İçeriğe geç

SON SAYFADA Kİ ADAM

Bölüm 4 · 7 dk okuma

SON SAYFADA Kİ ADAM

Bölüm 4

ALTINCI - DOKUZUNCU BÖLÜM

ALTINCI BÖLÜM

Kapının Dışındaki Ben

Kapının ardındaki ses, insanın kendi sesini bir yabancının ağzından duymasından daha korkunç bir şey olduğunu bana o gece öğretti.

Çünkü insan kendi sesini tanır.

Sesin içindeki tereddüdü, nefes aralıklarını, kelimelerin nerede sertleştiğini bilir.

Kapının dışındaki adamın sesi benim sesimdi.

Ama konuşma biçimi bana ait değildi.

“Mert.”

Bir kez daha söyledi.

“Mert, aç kapıyı.”

Geri çekildim.

Salonun ortasında, elimde hiçbir işe yaramayacakmış gibi duran kitapla öylece duruyordum.

Kapının altından içeri ince bir gölge sızıyordu.

Ayakkabıları görünüyordu.

Siyah.

Çamurluydu.

Ve sağ ayakkabının bağcığı çözülmüştü.

Benim ayakkabılarım da öyleydi.

Daha doğrusu, en son giydiğim ayakkabıların.

Bir an aklımdan korkunç bir düşünce geçti.

Ya kapının dışındaki gerçekten bendiysem?

Ya içeride duran kişi ben değilsem?

Ya bütün bu süre boyunca kendimi yanlış kişi sanmışsam?

Kapı yeniden çaldı.

Bu kez tek bir vuruş.

Ardından:

“Beni içeri alırsan her şey bitecek.”

“Ne bitecek?”

Soru ağzımdan kendiliğinden çıktı.

Dışarıdaki ses sustu.

Sonra güldü.

Benim gülüşüm değildi.

Daha doğrusu, çocukluğumda olan bir gülüşe benziyordu.

“Bunu hâlâ bilmiyorsun.”

“Emir?”

Sessizlik.

“Emir, sen misin?”

Kapının ardındaki kişi derin bir nefes aldı.

“Emir kim?”

“İkizim.”

“Senin ikizin yok.”

“Belgeleri gördüm.”

“Belgeleri sen yazdın.”

Bir adım geri çekildim.

“Ben hiçbir şey yazmadım.”

“Emin misin?”

“Evet.”

“Öyleyse neden elindeki kitabın ilk sayfasında senin el yazın var?”

Kitaba baktım.

Kapaktaki ismimin altındaki harflere.

Mert Aras.

El yazımı tanıyordum.

Ama bu yazı gerçekten benim yazım değildi.

Benim yazıma benziyordu.

Aradaki fark, artık beni korkutmaya başlamıştı.

Kapı kolu hareket etti.

Bir kez.

Sonra durdu.

“Kapıyı açma,” dedi dışarıdaki ses.

Bu kez kendi sesiyle konuşmuyordu.

Annemin sesiyle konuşuyordu.

“Ne olursa olsun açma.”

Gözlerimi kapattım.

“Sen kimsin?”

Cevap gelmedi.

Sonra kapının diğer tarafından çok hafif bir fısıltı duyuldu:

“Ben senin son hatıranım.”

---

Sabah olduğunda kapı hâlâ kapalıydı.

Fakat koridor boştu.

Kapının önünde yalnızca tek bir şey vardı.

Bir fotoğraf.

Eski, siyah beyaz bir hastane fotoğrafı.

Fotoğrafta annem vardı.

Kucağında bir bebek tutuyordu.

Yanında ise genç bir adam duruyordu.

Adamın yüzü seçilmiyordu.

Fotoğrafın arkasında bir tarih yazıyordu:

18 Mayıs 1995.

Altında:

03.17

Ve son olarak:

“Birinci çocuk.”

Fotoğrafı çevirdim.

Bebeğin yüzü bulanıktı.

Fakat fotoğrafın sağ alt köşesinde küçük bir not vardı.

“İkinci çocuk için fotoğraf çekilmedi.”

O anda telefonum çaldı.

Bilinmeyen numara.

Açtım.

“Efendim?”

Bir kadın cevap verdi.

“Bay Mert Aras?”

“Evet.”

“Ben Dr. Leyla Demir.”

“Buyurun.”

“Size bir şey sormam gerekiyor.”

“Sorun.”

Karşı taraf kısa bir sessizlik yaşadı.

“Annenizin hastane kayıtlarını mı araştırıyorsunuz?”

“Evet.”

“Bunu neden yaptığınızı biliyor musunuz?”

“Hayır.”

“Çünkü anneniz öldüğünde bana bir mektup bıraktı.”

“Size mi?”

“Evet.”

“Ne yazıyordu?”

Kadın nefes aldı.

“Bana sizin bir gün geleceğinizi söyledi.”

“Ne zaman?”

“Onu bulduğunuz gün.”

“Ben kimi buldum?”

Kadın cevap vermeden önce sesini alçalttı.

“Emir'i.”

Telefon elimden kayacak gibi oldu.

“Emir nerede?”

“Bunu telefonda konuşamam.”

“Bana nerede olduğunu söyleyin.”

“Önce bir şeyi anlamanız gerekiyor.”

“Neyi?”

“Emir'in öldüğü gün doğum günü değildi.”

“Ne demek istiyorsunuz?”

“Çünkü Emir doğmadı.”

---

YEDİNCİ BÖLÜM

Dr. Leyla Demir

Doktorun ofisi şehrin eski tarafında, yıllardır kullanılmayan bir hastanenin arka binasındaydı.

Bina dışarıdan terk edilmiş görünüyordu.

Pencerelerin çoğu tahtalarla kapatılmıştı.

Girişte paslanmış bir tabela vardı:

Çocuk Psikiyatrisi Araştırma Merkezi

İçeri girdiğimde beni yaşlı bir kadın karşıladı.

Yetmişlerine yaklaşmış olmalıydı.

Kısa beyaz saçları vardı.

Gözlüklerinin ardından beni uzun süre inceledi.

“Babanın gözleri.”

“Babamı tanıyor muydunuz?”

“Hayır.”

“Öyleyse bunu nasıl biliyorsunuz?”

“Fotoğraflardan.”

İçeri geçtim.

Ofiste yalnızca bir masa, iki sandalye ve duvar boyunca uzanan eski dosya dolapları vardı.

Kadın kapıyı kilitledi.

“Bunu yapmam gerekmeyebilirdi.”

“Neyi?”

“Sana hiçbir şey anlatmamak.”

“Annem size ne bıraktı?”

Masasına oturdu.

Çekmeceden kahverengi bir zarf çıkardı.

Zarfın üzerinde ismim vardı.

Fakat ismim benim el yazımla yazılmıştı.

Mert Aras.

“Bu imkânsız,” dedim.

“Ne?”

“Bu yazı.”

Kadın zarfı bana uzattı.

“Senin yazın.”

“Ben yazmadım.”

“Biliyorum.”

Zarfı açtım.

İçinden tek bir sayfa çıktı.

Annemin el yazısıydı.

Sevim Aras.

Şöyle yazıyordu:

«Mert, eğer bu mektubu okuyorsan, sana anlattığım her şeyin yalan olduğunu anlamışsındır.»

Devam ettim.

«Sana hiçbir zaman ikizin olduğunu söylemedim çünkü sana bir kardeşini saklamadım. Sana kendini sakladım.»

Bir sonraki satırda kalem izi koyulaşmıştı.

«Senin doğduğun gece iki çocuk dünyaya gelmedi.»

«Bir çocuk dünyaya geldi.»

«Sonra o çocuk öldü.»

Nefesimi tuttum.

«Ve biz onu yeniden yazdık.»

Mektubu elimden bıraktım.

“Ne demek bu?”

Doktor başını eğdi.

“Bunu ben de yıllarca anlamadım.”

“Anlamadığınız şeyi neden bana gösteriyorsunuz?”

“Çünkü artık anlamanın zamanı geldi.”

“Ne yazdınız?”

Doktor ayağa kalktı.

Dolaplardan birinin önüne gitti.

En alt çekmeceyi açtı.

İçinden eski bir video kaseti çıkardı.

Üzerinde tek bir tarih vardı:

18.05.1995

“Bunu izlemelisin.”

“Ne var?”

“Doğduğun gece.”

“Benim doğduğum geceyi neden kaydettiniz?”

Doktor bana baktı.

“Çünkü o gece senin doğduğunu kimse bilmiyordu.”

---

Eski televizyonu çalıştırdı.

Görüntü önce karıncalandı.

Sonra hastane koridoru belirdi.

Görüntü siyah beyazdı.

Bir hemşire kameranın önünden geçti.

Saat duvarda görünüyordu:

03.11

Kamera doğum odasının kapısına çevrildi.

Annem içerideydi.

Doktorlar koşuşturuyordu.

03.16.

Bir bebek ağlaması duyuldu.

Kamera sarsıldı.

Bir hemşire:

“Erkek,” dedi.

03.17.

Ekran bir an karardı.

Sonra tekrar görüntü geldi.

Doktor bebeği kucağına almıştı.

Annem ağlıyordu.

“Adı Mert olacak,” dedi.

Her şey normal görünüyordu.

Ta ki doktor bebeği annemin kucağına vermek için döndüğünde...

Bebek hareket etmeyene kadar.

Doktorun yüzündeki ifade değişti.

Hemşirelerden biri:

“Kalp atışı yok,” dedi.

Annem bağırmaya başladı.

Görüntüdeki sesler birbirine karıştı.

Sonra kamera yere düştü.

Ekran birkaç saniye boyunca tavana baktı.

Ve tam görüntü kesilecekmiş gibi olduğunda bir ses duyuldu.

Benim sesim.

Bir bebeğin sesi.

Fakat o sırada doğum odasında kimse konuşmuyordu.

Ses kameranın arkasından geliyordu.

“Anne.”

Doktor videoyu durdurdu.

Odaya sessizlik çöktü.

“Bu imkânsız,” dedim.

“Evet.”

“Bu bir kurgu.”

“Hayır.”

“Bir bebek nasıl konuşabilir?”

“Konuşmadı.”

“Az önce duydum.”

Doktor bana baktı.

“Ben de duydum.”

Ekrana tekrar baktım.

Görüntünün son karesinde bir şey fark ettim.

Kapının yanında bir adam duruyordu.

Siyah palto giymişti.

Yüzü kameraya dönüktü.

Ben onu tanıyordum.

Yaşlı Mert.

Fakat videonun tarihi 1995'ti.

O zaman henüz doğmamıştım.

---

SEKİZİNCİ BÖLÜM

Adamın Yaşı

“Bu adam kim?”

Doktor cevap vermedi.

Videoyu geri sardı.

Adam tekrar göründü.

Bir saniye.

İki saniye.

Üç.

Durdurdu.

“Bunu sana göstermek istemiyordum.”

“Neden?”

“Çünkü adamın yüzünü ilk gördüğümde onu tanımadım.”

“Sonra?”

“Yıllar sonra tanıdım.”

“Kimdi?”

Doktor bana baktı.

“Sen.”

Boğazım kurudu.

“Bu videoda ben yokum.”

“Videodaki adamı söylüyorum.”

“Ben o adam değilim.”

“Şu an değilsin.”

“Ne demek bu?”

Doktor kaseti çıkardı.

“Bazı insanlar hayatlarını yaşar.”

Kaseti masaya koydu.

“Bazıları ise hayatlarını tekrarlar.”

“Ben hangisiyim?”

“Henüz bilmiyorum.”

“Peki Emir?”

Doktor gözlerini kapattı.

“Emir bir insan değil.”

Bu cümle, o gün duyduğum en korkunç cümleydi.

Çünkü bir insanın öldüğünü kabul etmek zordur.

Ama hiç var olmadığını kabul etmek daha zordur.

“Öyleyse kim?”

Doktor cevap vermedi.

Masasının üzerindeki kahverengi defteri gösterdi.

Benim defterimi.

“Onu nereden aldın?”

“Evde buldum.”

“Hayır.”

Başını iki yana salladı.

“Sen onu evde bulmadın.”

“Nerede buldum?”

“Sen yazdın.”

“Ne yazdım?”

Doktor bana yaklaştı.

“İlk kitabını.”

Masadaki defteri açtı.

İlk sayfayı çevirdi.

Altında tarih vardı:

18 Mayıs 1995.

Sonraki sayfada:

18 Mayıs 2005.

Sonraki:

18 Mayıs 2015.

Sonra:

18 Mayıs 2025.

Ve son sayfa:

18 Mayıs 2035.

Beş tarih.

Beş farklı el yazısı.

Ama hepsi benim yazımdı.

“Bu ne?”

Doktor:

“On yılda bir yeniden başlayan bir hikâye.”

“Ben bunu yazmadım.”

“Biliyorum.”

“Öyleyse kim yazdı?”

Doktor cevap vermedi.

Ben kitabı elime aldım.

Son sayfayı açtım.

Sayfada tek bir cümle vardı.

“Mert, dokuzuncu bölüme geldiğinde gerçeği öğrenecek.”

Altında küçük bir not:

“Ama gerçeği öğrendiğini sanması da hikâyenin bir parçası.”

Kitabı kapattım.

Doktor bana baktı.

“Kaçıncı bölümdeyiz?”

Cevap vermeden önce durdum.

“Sekizinci.”

Doktorun yüzündeki kan çekildi.

“Öyleyse yarın gece seni bulacak.”

“Kim?”

Doktor pencereye baktı.

Dışarıda hava kararmaya başlamıştı.

“Son sayfadaki adam.”

---

O gece eve dönerken ilk kez kendime şu soruyu sordum:

Ya bütün bunlar benim başıma gelmiyorsa?

Ya ben sadece yazılmış bir karaktersem?

Ya annem gerçekten annem değilse?

Ya yaşlı adam gerçekten gelecekteki ben değilse?

Ya doktorun bütün bunları söylemesi bile kitabın bir parçasıysa?

Eve vardığımda kapının üzerinde yeni bir not vardı.

Beyaz bir kâğıt.

Üzerinde yalnızca şu yazıyordu:

“Mert, artık dokuzuncu bölüme geçebilirsin.”

Kâğıdı çevirdim.

Arkasında:

“Ama bundan sonra okuyacağın hiçbir şey sana ait olmayacak.”

yazıyordu.

Kapıyı açtım.

Salon karanlıktı.

Masadaki kitap açıktı.

Sayfalar rüzgâr yokken kendi kendine çevriliyordu.

Birinci sayfa.

İkinci.

Üçüncü.

Sonra dokuzuncu bölüme geldi.

Sayfanın en üstünde şu başlık vardı:

DOKUZUNCU BÖLÜM

Mert Öldü

Altındaki ilk cümleyi okudum.

Ve o cümleyle birlikte bütün hikâyenin yönü değişti:

“Mert, dokuzuncu bölümün ilk cümlesini okurken öldü.”

Bölüm sonu

1 yorum

  • Like atmayı unutmayın sevgili okurlarım 💞