Komuta merkezindeki tüm ekranlar yeşile dönmüş, yapay zeka Minva’nın zafer şarkısını andıran mekanik raporu odayı doldurmuştu: "Yörünge stabil. Düşüş durduruldu. Minerva-4 güvenli hatta."
Ancak Asena için bu odadaki tüm ışıklar ve sesler anlamını yitirmişti. Kulaklarında sadece o son patlamanın uğultusu ve Demir’in telsizden gelen son fısıltısı yankılanıyordu: "Bırakmıyorum."
"Demir? Demir, cevap ver!" Asena telsiz panelinin üzerine kapandı, mandala öyle sert basıyordu ki parmak uçları acıyla sızladı. "Yedinci seviye, durumunu bildirin! İşçi Demir, bu bir emirdir, ses ver!"
Hoparlörden gelen tek şey, derin uzayın boşluğunu andıran soğuk bir statik hışırtıydı.
Asena bir anlığına etrafındaki devasa ekranlara, kendisini milimetrik olarak izleyen güvenlik kameralarına baktı. Minva’nın mercekleri üzerindeyken bir istasyon şefinin yapması gereken şey, yerinde kalıp sistem kontrollerini tamamlamaktı. Ama içindeki o buzdan duvar, aşağıdan gelen o sağır edici sessizlikle tamamen paramparça olmuştu.
"Şef Vance," dedi Minva, kadının hareketlerindeki anomaliyi sezip uyararak. "Komuta merkezini terk etmeniz protokol ihlalidir. İletişim hatlarındaki arıza için bir robotik ünite görevlendirilebilir."
"Protokolleri de robotları da lanetlesinler," diye tısladı Asena.
Üzerindeki şef ceketini fırlatıp attı. Kameraların önünde, o kusursuz imajını, rütbesini ve kariyerini tek bir hamleyle arkasında bıraktı. Koşarak komuta merkezinin ağır kapısından çıktı ve asansöre doğru ilerledi. Hayatında ilk kez bir yere giderken mantığıyla değil, kalbinin o vahşi ritmiyle hareket ediyordu.
Asansör yedinci seviyeye doğru hızla inerken, Asena ellerini yumruk yapmış, titremesini engellemeye çalışıyordu. Aşağı katların o ağır, yağ ve pas kokan havası kapılar açılır açılmaz yüzüne vurduğunda, bu koku ona ilk kez yabancı ya da kirli gelmedi. Bu koku Demir’di.
Koridorda hızla koştu. Üçüncü itici hattının olduğu vana odasına ulaştığında, içerideki duman gözlerini yakıyordu. Patlayan hidrolik borularından sızan sıvılar zemini kaplamıştı.
"Demir!" diye haykırdı Asena, dumanların arasına dalarak.
Odanın köşesinde, devasa bir çelik kirişin dibinde, Demir sırtüstü yatıyordu. Üzerindeki işçi tulumu yırtılmış, sol omzundan aşağıya doğru koyu bir kan sızıyordu. Yüzü kömür karasıydı ve gözleri kapalıydı.
Asena dizlerinin üzerine çökerek kendini adamın yanına bıraktı. O steril, ulaşılamaz Minerva Şefi, şu an o yağlı ve kanlı zeminde, ellerini Demir’in yüzüne yerleştirmişti.
"Demir, aç gözlerini," diye fısıldadı Asena. Sesi ilk kez tamamen kırılmıştı, gözlerinden süzülen iki damla yaş Demir’in yanağındaki siyah lekeyi temizleyerek aşağı aktı. "Beni burada yalnız bırakamazsın. Duydun mu beni? Sana izin vermiyorum."
Demir’in göğsü hafifçe sarsıldı, ardından derin ve acı dolu bir nefes alarak gözlerini araladı. Karşısında, saçları dağılmış, ağlayan ve kendisine korkuyla bakan Asena’yı gördüğünde, çatlamış dudaklarının kenarında o tanıdık, hafif tebessüm belirdi.
"Kameralar..." diye fısıldadı Demir, sesi zar zor çıkıyordu. "...kameraları yukarıda bırakmışsın, Şef."
Asena, adamın hayatta olduğunu görmenin verdiği o devasa rahatlamayla hıçkırdı ve başını Demir’in sağlam olan omzuna yasladı. "Bıraktım," dedi, adamın boynundaki sıcaklığı hissederken. "Hepsini yukarıda bıraktım."