Yedinci seviyenin dumanlı vana odasında zaman, borulardan sızan hidrolik sıvıların ritmik damlama sesleriyle akıyordu. Asena, başını Demir’in omzundan yavaşça kaldırdı. Gözlerindeki yaşlar kurumuştu ama bakışlarındaki o mutlak teslimiyet ve sadakat dalgası hâlâ oradaydı. Artık ne rütbe kalmıştı aralarında ne de Minerva-4’ün soğuk kuralları.
"Ayağa kalkmana yardım edeceğim," dedi Asena, elini Demir’in sağlam omzunun altına yerleştirerek. "Burada kalamayız. Hava temizleme üniteleri bu kat için henüz devreye girmedi."
Demir, kadının desteğiyle dişlerini sıkarak doğruldu. Sol omzundaki yara derindi ama kemiğe zarar vermemiş gibi görünüyordu; sızan kan, tulumunun gri kumaşını koyu bir renge boyamıştı. "Yukarıya... komuta merkezine mi döneceğiz?" diye sordu, sesi hâlâ çatallıydı.
Asena adamın yüzündeki acı ifadeyi gördüğünde kalbinin sıkıştığını hissetti. Başını iki yana salladı. "Hayır. Minva bizi orada izliyor olur. Seni bu halde revire götürürsem tüm hayati verilerin ana merkeze işlenir ve dünyaya rapor edilir. Başka bir yere gidiyoruz."
Demir’i kolunun altına alarak ağırlığını paylaştı. Birlikte, yedinci seviyenin derinliklerindeki bakım personeli sığınaklarına doğru ilerlediler. Burası, yapay zekanın kameralarla donatmadığı, sadece ağır arızalarda işçilerin dinlenmesi için tasarlanmış kör bir noktaydı.
Küçük metal kapıyı aralayıp içeri girdiklerinde, loş ve sıcak bir ortam onları karşıladı. Odanın ortasında eski bir sedye, köşede ise ilk yardım malzemelerinin bulunduğu paslı bir dolap vardı. Demir, sırtını duvara yaslayarak sedyenin üzerine yavaşça oturdu.
Asena hemen dolaba yöneldi; sterilize edici solüsyonu, bandajları ve ağrı kesici ampulü alarak geri döndü. Demir’in önüne geldiğinde, yırtılmış tulumu omuz hizasından aşağıya doğru dikkatle sıyırdı. Nasır tutmuş güçlü omuzlardaki kanı temizlerken parmakları hafifçe titriyordu.
"Canını yakacağım," dedi Asena, gözlerini Demir’in gözlerine dikerek. Bu cümle, zırh odasındaki o ilk müdahaleyi hatırlatıyordu ama bu kez sesinde en ufak bir kibir ya da mesafe yoktu.
"Alıştım," dedi Demir, kadının yüzüne vuran loş ışığı izleyerek. "Senin dokunuşların acıtsa da uyandırıyor, Asena."
Asena solüsyonu yaraya bastırdığında Demir’in kasları gerildi ama gözlerini kadından ayırmadı. Asena, sargı bezini Demir’in omzundan geçirip göğsüne doğru sararken aralarındaki mesafe tamamen kapandı. Asena’nın nefesi, Demir’in çıplak göğsüne çarpıyordu. Sargıyı sabitledikten sonra ellerini çekmedi; avuçlarını Demir’in göğsündeki sıcak tene bıraktı.
"Yukarıda, itici hattı patladığında..." dedi Asena, sesi bir fısıltıya dönüştü. "Hayatımda ilk kez bir şeyi kontrol edemediğimi hissettim. Ve o an, istasyonun ya da kariyerimin hiçbir önemi kalmadı. Sadece senin sesini yeniden duymak istedim."
Demir, sağlam olan eliyle Asena’nın çenesini yavaşça kaldırdı. Parmaklarının ucundaki sıcaklık ikisinin de nefesini kesti. "Ben buradayım. Ve o hatları sadece istasyon için değil, yukarıda beni bekleyen bir kadın olduğunu bildiğim için tuttum."
Asena, bu sözlerin ardından içindeki son savunma hattının da çöktüğünü hissetti. Eğildi ve dudaklarını Demir’in dudaklarına bıraktı. Bu kez aceleci ya da korkakça bir öpücük değildi; bu kör noktada, kameralardan ve dünyadan uzakta, birbirlerine ait olduklarının sessiz ve derin bir mührüydü. Sığınağın loş ışığı altında, iki farklı dünyanın insanı, tek bir nefeste birleşti.