İnsanın kişiliğini belirleyen ve şekillendiren şey, yaşadıklarıdır. Hayatında hep acımasızlığı gören biri merhamet nedir bilmez. Ailenin içindeki iletişim, başkalarıyla kurulan iletişimi oluşturur. Kimse kaba, acımasız, merhametli ya da mutsuz doğmamıştır. İnsan, ona öğretileni doğru sayar. Doğduğumuzda ruhumuza ekilen bir fidan vardır. Büyüyüp, gölgesinde dinleneceğin bir ağaca dönüşebilir. Ya da köküne kadar kuruyabilir. Fidanı büyüyenler, bu dünyaya bir iz bırakmış olanlardır. Kuruyanlar ise karanlıkta kalmış ismi anıldığında bile insanların yüzünü çevirdiği kişilerdir. İnsanların geleceğini, şuan yaşadıkları belirler. Kapı'nın eşiğinde durmuş, yarıkta yükselen soğuk, ölüm kokan havayı içime çekiyordum ki, arkamdaki taş yığını canlandı. Beni günlerdir izleyen o lanetli, ağır nefes, Hades Heykeli'nin gölgesinden ayrıldı ve Lysander adında somut bir tehdide dönüştü. Bu adamın kim olduğunu biliyordum. Çocukken babam bana bir çok hikaye anlatır ve sürekli kitap okumaya teşvik ederdi beni. Ona göre okuduğumuz her kitap ruhumuzu aydınlatan bir ışık süzmesiydi. Karanlıkta kaldığımda bana yolu gösterecek mantığımdı. Bana anlattığı hikayelerden biri buydu, Ölüler Diyarı’nın Gardiyanı. Bir zamanlar, ne zaman olduğu bilinmeyen, ne de nerede olduğu hatırlanmayan bir diyarda, Hades’in cehenneminin derinliklerinde, acı ve sessizliğin son bulduğu yerde Lysander adında bir adam yaşarmış. O, ne bir tanrıydı, ne de bir ölümlü; o, yalnızca Kapı'nın Sesi ve Erebus'un Kilidi idi. Lysander, yeraltı nehirlerinin (Styx, Acheron ve Cocytus) zehirli suları arasında yükselen, tek bir taştan oyulmuş, devasa kulesinde yaşardı. Yüzü, sonsuzluğun soğukluğuyla yontulmuştu. Hissetmem nedir bilmezdi, çünkü duyguların rengi bu diyarda zaten yoktu. Görevi, Yeraltı Kapısı'nı korumaktı; ne bir ruhun haksız yere dışarı çıkmasına, ne de bir canlının pervasızca içeri girmesine izin vermek. Lysander, binlerce yıl boyunca sadece üç şeye tanıklık etti: sessizlik, gölge ve akıp giden keder. Her gün, Kayıkçı Kharon’un sandalının suya çarpma sesiyle uyanırdı. Kharon, yüzsüz ruhları Kapı’ya bırakır, ruhlar ise Lysander'ın önünden geçerken, sahip oldukları son hatıra kırıntısını da yeraltının soğuk havasına fısıldarlardı. Lysander, bu fısıltıları dinlerdi—kaybedilmiş aşklar, gerçekleşmemiş intikamlar, unutulmuş çocuk şarkıları... Bir gün, küçük, kırılgan bir ruh, diğerlerinin aksine fısıldamak yerine titrek bir nota yayarak geçti. Bu, hayatında hiç sevgi görmemiş, sadece acı çekmiş bir çocuğun ruhuydu. Diğer ruhlar sadece kederlerini bırakırken, bu küçük ruh kaybettiği umudun hafifliğini bırakmıştı. Lysander, o gün ilk kez kaşlarını çattı. Umut, Yeraltı Dünyası'na ait bir duygu değildi. Lysander'ın soğukluğu, sadece görevinden gelmezdi; o, Kapı'yı korumak için kendi kalbini feda etmişti. Bir zamanlar, o da yeryüzünün ışığına inanan, yüzünde güneşi taşıyan bir adamdı. Ancak bir hata yaptı; bir ruhun Kapı’dan kaçmasına yardım etti. Bu ruh, yeryüzüne kaos ve keder yaydı. Cezası, unutulmak ve korumak oldu. Hades, onun umudunu, acıma duygusunu ve tüm sıcaklığını aldı. Lysander'ın kalbi, artık Kapı'nın ebedi mührü gibiydi: Sadece kuralı ve görevi biliyordu. Küçük ruhun bıraktığı titreşim, Lysander'ın donmuş kalbinde küçük bir çatlak oluşturdu. Lysander, o titreşimi kulesinin en derininde, karanlık bir küpün içine hapsetti. Onu yok etmedi, çünkü kural, "giriş yapan hiçbir şeyin yeryüzüne geri dönmemesi" derdi. Ama onu korudu, çünkü bu umut kırıntısı, onun tanık olduğu kederin saf zıttıydı. Yıllar yüzyılları kovaladı. Lysander, Kapı'dan geçmeye çalışan ölümlüleri görmeye alışmıştı: Aşıklar, kahramanlar, hırsızlar... Hepsini geri çevirdi. Ta ki o güne kadar. Kapı’nın eşiğinde, yeryüzünden gelen yoğun bir ışık dalgası hissetti. Bu, sadece bir ölümlü değildi; bu, hiç hissetmediği bir şeydi, gördüğü tek şey iki amber parçasıydı. Bu ışık, Lysander'ın gardiyanlık kalesini sarsıyordu. Lysander, Kapı'nın kuralını uyguladı: Bedel. O, savaşçının en değerli şeyini, kederi reddeden umudunu feda ettiğini gördü. O an, Lysander'ın kulesindeki o karanlık küp titredi. İçindeki umut kırıntısı, feda edilen bu büyük umut ile rezonansa girdi. Lysander, Kapı'dan aşağı inen, artık neşeden yoksun ama daha acımasız ve kararlı hale gelmiş savaşçıya baktı. Bu kadının ruhu, kendi lanetli geçmişini ve o küçük ruhun umudunu taşıyordu. Gardiyan, ona rehberlik ederken, kalbinde yeni bir kuralın fısıltısını duydu: "Koruma görevinden daha büyük bir adalet olabilir." Lysander, yeraltı dünyasının kuralını çiğnemeyi düşünmedi; ama artık sadece ölüleri değil, feda edilen o cüretkar umudu da koruması gerektiğini biliyordu. Çünkü Yeraltı Gardiyanı, en karanlık görevinde bile, kaybedilen umut ve ebedi kararlılığın değerini anlayan tek kişiydi. Hikaye böyle bitiyordu, halk arasında birinin bu gardiyanın buz tutmuş kalbini eritip, duyguları tekrar hissetmesine yardım edeceği inanılırdı. Onu kanlı canlı görene kadar hikayeye inanmıyordum. Bu adam... onun varlığı, bir insanı değil, kayanın kendisinin öfkesini temsil ediyordu. Üzerindeki eski, pas rengi deri zırh, sanki ruhundan koparılmış, binlerce yıllık kederle boyanmıştı. Yüzü, granit kadar sert, duygudan yoksun ve keskin hatlıydı. Gözleri, Kapı'dan sızan karanlığı yutmuştu; hükmedici, tiksintili bir öfkeyle parlıyordu. O, karanlığın beni buraya kadar çeken eliydi. "Sonunda gelme cüretini gösterdin, parlak ve pervasız kadın," diye gürledi. Sesi, kışın donmuş toprağını yararcasına soğuk ve kesin bir tınıya sahipti. Benden "parlak" diye bahsetmesi, dilindeki zehir gibiydi. Benim hala yaşayan ruhumu, aşağılayıcı bir zayıflık olarak görüyordu. Lysander’ın varlığı, yeraltı dünyasının kendisinden farksızdı; ağır, karanlık ve mutlak. Erebus’un loş, ebedi alacakaranlığında bana döndüğünde, sanki taşlaşmış bir keder ayaklanmış gibiydi. Yüzü, bir heykeltıraşın öfkeyle yonttuğu granit kadar sertti. Çene kemiği keskin ve belirgindi; dudakları ince ve soğuk bir çizgi halinde kapalıydı, bir daha asla gülümsemeyecekmiş gibi. Lysander'ın yüzünde ne merhamet ne de acıma izi vardı; sadece yıllanmış bir otoritenin ifadesi vardı. Ancak en çarpıcı ve unutulmaz olan, gözleriydi. Gözleri, sıradan bir insan gözü renginde değildi; saf, işlenmemiş altın renginde parlıyorlardı. Bu altın, sıcaklık ya da zenginlik değil, daha çok erimiş madenin soğuk ve keskin bir yansımasıydı. Karanlığa o kadar alışkındı ki, gözleri ışığı değil, sadece gölgeleri tanıyormuş gibiydi. Benim kaybedeceğim o parlak ruhu yakarcasına, üzerimdeydi. Bu bakış, benim zayıflığımı ölçen, bir intikam planının parçası olan bir gardiyanın bakışıydı. Ten rengi, yeraltının nemli havasından dolayı solgun ve neredeyse mermer gibiydi. Ancak bu solgunluk, yüzünün sert hatlarını daha da ön plana çıkarıyordu. Saçları ise gece karasıydı; kalın telli, kaotik ama gür. Saçlarının bir tutamı, alnının tam ortasına, asi ve buyurgan bir şekilde düşüyordu. Bu tutam, onun gölgeye ait ama kontrolsüz kalan tek parçası gibiydi. Lysander'ın zırhı, sadece bir koruyucu giysi değildi; o, Yeraltı Dünyası'nın tarihini taşıyordu. Zırhının temeli, yıpranmış, mat siyah deriden yapılmıştı. Ancak bu derinin üzerinde, bronz ve bakır tonlarında ağır, metal parçalar vardı. Bu metal parçaların üzerinde, sıradan savaşçı motifleri değil, korkunç ve kadim şekiller oyulmuştu: Merkezde, birbirine dolanmış, birbirini yiyen iki yılan (Ouroboros'un çarpıtılmış bir versiyonu) motifi vardı. Bu, ebedi döngüyü, laneti ve ihaneti simgeliyordu. Büyük, dışa dönük omuzluklarının kenarlarında, Gotik tarzda oyulmuş, soyut ruh yüzleri yer alıyordu; keder ve çaresizlik içinde donmuşlardı. Her hareketinde, bu yüzler Erebus'un loş ışığında titrek gölgeler yaratıyordu. Kalın, yıpranmış deri kemerinin tokası, Hades'in üç başlı köpeği Kerberos'un stilize edilmiş, tehditkar bir tasviriydi. Zırhının her katmanı, acının ve otoritenin kokusunu taşıyordu. O, sadece bir gardiyan değil, yürüyen bir mitolojiydi. Onun bu sert görünüşünün arkasındaki gizli kederi sezebiliyor, ancak bu kederin büyük bir ihanete hizmet ettiğini de biliyordum. Lysander, görünüşüyle bile kararlılığımı test ediyordu. "Yargıcın kim olduğunu sanıyorsun sen?" diye tısladım. İçimdeki umut kalkanı o an düştü; geriye sadece her şeyini kaybetmiş bir kızın öfkesi ve katı kararlılığı kalmıştı. Tereddüt etmedim. Savaşçı ruhum kontrolü ele aldı. Hançerimi yıldırım hızıyla, bir intikam ruhunun yansıması gibi, Lysander'ın boğazına doğru fırlattım. Bu, yalnızca bir tehdit değil, hissedemeyen bir varlığa karşı acı çığlığıydı. Lysander, inanılmaz bir soğukkanlılıkla başını hafifçe eğerek hançeri santim farkla savuşturdu. O kadar hızlıydı ki, gözlerim onu yakalamakta zorlandı. Ardından, bir taşın ağırlığıyla beni Kapı'nın kenarından itmek için güçlü bir hamle yaptı. Hikayelerde anlatıldığından daha güçlü ve gençti. Dövüşümüz başladı. Bu, benim bildiğim alıştırmalı, atılgan dövüşlerden değildi. Lysander, ezici bir güç ve mutlak bir kural gibi savaşıyordu. Her darbesi, benim zayıf insan bedenimi parçalamak istercesine ağırdı. Onun gücü karşısında sadece çeviklik bir işe yarıyordu. Geriye sıçradım, bir takla attım ve hançerimi tekrar elime aldım. Her vuruşumda, Lysander'ın zırhına çarpan hançerimden çıkan çınlama sesi, içimdeki kederin boş bir yankısı gibiydi. O, sadece beni durdurmak değil, ruhuma boyun eğdirmek istiyordu. "Bu kadar çabuk yorulma," diye mırıldandı, sesi neredeyse alaycıydı. "Yeraltı'nın sana ayırdığı oyunlar, benimle olan bu dansından çok daha uzun sürecek." O çocuksu olan ve varlığını korumaya çalışan o tarafım bu sözlerle yerle bir oldu. Geriye kalan, sadece Aethel'in intikamını alması gereken acımasız savaşçıydı. Gözlerimi kıstım. Hançer sanatım, şimdi vahşi bir hassasiyetle parlıyordu. Artık zırhını değil, açıkta kalan bileklerini ve boğazını hedefliyordum. Her hareketim, onun mutlak sertliğine karşı bir meydan okumaydı. Lysander, bu beklenmedik vahşet karşısında hafifçe şaşırdı. Onu zorlamıştım. Gözlerindeki küçümseme, yerini anlık bir karmaşık öfkeye bıraktı. O an, fark ettim ki, bu adamın planında benim parlak ruhuma karşı bir çekim vardı. Ve bu çekim, beni kurtaracak değil, daha derin bir tuzağa çekecekti. Lysander, aniden gardını düşürdü ve tüm ağırlığıyla üzerime atıldı. Bu son hamleydi. Gücü, çevikliğimi yendi. Beni sertçe Kapı'nın yanındaki kayaya yapıştırdı. Kolu boğazıma baskı yaparken, tüm direnişim acı bir hırıltıya dönüştü. "Bitti, parlak kadın. Şimdi dinle," diye tısladı. Hançerim, taş zeminde hüzünlü bir sesle benden uzakta yatıyordu. Bu, onun zaferiydi. Ama benim de kaderimi değiştirecek anın başlangıcıydı. Lysander’ın kolu, boğazıma bir kelepçe gibi geçmişti. Göz göze geldiğimiz o an, aramızdaki dövüşün bitmiş olmasından daha ağır bir gerçeğin farkına vardım: Bu adam, beni buraya kadar bilerek getirmişti. O, sadece Kapı'nın gardiyanı değil, benim amacımı bilen biriydi. Lysander, baskıyı hafifletti ama beni bırakmadı. Eliyle Yarığın çevresindeki havayı işaret etti. Büyü, tüm ürkütücü ihtişamıyla kendini gösterdi. Soğuk, parlak bir mavi ışıkla parlayan, Yeraltı Kapısı'nın kadim yasası havada belirdi. "Oku," diye fısıldadı Lysander, sesi ilk kez daha yakındı, daha insana yakındı ama bu, tüm tehditlerden daha ürkütücüydü. "Kapının istediği, sadece kan değil." Gözlerim, harflerin her birini sindirerek okudu. Harfler, ruhuma kazınırcasına zihnimde yankılandı: "Giren, En Değerlisini Bırakacak. Ruhun Bir Kısmını, Sonsuzluğa Söz Vermeden." Bütün vücudum dondu. Dünyam, o anda tamamen alt üst oldu. En değerlisi. İçimde büyük bir savaş başladı. Ailemin yadigârı olan hançer mi? Hayır, hançer sadece bir araçtı. Hayatım mı? Hayır, intikam almadan ölmek zaten bir yenilgiydi. Hayır. Benim en değerli şeyim, kederi ve acıyı bastıran o inatçı, canlı anılarımdı. Köyüm yandığında, ailem yutulduğunda, beni hayatta tutan, ağlamayı reddeden o güzel anılar. O anılar, Aethel'in son direnişiydi. Eğer onu kaybedersem, geriye sadece acı ve öfkeden oluşan, boş bir kabuğum kalacaktı. Ama o zaman... o zaman gerçekten yenilmiş olacaktım. Anılarım, Aethel’de geçen güzel günlerimdi. Tüm çocukluğumdu. Gözlerimi Kapı'dan Lysander'a çevirdim. Onun gözlerinde ne merhamet ne de pişmanlık vardı; sadece bekleyişin soğukluğu vardı. O, bana ait olanı benden alacaktı. Bir şeyler yapmak istedim, beni kurtaracak. Kaçmak? Geri dönsem bile, intikamını almadan Aethel'e ne yüzle bakardım? Lanet devam ederdi. Ağlamak? Gözyaşları, Lysander'ın istediği güçlenmeydi. Vazgeçmek? Annemin son gülümsemesi, babamın son sözleri... hepsi boşuna mıydı? Hayır. Anılarım, geri dönme vaadi taşıyordu; "Ben iyileşeceğim, ben kazanacağım" diyordu. Ama Kapı, Sonsuzluğa Söz Vermeyenleri istiyordu. Benden istedikleri, kederimin bir gün iyileşeceği umuduydu. İntikam için, bu umudu kesip atmalıydım. Anılar, intikamın önündeki engeldi. Kararımı verdim. Bu, gözyaşlarından daha acı bir fedakarlıktı. Lysander, kollarımı serbest bıraktı. Hemen hançerimi yerden aldım. Bu kez hançeri, bir düşmanı hedef alır gibi değil, gözü kapalı bir cerrahın hassasiyetiyle kendi göğsüne doğru tuttu. "Yalan söylemeyeceğim," diye fısıldadım. Sesim, rüzgarın fısıltısından daha hafifti, ama her zerresinden gelen bir kararlılık taşıyordu. "Bu Kapı, Sonsuzluğa Söz Verecek bir Lyra'yı içeri alamaz." Gözlerimi kapattım. Son kez, o lanetli "Güneş Gülü" şarkısını söyledim. Melodi, öylesine güçlü, öylesine parlaktı ki, zirvedeki sis bir anlığına dağılır gibi oldu. O anlarda çocukluğumu, ailemin sıcaklığını, kaybettiğim her şeyi son bir kez yaşadım. Şarkı, "Ama eğer beşik sallanırsa, Gölge gelip seni alacak" dizesinde, tiz, acı ve kesin bir şekilde kesildi. Son kez fısıldadım, “Anılarım senin olsun, lanetli kapı...” O an, içimdeki tüm canlı, parlak enerji, gözlerinden fışkıran bir ışık huzmesi gibi Kapı'ya doğru atıldı. Gözyaşlarım altın rengi bir ışık gibi akıp kapıya gidiyordu. Işık, Kapı'nın yarığına çarptı ve soğuk bir mavi parıltıyla etrafa yayıldı. Tüm güzel anılarım emilirken, o altın rengi ışık zifiri bir karanlığa dönüştü ve Kapı'nın büyüsüne karıştı. İçimdeki, içi içine sığmayan neşeli, mutlu çocuk yerini, ebedi bir ciddiyete bıraktı. Güzel tüm hisler gitmişti. Geriye kalan, sadece öfke, acımasızlık ve amaca ulaşma kararlılığıydı. Lysander, benim bu eylemim karşısında hareketsizdi. Gözlerindeki soğuk ifade, anlık bir acıma, karışık bir tatmin ve tuhaf bir pişmanlık gösterdi. Bana acıyor muydu? "Bedelin ödendi," dedi Lysander, sesi artık gizli bir hayranlık ve karmaşık bir memnuniyet taşıyordu. “Bana acımana ihtiyacım yok.” dedim. Sesim ruhsuzdu, bu kadın bana yabancıydı. Lysander konuşmadı. Ben konuşmadım. Konuşacak bir şeyim kalmamıştı. Sadece Kapı'dan yayılan karanlığa baktım. Lysander'ın uzattığı paslı zincire uzandım. Zincir soğuktu; tıpkı yeni ruhum gibi. Ben ve Lysander, omuzlarında tüm Olympos’un kederini taşıyan Hades heykelinin gölgesinde, Sonsuzluğa Söz Vermeden yeraltının derinliklerine inmeye başladılar. Yüzümde, ağlaması gereken yerde donup kalan acı vardı. ... Anılarımı Kapı'ya feda etmenin ardından yaşadığım şok, saniyeler içinde ruhsal bir uyuşmaya dönüştü. O duygular, benim en sadık dostumdu, beni kederden koruyan son savunma hattımdı. Şimdi gitmişti. Geriye kalan, göğsümün ortasında açık ve zonklayan bir boşluktu. Sanki kalbimin sesi, o anılarla birlikte Kapı'nın büyüsüne karışmıştı. Lysander, Kapı'dan yayılan karanlık büyünün içinde, paslı zinciri bana uzattı. Ona baktım. Gözlerinde artık ne küçümseme ne de saf öfke vardı; sadece yorgun bir kabulleniş ve hesaplanmış bir kararlılık parlıyordu. Benden bir şey beklediğini biliyordum, belki de bir itiraz, bir isyan. Ama konuşmadım. Konuşacak bir Lyra kalmamıştı. Sadece başımı ağır ağır salladım, bu sessiz jest, kaderimi ona teslim ettiğimin acımasız bir onayıydı. "Bu yolculukta sana rehberlik edeceğim," dedi Lysander, sesi mesafeliydi. "Ama ne bu Kapı'ya ne de bana Sonsuzluğa Söz Verme." Bu, onun son uyarısıydı. İçten içe beni geri çeken bir his vardı. Buraya gelmekte, içeri girmekte çok kolay olmuştu. Bu fazla garipti, girdiğim yer öylesine bir yer değildi. Hades’in cehennemi, krallığıydı. Öylece girebiliyor oluşum çok garipti. Zinciri kavradım. Soğuk, paslı metal, tenime değdiğinde içime işledi; tıpkı yeni ruhum gibiydi. Zincir, yeraltı dünyasına inişimizde tek bağlantımız oldu. Lysander önde, ben arkada, Kapı'nın dikey, derin yarığına doğru inmeye başladık. Yarığın içi, cehennem ateşiyle değil, mutlak, nemli ve yoğurulmuş bir karanlıkla doluydu. Hava ağırdı, her nefesimde ölü toprağın bayat kokusunu alıyordum. Bu karanlık, gözle görülemeyen, işitilemeyen bir acıyla doluydu. Lysander, bu karanlıkta evindeydi. Zırhının hafif hışırtısı dışında hiçbir ses çıkarmıyordu. Hareketleri sessiz, kendinden emin ve bir Yeraltı canavarı gibi pürüzsüzdü. Onun bu kusursuz uyumu, bende hem derin bir güven hem de yoğun bir nefret uyandırıyordu. O benim rehberimdi, ama aynı zamanda beni buraya hapsedenin ta kendisiydi. İniş sırasında, Lysander zinciri ara sıra kontrol ediyor, düşmeyeceğimi garanti ediyordu. Bu tuhaf anları, zihnimde bir karmaşa yaratıyordu: Onu parçalamalıyım. O, anılarımı çalan gücün parçası. Ona ihtiyacım var. O, beni intikamıma ulaştıracak tek yol. Lysander aniden durdu ve yukarı baktı. Ben de baktım. Kapı'nın girişi, artık bir ışık zerresi gibiydi ve tam o anda, gözle görülür bir büyülü güçle Kapı kapandı. Artık geri dönüş yoktu. Feda ettiğim tüm duyguların son kalıntıları, o kapanan taşların ardında mühürlenmişti. İnişimiz, Yeraltı Dünyası'nın ilk katmanına, Erebus'a ulaştığımızda sona erdi. Zincirin son halkası yere değdiğinde çıkan ses, bu ebedi alacakaranlığın sessizliğinde devasa bir gürültü gibiydi. Burası, ne ölü ne de diri olan ruhların beklediği yerdi. Erebus, sis, pus ve soğuk kederle kaplıydı. Havada, unutulmuş hatıraların ve kayıp umutların fısıltıları dolaşıyordu. Ruhlar, Lysander'ın varlığından korkuyor gibi, gölgelere sığınıyorlardı. Lysander, zinciri elimden aldı. O an, fiziksel bağlantımız koptu, ama aramızdaki gerilim dolu bağ daha da güçlendi. Yüzü, Erebus'un loş, kasvetli ışığında daha da sert ve keskin görünüyordu. "Erebus," dedi, sesi ruhların fısıltılarını kesercesine netti. "Ruhların beklediği yer. Ancak bu karanlık, bizim için sadece bir başlangıç." Etrafıma baktım. Hançerimi kınıma soktum. Artık duygularım yoktu, dolayısıyla korkacak bir şeyim de kalmamıştı. Sadece çıplak bir öfke ve acımasız bir kararlılık kalmıştı. Lysander, önümden yürümeye başladı, arkamdaki gölgesi bile otorite yayıyordu. Şimdi içimi yeni ve tehlikeli bir amaç dolduruyordu. Lysander'ın soğuk sesi, karanlıkta yankılanarak kulağıma ulaştı. "Lanetli Tapınak'a ulaşmak için, Acheron Nehri'ni geçmemiz gerek. Ve o nehrin suları, buzdan daha soğuk, ateşten daha sıcaktır. Hata yaparsan, seni Kharon'a bırakırım." “Yeraltı gardiyanısın diye bana emir verebileceğini sanıyorsan yanılıyorsun. O taptığın Hades bile bana emir veremez. Aklına kazı.” dedim sertçe. Benden böyle bir atak beklemediği belliydi ki, kaşlarını hafif yukarı kaldırıp göz devirdi. Bir dakika. Yeraltı gardiyanı bana göz mü devirmişti? Saatler öncesine kadar hikayeden ibaret sandığım adam şimdi bana göz devirmişti. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Ve ilerlediğimiz karanlıkta ruhum boğuldu.
Bölüm 3
GARDİYAN
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.