ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Kendi El Yazım
Kitabı kapatmadım.
Kapatırsam içindeki cümlelerin değişeceğinden korkuyordum.
Belki de insan, açıklayamadığı şeyleri kapatmak yerine açık bırakır. Çünkü açık kalan her şey, hâlâ değişebilir. Bir kapı kapanırsa arkasında ne olduğunu öğrenemezsiniz; fakat aralık bırakılmışsa, en azından içeriden bir şey çıkıp çıkmayacağını beklersiniz.
Ben bekledim.
Salonun ortasında, elimde bana ait olmayan bir kitapla, kendime ait olduğunu bildiğim bir hayatın içinde oturdum.
Kitabın kapağında ismim vardı.
Mert Aras.
Altında küçük harflerle:
Son Sayfadaki Adam
İlk sayfayı tekrar açtım.
Cümle aynıydı.
İnsan bazı geceler uyumaz.
Altında ikinci cümle vardı.
Uyuyamadığı için değil; uyursa, sabah uyandığında hâlâ aynı insan olup olmayacağından korktuğu için.
Bir sonraki paragraf...
Sonra bir sonraki...
Her şey benim hayatımdı.
Ama kelimeler bana ait değildi.
Benim yaşadığım olayları anlatıyordu.
Çocukluğumu.
Annemle olan ilişkimi.
Üniversitedeki ilk yılımı.
İlk sevgilimi.
Babamın evi terk ettiği geceyi.
Hatta kimseye anlatmadığım bir olayı bile.
On iki yaşındayken, banyodaki aynanın karşısında kendi yansımamla konuştuğum geceyi.
O gece annem beni görmüş ve ağlamaya başlamıştı.
Bana neden ağladığını sorduğumda:
“Çünkü yalnız değilsin,” demişti.
Yıllarca bunun ne anlama geldiğini düşünmüştüm.
Kitapta ise cevap vardı.
Annesi aynadaki çocuğun yalnız olmadığını biliyordu.
Sayfayı çevirdim.
Ellerim titriyordu.
Sonraki cümlede annemin adı geçiyordu.
Sevim.
Altında:
Sevim, oğluna gerçeği anlatmak için çok geç kaldığını biliyordu.
Durup nefes aldım.
“Ne gerçeği?”
Cevap bir sonraki sayfadaydı.
Fakat sayfayı çevirmedim.
Çünkü kapının önünde bir ses duydum.
Ayak sesi.
Yavaş.
Düzenli.
Merdivenlerden yukarı çıkıyordu.
Birinci basamak.
İkinci.
Üçüncü.
Sonra durdu.
Kapının altındaki boşluktan bir gölge göründü.
Biri dışarıdaydı.
“Kim var?”
Cevap gelmedi.
“Az önce burada olan adam sen misin?”
Sessizlik.
Sonra kapının diğer tarafından üç kelime duyuldu:
“Beni dinle, Mert.”
Ses yaşlı Mert'in sesiydi.
“Kitabı yak.”
Kapıya yaklaştım.
“Sen gerçekten ben misin?”
“Hayır.”
Cevap o kadar hızlı geldi ki bir an afalladım.
“Az önce kendin olduğunu söyledin.”
“Ben sana kendim olduğunu söylemedim.”
“Yüzün benim yüzümdü.”
“Yüzler yalan söyleyebilir.”
“Peki sen kimsin?”
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonra:
“Son sayfayı okuyan kişi.”
---
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Annemin Odası
O gece kitabı yakmadım.
İnsan, kendisine “yak” denilen bir şeyi yakmak istese bile önce neden yakması gerektiğini bilmek ister.
Ben bilmiyordum.
Daha doğrusu, bildiğimi sanıyordum.
Korkuyordum.
Fakat korkum kitabın içindekilerden değildi.
Korkum, kitabın doğru olmasındandı.
Sabaha karşı uyuyakalmışım.
Uyandığımda saat 11.24'tü.
Mutfakta kahve yapmak için ayağa kalktım.
Telefonum masanın üzerindeydi.
Ekranda tek bir bildirim vardı.
Yeni sesli mesaj.
Gönderen:
Anne
Parmağım ekranın üzerinde birkaç saniye hareketsiz kaldı.
Sonra mesajı açtım.
Annemin sesi geldi.
“Eğer bunu dinliyorsan, artık kitabı bulmuşsundur.”
Gözlerimi kapattım.
“Ne kadar zamanın kaldığını bilmiyorum. Ama sana söylemem gereken bir şey var.”
Ses titriyordu.
“Sen doğduğunda doktorlar bana bir şey söylediler.”
Kısa bir sessizlik.
“Senin ikizin vardı.”
Gözlerimi açtım.
Ses devam etti.
“Doğumdan birkaç dakika önce öldü.”
Telefon elimden kaydı.
Mesaj devam ediyordu.
“Fakat o gece hastanede iki bebek ağladı.”
Bir şey söyleyemedim.
Annemin sesi bu kez fısıltıya dönüştü.
“Doktorlar ikinci bebeğin yaşamadığını söylediler. Ama ben onu gördüm.”
Boğazım düğümlendi.
“Ve senin yüzüne baktığımda...”
Ses kesildi.
Mesajın geri kalanı yoktu.
Ekranda:
Mesajın devamı kullanılamıyor.
yazıyordu.
Telefonu yeniden oynattım.
Aynı yerde kesiliyordu.
Bir kez daha.
Yine.
Tam o sırada telefon çaldı.
Bilinmeyen numara.
Açtım.
Kimse konuşmadı.
“Kim bu?”
Karşıdan nefes sesi geliyordu.
Sonra bir erkek sesi:
“Annen sana yalan söyledi.”
“Sen kimsin?”
“İkizin ölmedi.”
Kalbim duracak gibi oldu.
“Ne?”
“Ölen sendin.”
Telefon kapandı.
---
O gün annemin eski evine gittim.
Evin kapısını açtığımda içeride ağır bir toz kokusu vardı.
Annem öldüğünden beri kimse eve girmemişti.
Salondaki mobilyaların üzeri beyaz örtülerle kaplıydı.
Duvar saatinin pili bitmişti.
Saat 03.17'yi gösteriyordu.
İçeri girdim.
Annemin odasına yöneldim.
Dolabın alt çekmecesini açtım.
Eski fotoğraflar.
Mektuplar.
Hastane belgeleri.
Ve bir doğum raporu.
Raporun üzerinde tarih vardı:
18 Mayıs 1995
Doğum saati:
03.17
Çocuğun adı:
Mert Aras
Cinsiyet:
Erkek
Aşağıda doktorun imzası vardı.
Fakat raporun hemen arkasında başka bir belge daha vardı.
Aynı tarih.
Aynı saat.
Aynı anne.
Aynı hastane.
Aynı soyadı.
Fakat çocuğun adı farklıydı.
Emir Aras.
Belgenin üzerinde kırmızı damgayla tek bir kelime yazıyordu:
ÖLÜ DOĞUM
Belgeyi elimden düşürdüm.
Yere eğilip tekrar aldım.
İki doğum raporu.
Aynı tarih.
Aynı saat.
Aynı anne.
Aynı hastane.
İki çocuk.
Biri yaşamış.
Biri ölmüş.
Ama raporların ikisinde de doğum saati aynıydı.
03.17.
Tam o sırada arkamdan bir ses geldi.
“Hangisinin sen olduğunu hiç merak etmedin mi?”
Döndüm.
Yaşlı adam odanın kapısında duruyordu.
Bu kez siyah palto giymiyordu.
Elinde hiçbir şey yoktu.
Sadece bana bakıyordu.
“Sen kimsin?”
“Bunu hâlâ soruyor olman ilginç.”
“Emir misin?”
Adam gülümsedi.
“Hayır.”
“Ben Emir miyim?”
“Bunu da bilmiyorsun.”
“Peki ne biliyorsun?”
Bir adım attı.
“Ben kitabın içinden çıkmadım, Mert.”
Bir adım daha.
“Sen kitabın içine girdin.”
“Ne demek bu?”
“Bunu öğrenmek istiyorsan kitabın sonuna kadar gitmelisin.”
“Sonunda ne var?”
Adam ilk kez korkmuş gibi göründü.
“Ben.”
---
BEŞİNCİ BÖLÜM
İlk Sayfa
Eve döndüğümde kitap masanın üzerindeydi.
Onu orada bıraktığıma emindim.
Ama kitap kapalı değildi.
Açık olan sayfada yeni bir cümle vardı.
Daha önce yoktu.
“Mert eve döndü.”
Altında başka bir cümle:
“Ama eve gelen Mert değildi.”
Sayfayı çevirdim.
“Çünkü gerçek Mert hiçbir zaman eve dönemedi.”
Bir sonraki sayfayı çevirdim.
Boş.
Sonraki de boş.
Sonraki de.
Yaklaşık yirmi sayfa boyunca hiçbir şey yoktu.
Sonra bir sayfada şu yazıyordu:
“Şimdi ilk bölümü yeniden oku.”
Kaşlarımı çattım.
Kitabın başına döndüm.
İlk bölümü tekrar okumaya başladım.
İnsan bazı geceler uyumaz...
İlk paragrafı bitirdiğimde bir şey fark ettim.
Bir kelime değişmişti.
İlk okuduğumda:
“Benim için o gecelerden biri değildi.”
yazıyordu.
Şimdi:
“Benim için o gecelerden biriydi.”
yazıyordu.
Bir cümle değişmişti.
Sonra başka bir şey fark ettim.
Kitapta benim yaşadığım olaylar anlatılıyordu.
Ama anlatıcı ben değildim.
Bunu daha önce düşünmemiştim.
Çünkü metin “ben” diliyle yazılmıştı.
Fakat bazı cümleler benim bilemeyeceğim şeyleri anlatıyordu.
Örneğin:
Adam merdivenlerden inerken sol elindeki defteri daha sıkı tuttu.
Ben adamın elinde defter olduğunu görmüştüm.
Ama onun defteri neden sıkı tuttuğunu bilemezdim.
Bir başka cümlede:
Adam aşağı indiğinde üçüncü basamakta durdu ve yukarı baktı.
Ben bunu görmemiştim.
Çünkü kapının önündeydim.
Kitap, benim görmediğim şeyleri anlatıyordu.
O zaman ilk kez şu ihtimal aklıma geldi:
Bu kitap benim hayatımı anlatmıyordu.
Benim hayatım, kitabı takip ediyordu.
Sayfayı çevirdim.
Son cümleyi okudum.
“Mert, bunu fark ettiğinde saat 03.17 olacak.”
Duvar saatine baktım.
03.16.
Bir dakika.
Sadece bir dakika vardı.
Saatin saniyesini izledim.
03.16.41.
42.
43.
44.
Kalbim hızlandı.
45.
46.
47.
Kapının önünden bir gölge geçti.
48.
49.
50.
Sonra kapı çaldı.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez.
Saat:
03.17.
Kitap önümde kendi kendine kapandı.
Ve kapının arkasından annemin sesi geldi:
“Mert, oğlum...”
Bir an nefes alamadım.
Sonra ses devam etti:
“Bu kez kapıyı açma.”
Ben kıpırdamadım.
Çünkü bu kez annemin sesinin arkasında başka bir ses daha vardı.
Fısıldayan bir erkek sesi.
Benim sesim.
“Kapıyı aç.”
Ve o anda anladım:
Kapının dışındaki kişi annem değildi.
Kapının dışındaki kişi...
bendim.
