim. "Eğer intikamımı almak için ölüler diyarına gitmem gerekiyorsa, öyle olsun." Ben, artık kurban değildim. Bir avcıydım. Ve avının peşine düşeceğim tek yer, mitlerin ve gölgelerin başladığı yerdi. Köyün dışına çıkan ana yola, kederli atmosferin aksine hızlı ve kararlı adımlarla ilerlemeye başladım. Her adımımda nefesim ağırlaşıyor, biri göğsümü yumrukluyor gibi hissediyordum. Kararımı verdiğimde boğazımda, beni rahatsız eden o yumru geçmişti. Köyün sınırına, ormanlık alana yakın, yıllanmış ve gövdesi lanetten kararmış büyük bir meşe ağacının altına yürüdüm. Bu ağaç, benim çocukluğumun en mutlu anlarına tanıklık etmişti; annem, yaz aylarında öğleden sonraları burada kendisine şarkılar söylerdi. Şimdi, ağacın dalları bile ağır bir kederle aşağı sarkıyordu. Yorgunlukla meşenin köklerine oturdum. Elimdeki hançer kınımda duruyordu; şimdi savaşçı değil, sadece yüreği kırık bir kızdım. Bu an, benim maskemin tamamen indiği tek andı. Çantamdan, artık solmuş ve kilden yapılmış, tek gözü eksik, kırık bir çocuk oyuncağı çıkardım. Bu, babamın bana bayram hediyesiydi. Oyuncağı dikkatlice, sanki hala canlıymış gibi okşadım. Gözlerim bu kez amber ateşi değil, boğulmuş gözyaşlarının parıltısını taşıyordu. Fısıltıyla, yalnızca oyuncağın duyabileceği şekilde konuştum: "Gidiyorum, küçük dostum. Oraya, toprağın altındaki geçide... Oradaki kötü ruhu bulup, onu hançerimle temizleyeceğim." Sesim çatladı. "Biliyorum, hayat enerjimi kaybettiğimi düşünüyorsun. Ama eğer burada kalıp ağlarsam, o zaman gerçekten onların laneti kazanmış olur. Ben, sadece intikamı alacağım zaman, o gün yas tutacağım. O güne kadar... gülümsemeye devam etmeliyim. Sahte olsa bile..." Gözlerimi sıkıca kapattım. Kısa, acı bir nefes aldım. Bu anda, tüm keder, öfke ve yalnızlık bir anlığına omzuma çöktü; gülümsememin altında saklanan gerçek, derin acı kendini gösterdi. Ancak bu an, tıpkı savaşta olduğu gibi, hızlı ve keskin bir şekilde sona erdi. Bu duyguya yenik düşmeyecektim. Henüz değil, Lyra. Bir gün düşeceksin. Ama o gün bugün değil. Kırık oyuncağı, kimsenin bulamayacağı şekilde meşe ağacının büyük bir kökünün yanına, yumuşak toprağa gömdüm. Bu, geride bıraktığım hayatıma ve geçmişime yaptığım son veda idi. Ayağa kalktım. Yüzümdeki hafif gülümseme geri gelmişti, ancak bu kez daha soğuk ve daha az inandırıcıydı. Artık huzur hissi, savaşın bir aracı haline gelmişti. Sırt çantamı sağlamlaştırdım, kınımda olan hançere dokundum. Varlığını hissetmek ister gibi. Mabedin yazıtı aklımda yankılanıyordu: "Yeraltı Kapısı..." Köyün arkasındaki sisli ve kayalık yamaçlara doğru yürümeye başladım. Adımlarım ne aceleci ne de tereddütlüydü; sadece sarsılmaz bir kararlılıkla atılıyordum. Arkamda bıraktığım Aethel Köyü, kederin ve unutulmuşluğun simgesi olarak sisin içimde kayboluyordu. Zihnimde kendime konuştum: “Gün gelecek, her şey sadece kötü bir anı olarak kalacak.” Yürüdükçe, "Güneş Gülü'nün Beşiği" şarkısının ritmi, dudaklarımda değil, adımlarımda ve kanımda atıyordu. Yeraltındaki karanlık sırra ve hayatımı sonsuza dek değiştirecek ihanete doğru, Sonsuzluğa Söz Vermeden yola çıkmıştım. ... Aethel'den ayrılışımdan bu yana geçen günler, ruhumu değil ama kaslarımı ve sabrımı tüketmişti. Sevinci ve gülümsemeyi bir kalkan gibi kullanmaya o kadar alışmıştım ki, şimdi sessizliğin baskısı altında eziliyordum. Yamaçlar, tırmandıkça daha dik, taşlar daha kaygan hale geliyordu. Etrafımı saran sis, kederli çiseleme gibi değil, ağır, nefes kesici ve bıçak gibi keskin bir soğukluk taşıyordu. Burası, ne tanrıların ne de insanların hüküm sürdüğü yerdi; mitlerin ve karanlığın başladığı sınırdı. Artık Güneş Gülü'nü mırıldanmıyordum. Şarkı dilimin ucuna geldiğinde bile, boğazımda bir yumru gibi düğümleniyordu. Beni tüketen o öfkeyi, intikam için saklamam gerektiğini biliyordum. Bu ıssızlık, tamamen yalnız olduğum anlamına gelmiyordu. Bunu hissediyordum, birileri buradaydı. Zirveye yaklaştıkça, beni izleyen görünmez, duygusuz bir çift gözün ağırlığını hissetmeye başladım. Bu, sıradan bir korku değildi; hakaret edilmiş, öfkeli ve acımasız bir otoritenin bakışıydı. Gözlerimle görmüyordum, ama hissediyordum ki, zirveden aşağı, her hareketimi ölçen, gölgeden yapılmış bir varlık vardı. Her iki saatte bir, hançerimi kınımdan çekiyor, arkamdaki taş yığınına doğru dönüyordum. "Gel buraya, korkak!" diye fısıldıyordum, sesim sisin içinde anında kayboluyordu. Cevap olarak sadece buz gibi bir rüzgar fısıltısı alıyordum. Bu durum, sinirlerimi yıpratıyordu. Onu bulamamak, acımasız uyanıklığımı ikiye katlamıştı. Uykuya daldığım kısacık anlarda bile, beni izleyen o sert, granit yüzlü bakışı rüyalarıma giriyordu. Fazla paranoyaklık mı yapıyordum, yoksa biri benimle cidden uğraşıyor muydu? Nihayet, son bir kaya çıkıntısını aştığımda, Yeraltı Kapısı karşımda durdu. Manzara, bir sanatçının kederi tuvale döküşü gibiydi. Devasa Hades Heykeli—bir dağ büyüklüğünde, kayanın kendisinden oyulmuştu. Yüzü asık, binlerce yıllık ihmalin ve acının izlerini taşıyordu. Heykelin gözleri, gölge ve boşlukla doluydu, sanki tüm ışığı içine çekiyordu. Ama görünüşünde bile güç ve kudret hissediliyordu. Heykelin ayaklarının dibinde, toprak, hayatın kendisini kusmuşçasına açılmıştı: Dikey, karanlık ve dibi görünmeyen bir yarık. Kapı, sadece bir geçit değil, dünyanın kanayan bir yarasıydı. Buradan sızan soğukluk, artık sadece fiziksel değildi; ölümün ve eski büyünün özüydü. Hemen oradan, beni günlerdir takip eden gölgenin yoğunlaştığını hissettim. O, burada yaşıyordu. Beni buraya kadar getirmişti. Artık kaçış yoktu. Hançerimi çektim, bu kez onu kınında tutmadım. Son umut kırıntısı, şimdi yerini sadece kesin bir kararlılığa bırakmıştı. Yüzümü, Hades heykelinin o acımasız ifadesine çevirdim ve Kapı'nın eşiğine doğru yürüdüm. "Gel bakalım," diye fısıldadım, sesim artık titrek değildi. "Beni buraya kadar getiren kişi. Hesaplaşma zamanı." Kapı'nın soğuk nefesi, yüzüme çarptı.
Bölüm 2
YIKIK MABED
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.