BÖLÜM 2
"Gerçekten şaka kaldıracak durumda olmadığımın farkında mısın?"
Ellerimle uçurumu işaret ettim. Sesim yorgun, biraz da kırılmıştı.
Yabancı, önce uçuruma, sonra bana baktı. Başını yavaşça salladı.
Sonra aynı ciddiyetle konuştu:
"Şaka yapmıyorum."
Şaşkınlığımı gizlemeye çalışmadım.
Hiç tanımadığım biri... karnımdaki küçücük canlının babası olmak istiyordu.
"Ne-neden senin olmayan bir bebeğin neden babası olmak istiyorsun?" dedim fısıldayarak
gözleri gözlerimde gezindi sanırım neden sorusunu kendine soruyordu. Uzun süre sessiz kaldı. Kafasını gök yüzüne kaldırdı.
"Bilmiyorum ama sana yardım edebilirim." dedi oldukça ciddi gözüküyordu.
"Seni tanımıyorum bile," dedim.
"Umut. Benim adım Umut Aykan."
Elini uzattı.
Bir an tereddüt ettim.
Sonra düşündüm: Zaten kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştı.
Belki de bu ufaklığın hâlâ bir şansı olabilirdi.
Elini sıktım.
"Esin," dedim kısık bir sesle.
Bir sessizlik oluştu. Yağmurun damlaları aramıza düşüyordu.
Sonra ben sordum:
"Peki... şimdi ne olacak?"
Gülümsedi. Ayağa kalktı, elini yeniden bana uzattı.
Kafamı kaldırıp yüzüne baktığımda, gözlerinde garip bir kararlılık gördüm.
Elini tuttum, ayağa kalktım.
Üzerimdeki çamuru silkeleyip önden yürüyen Umut'un arkasından adım attım.
"Şimdi nereye gidiyoruz?" dedim.
"Bir de sorularıma cevap vermiyorsun. Gizemli biri misin sen?"
Yanıt vermedi.
Arabaya kadar sessiz yürüdük.
Kapıyı açtı, oturmam için bekledi.
Sonra sürücü koltuğuna geçti.
Gözlerimin içine baktı.
O bakışta anlamlandıramadığım ama içimi delen bir şey vardı.
"Bu yamaca sık sık gelirim," dedi sonunda.
"Ama daha önce burada kimseye rastlamadım.
Burası bana ait gibiydi hep.
Şimdi... senin yolun da buraya düşmüş."
Başımı yamaca çevirdim.
Nasıl geldiğimi hatırlamıyordum bile.
Sadece... buradaydım.
"Bilmiyorum," dedim fısıltıyla.
"Sadece kendimi burada buldum."
Boğazım düğümlendi. Sesim titredi.
Yağmurun ardından gelen sessizlik, arabanın içini doldurdu.
"Sence beni duymuş mudur?"
Sesim neredeyse bir fısıltıydı.
"O da benden nefret ediyor mudur?"
Umut'un elleri yüzüme dokunduğunda, o an ağladığımı fark ettim.
Avuçlarının sıcaklığı, içimdeki titremeyi durduramadı. Başımı ona çevirdim. Kaşları çatılmıştı.
"Ben seni duymadığına eminim," dedi, sakin ama kararlı bir sesle.
"Ama hissetmediğini söyleyemem. O yüzden artık ağlamamalısın.
İkiniz de iyisiniz... ve her şey yoluna girecek."
Bir an... nefesim göğsümde sıkıştı.
Beni sarsan onun ellerinin sıcaklığı mıydı, yoksa içime düşürdüğü o minik umut mu?
Bilemiyordum.
Belki zamanla anlayabilirdim.
İçimden tekrarladım:
"İnanmalısın, Esin. Başka yolun kalmadı."
Sonra dudaklarımdan döküldü:
"Her şey yoluna girecek."
Umut'un yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
"Önce hastaneye gitmeliyiz," dedi, motoru çalıştırırken.
Yorgundum.
Kelimeler bile ağırdı artık.
Kafamı cama yasladım.
Camın dışındaki yağmur damlaları, gözyaşlarımla yarışıyordu.
Hiç bilmediğin bir yolculuğa hazır mısın, Esin?
Gözlerim kapanırken radyodan kısık bir şarkı yükseldi.
---
Bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde?
Seher yeli eser, yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
---
Durduğumuzu anladığımda gözlerimi yavaşça açtım. Etrafıma baktım ambulans vardı etrafta koşturan insanlar yavaşça kapımı açtım. Arabadan indiğimde hâlâ sersem gibiydim.
Bergamotla lavantanın karıştığı bir ferahlık doldu burnuma; ama içimdeki ağırlığı hafifletmeye yetmedi. Ayakta zor duruyordum. Birden beni kucağına aldı. Başım Umut'un göğsüne denk geldi.
"Ben yürüyebilirim," dedim.
Ama Umut beni duymadı bile.
Gözleri yalnızca önümde, sesi keskin ve telaşlıydı:
"Sedye getirin! Bahar Hanım'ı çağırın hemen!"
Şaşkınlıkla kafamı göğsünden kaldırıp ona baktım.
"Sedye mi? Ben iyiyim..."
O an göz göze geldik.
Yorgun ama kararlıydı.
"Yol boyunca sayıkladın. Ateşin var, Esin. 'İyiyim' deme değilsin."
Elimi alnıma götürdüm.
Gerçekten... yanıyordum.
Birkaç kişi koşarak geldi. Ama Umut'un kolları daha da sıkılaştı; başımı göğsüne yasladı.
Kalbinin sesi, bir anlığına her şeyi bastırdı.
"Umut Bey, yatırmamız lazım," dedi bir hemşire.
"Bahar Hanım'a haber verdik."
Umut Bey mi?
O kadar resmî bir seslenişti ki, bir an nerede olduğumu unuttum.
Beni sedyeye yatırdılar. Vücudum titriyordu. Üzerimde ki hırkayı önüme çekiştirmeye çalışırken Umut elimi tuttu.
"Şimdi üstünü kapatma, ateşin var," dedi.
"Üşüyorum..." fısıltım dudaklarımda eridi.
Odaya girdiğimizde içeride kahverengi saçlı, mavi gözlü bir kadın bizi bekliyordu.
Kadın başını kaldırıp gülümsedi.
"Umut, hoş geldin."
"Bahar, ateşi var," dedi Umut, sesi endişeyle doluydu.
Bahar, kulağıma termometreyi yerleştirip ekrana baktı.
Kaşları hemen çatıldı.
"Soğuk su kompresi yapalım. Gerekirse ılık duş. Hamile olduğu için serum istemiyorum," dedi.
Sonra yanıma oturdu, sesi yumuşaktı.
"Korkma. Hemen ateşini düşüreceğiz."
Başımı zar zor sallayabildim.
"Bu arada tanışamadık," dedi kadın gülümseyerek.
"Bahar. Umut'un ablasıyım."
Sözleri beynimde yankılandı.
Ablası mı?
Bir anda içimden geçenleri dahi bastıramadım.
Allah'ım... Dilim tutulmuştu.
Gözlerim Umut'a kaydı; o, yere bakıyordu.
Sanki bu açıklamanın benim üzerimde yaratacağı etkiyi tahmin etmiş gibiydi.
Hani derler ya, 'Yer yarılsa da içine girsem...'
İşte tam da o anı yaşıyordum.
Gözlerimi bir bezle kapamalarını istesem, çok şey mi istemiş olurdum?
İçimde kocaman bir boşluk, üzerime çöken ağır bir utanç...
Yutkundum, ama kelimeler boğazıma dizildi.
Bahar'ın sesiyle irkildim:
"Tatlım, iyi misin?"
Hayır, iyi değildim.
Utandım, çaresiz hissettim.
Ama yine de dudaklarımdan çıkan tek kelime buydu:
"Evet, iyiyim."
Sesim neredeyse fısıltıydı.
Ama Umut duymuş olmalıydı, çünkü gözlerini kaldırıp bana baktı.
Sesim içime kaçmış gibiydi.
Umut sessizce, gözlerini hiç ayırmadan beni izliyordu.
Bahar ateş ölçeri yeniden kulağıma yerleştirdi.
"Ateşin düşmüş gibi... Sen nasıl hissediyorsun?"
İçten bir gülümsemeyle sormuştu.
"Yorgun hissediyorum, sadece," dedim.
"İnan bana, bu gayet normal. Bebeğe bakalım mı istersen?"
Sözleri kalbimde küçük bir sıkışma yarattı.
İçimde yükselen huzursuzluğu bastıramıyordum.
Umut yanıma yaklaştı, elimi tuttu.
Dokunuşu boğazımda bir yumruya dönüştü.
Bahar'ın bakışları ikimiz arasında gidip geliyordu.
Ultrason malzemelerine yöneldiğinde, Bahar görmeden Umut'a başımla eğilmesini işaret ettim.
Kulağına fısıldadım:
"Ne yapıyorsun? Ablan bizi yanlış anlayacak."
Umut kahkahayı bastı.
Ne dedim ki şimdi ben?
Bahar döndü ve o bakışı... sıradan değildi. İçinde bir şey saklıyordu, dikkatle izliyordu bizi.
"Yanlış anlaması gerekiyordu zaten," dedi Umut, hâlâ gülerek.
Ah, Allah'ım! Bu yer neden yarılmıyor ?
Tişörtümün eteklerini yukarı sıyırdım.
Soğuk jel tenime değdiğinde irkildim; küçük bir ürperme tüm vücuduma yayıldı.
Bahar gülümsedi.
"Evet, biraz soğuktur. Peki... siz nerede tanıştınız, anlatmayacak mısınız?"
Ne diyeyim şimdi?
Uçurumun kenarında mı? Riva mı desek?
Detaya girmeye gerek yoktu.
"Biz... şey... yani... şeyde tanıştık," dedim.
Cümlem yarım kaldı, rezil bir şekilde havada asılı kaldı.
Bahar abla hafifçe gülüyordu, belli ki fark etmişti.
"Riva'da tanıştık," dedi Umut, gözlerini ekrandan ayırmadan, düz bir sesle.
"Umut, arkadaşının ismini benimle paylaşmayı düşünmüyorsun herhalde?"
Soru, sanki bana sorulmuş bile değildi.
Dudaklarım kımıldamadan önce Umut yanıtladı:
"Esin. Ama arkadaşım değil."
Bahar, anlamaya çalışır gibi bir süre baktı.
Sonra tekrar ekrana yöneldi:
"Bak Esin... Orada, nohut tanesi kadar. Görüyor musun?"
Ekrana bakmaya korktum.
Umut, benim aksime iyice yaklaşmıştı; sahte bir baba için fazlasıyla ilgiliydi.
Onun varlığıyla cesaret bulup kafamı çevirdim.
Nohut tanesi... içimi nasıl da yaktın.
Ağlamamak için gözlerimi tavana diktim.
"Görünürde bir problem yok gibi. Bir de kan alalım, emin olalım," dedi Bahar.
Cihazı karnımdan çekti, jel kalıntılarını sildi.
Sedyeden doğrulmaya çalıştığımda Umut hemen yanımda belirdi, elimi tuttu; gözlerindeki kararlılık kalbimi sıkıştırdı.
Bahar hâlâ bizi izliyordu, dikkat kesilmişti.
Kan alırken sordu:
"Bebeğin babası nerede?"
Umut tek kelime etmemi beklemeden araya girdi:
"Buradayım."
Bahar'ın gözleri büyüdü. Şaşkınlıkla bana döndü.
"Ne? Nasıl yani? Sen misin?"
Şaşkındı, ama öfkeli değildi. Daha çok endişeliydi.
Utandım.
Doğru bir karar verip vermediğimden emin olamıyordum.
İnsanların gözünde nasıl görünüyordum?
Peki ya Umut'un gözünde?
"Duydun işte, abla. Benim bebeğim," dedi Umut, biraz bıkkınlıkla.
"Bu nasıl olabilir, Umut?"
Bahar'ın gözleri yaşla dolmuştu, endişeli görünüyordu şaşkınlıkla bakışları bir bana birde Umut'a kayıyordu.
Bir an önce buradan çıkmak istedim.
Kalbim hâlâ hızlı atıyordu; korku, utanma ve bir parça da minnet arasında gidip geliyordu.
"Sanırım sizi yalnız bıraksam daha iyi olur," dedim, sesim hâlâ titrek.
Ama Umut kolumdan tuttu, kararlılığıyla beni durdurdu:
"Çıkmana gerek yok. Esin'i seviyorum. Bu bebeği istiyorum. Bahar, bunun için her şeye hazırım!"
Rolünü öyle iyi oynuyordu ki...
Gerçeği bilmesem, beni sevdiğine ve bizi istediğine inanabilirdim.
"Ciddi misin, Umut? Bu gerçekten gerçek mi?"
Bahar'ın sesi titriyordu; endişe ve şaşkınlık arasında gidip geliyordu.
"Böyle tanıştığımız için utanıyorum. Üzgünüm," fısıldadım sessizce.
Bana döndü, gülümsemeye çalıştı.
"Hayır, utanmana gerek yok. Çok sevindim gerçekten."
Ellerini uzattı; yaklaştığımda sıkıca sarıldı ellerimi nereye koymam gerektiğini bilmiyordum sakince uzaklaştı.
Yüzüne baktığımda hâlâ silinmeyen bir endişe vardı.
"Evdekilerle ne zaman tanıştıracaksın?" diye sordum.
Umut'un bakışları daha da derinleşti.
"Bu akşam tanıştıracağım. Esin iyiyse tabii."
Bahar'ın yüzünde bir anlık tereddüt belirdi.
Sanki kardeşini ilk defa bu kadar ciddi görüyordu.
Yavaşça başını salladı; onaylamış gibiydi.
Sonuçlar kısa sürede geldi.
Bahar kâğıda göz gezdirdi, ciddiyetle başını kaldırdı.
Bir an duraksadı, sonra gözlerimizi birbirine dikti; içinde hem rahatlama hem de hafif bir endişe vardı.
"Esin'in sıvı eksikliği var. Hamilelikte vitamin eksikliği normaldir ama Esin'deki değerler oldukça düşük. Beslenme düzenin kötüymüş. Vitamin takviyesi yazacağım. Diyetisyen arkadaşım da bir liste hazırlasın. Onun dışında bir sorun görünmüyor. Gayet iyisin, Esin'cim."
İçimdeki düğüm biraz çözüldü.
Uzun süredir hissetmediğim bir rahatlama yayıldı damarlarıma; nefesim bir anlığına hafifledi.
Umut hemen elimi tuttu, sımsıkı:
"O zaman biz gidelim , Esin yeterince yoruldu."
Ayağa kalktım. Bahar da kalktı, gözleri hâlâ üzerimdeydi.
"Akşam gelirsiniz, değil mi?" diye sordu.
Umut, kapıya yönelmeden önce başını çevirip yanıtladı:
"Evet, geleceğiz."
Koridorda yürürken Bahar'ın bakışlarını hâlâ sırtımda hissettim.
İçimde tuhaf bir his vardı; doğru mu yapıyordum yanlış mı bilmiyordum.
Hastanenin çıkışında durdum.
Büyük harflerle yazılmış AYKAN Hastanesi tabelasına gözlerim takıldı; kalbim sıkıştı.
Donup kaldım.
"Evet," dedi Umut, sorumu beklemeden, sakin ama emin bir sesle.
Şokumu atlatmam zaman aldı. Arabaya bindik.
"Daha şaşıracağım şeyler olacak mı? Böyle öğrendiğimde... travma etkisi yapıyor," dedim, sesim hâlâ titrek.
Umut hafifçe gülümsedi.
Ama ben ciddiydim; kalbim hâlâ yerinde gibi atıyordu, düşüncelerim karma karışıktı.
Arabaya bindiğimizde Umut bana döndü.
"Ailen nerede, Esin? İstersen önce onların yanına gidelim."
Bir an sustum. Kelimeyi tekrarladım, sanki yabancıymış gibi:
"Ailem mi?"
"Evet."
Yutkundum.
"Annem öldü... ben doğarken."
Bakışlarımı hemen kaçırdım.
İnsanların bana acıyarak bakmalarından nefret ederim.
Anlamış olmalı ki susmayı tercih etti. Arabayı çalıştırdı.
Bir süre sessizlik çöktü aramıza.
Sonra o, alttan gelen bir öfkeyle sordu:
"Peki, baban?"
"Beni onlara veremezsin."
Bakışları üzerimde ağırlaştı. Kaşları çatıldı. Yumruğu direksiyonda sıkıldı.
"Seni kimseye vermiyorum, Esin."
Kafamı yola çevirdim.
Belki o vermezdi... ama ya biri gelip alırsa?
"Beni bulacaklar," dedim, sesim neredeyse bir fısıltı.
"Ve almaya gelecekler. O zaman ne olacak?"
Gözlerimi bulutlara diktim.
Ağlamamak için çabalıyordum.
Umut elini çeneme uzattı, bakışlarımı yakaladı.
"Sen istemedikçe kimse seni benden alamaz, Esin. Babandan mı kaçtın?"
"Herkesten..." dedim sadece.
Daha fazlasını anlatmaya gücüm yoktu.
Gözlerimden yaşlar süzüldü; başparmağıyla sildi.
"Hazır hissettiğinde..." dedi.
"Hazır hissettiğimde..." diye tekrarladım, yankı gibi.
Bir süre sessizlik... Sonra ben sordum:
"Peki ya senin ailen?"
"Annem doktordu, ama emekliye ayrıldı. Bahar'ı zaten tanıyorsun. Babam... iş insanı diyelim."
Babamdan bahsederken yüzüne karanlık bir gölge düştü.
Sanki o da kendi geçmişinin sesini duymuştu.
"Arabada ne sayıkladığını sormayacak mısın?" dedi, gözlerini üzerime dikerek.
Konuyu değiştirdiğine göre, o da yaralıydı.
Tıpkı benim gibi.
"Sormayacağım."
"Belki bir gün sorarsın."
"Korkuyorum." Sesim titrek ve kısıktı.
"Anlatırsan yaşamaktan mı?"
Kafamı sadece salladım.
Umut derin bir nefes aldı, önüne döndü ve arabayı çalıştırdı.
"Eşyaların nerede? Gidip alalım."
"Eşyalarım yok. Hepsini yaktım."
Şaşkınlıkla bana döndü.
"Nasıl yani?"
"Bayağı... Eşyalarımın hepsini yaktım. O uçuruma gitmeden önce sahip olduğum her şey yandı."
"Ama neden?"
Gözlerim boşluğa daldı. Dudaklarım neredeyse kendi kendine fısıldadı:
"Çığlıklarımı ateşe vermek istedim."
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
