İyi okumalar:)
___________________~*~_______________
"Prenses derse odaklanın artık!"
Bir anda gözlerim kocaman açıldı. Yavaşça etrafıma baktım. Aydınlık hava odanın beyaz eşyalarını daha parlak yapıyor, üstünde oturduğum yeşil koltuğu ısıtıyor ve gözlerimi yakmaktan hiç çekinmiyordu.
Bakışlarımı karşımda uzun boylu, zayıf, uzun sarı saçları ve bıyığıyla tam öğretmenliğe uygun gözlüğüyle bana bakan adama çevirdim. Bir zamanlar sevdiğim, ama o olaydan sonra nefret ettiğim öğretmenim. Edmund Vael.
Gözlerimin dolduğunu hissettim. Şuan neler oluyordu? Ben...ben ölmüştüm. Nasıl....nasıl olurda şuan burada olurdum? Nasıl!?
Edmund derin bir nefes alarak elinde ki kalemi masaya bıraktı.
"Prenses derse odaklanın! Dersi sen uyu diye anlatmıyorum."
Tedirgin bir şekilde ona baktım. "Tamam..." Dedim ama o anlatmaya geri dönünce bir kelimesini bile dinlemedim.
Olanların hepsi...hepsi rüya mıydı? Hiç bir şey gerçek değil miydi? Ah, tanrım bana yardım et! Ben ölmedim mi? Peki ya annem, o da yaşıyor mu? Şuan tam olarak ner yaşanıyordu? Yoksa öldüm de hayatımı bana geri mi izletiyorlar?
Etrafıma bakındım ve gördüğüm şey beni şok etti. Camda ki yansımama baktım. Minik yüzüm kırmızı saçlarımla daha da kapanıyor, turuncu elbisem raflarda satılmayı bekleyen oyuncak bebeklerin ki gibi süslü gözüküyordu. Ben...kaç yaşındaydım?
Hemen duvarlarda bir takvim aramaya koyuldum. Takvim, takvim, takvim! Bir an dünyam deprem yaşamış bina gibi sallandı.
23 Haziran 1563.
Bu tarih haddinden daha fazla tanıdık geliyordu.
Ben şuan beş yaşında mıydım? Kalbim tekledi. Onca yaşananlar bir rüya olamazdı. Bunca gördüğüm şey bir hayal olamazdı değil mi? Her ne kadar öyle olmasını istesem de olamazdı. İmkanı yoktu. O kadar gerçekçi bir rüyanın olmasına imkan yoktu.
O an aklıma ölmeden önce duyduğum kadın sesi geldi;
"Bu senin istediğin *** **** prenses. Elinde ki bu ***** güzel kullan. Ve bu şansı ********** için ayır. *************** gider ve bu sefer ******* kal."
Duyduğum bazı şeyleri hatırlamıyordum ama yaşanılan duygu unutulmaz derler ya hani, aynen şuan kalbime çöken ağrıyıda unutamamış, tekrar yaşamıştım. Tüm bunlar ne demek oluyordu?
Her ne kadar hatırlamaya çalışsamda diğer kelimeler aklıma gelmemişti. Ayağa kalktım ve Edmund'u umursamadan odadan çıktım. Koşmaya başladım. Madem geri döndüm, madem hala beş yaşındaydım o zaman bunu kendime kanıtlamam gerekiyordu.
Koridorlarda ki hizmetçileri umursamadan sadece hedefime koşuyordum. Sonunde nefes nefese kalıp, büyük bir kapının karşısında dikilirken kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Ama nafile. Vücudum heyecan ve korkudan kasılmıştı. Sanki zehir içmişim gibi tüm uygularım bedenimi sarıp sarmalıyordu.
Kapısının önünde hiç bir şövalye yoktu o kadının. Eminim ki kendisi istememişti. Tabi hala oradaysa.
Kapıyı tıklayarak ses gelmesini beklerim. İçimden ona kadar saymaya başladım. 1, 2, 3, 4, 5. Neden hala ses yoktu? Daha da boğuldum. Kapıya bir daha vurdum. 6, 7, 8, 9... "Girebilirsin."
Ne zamandır tuttuğum belirsiz olan nefesimi veril ve yeni bir tanesini aldım. Kapıyı dikkatlice açtım. Yaşıyordu, yaşıyordu!
"Hayırdır Renata, neden geldin? Şuan derste olman gerek miyor muydu?"
Gözyaşlarımı tutmakta başarısız olup hemen kadının yanına gittim. Yatakta uzanan bedenini inceledim ve elini tuttum.
"Anne...sen...iyisin!"
Annem diğer eliyle saçlarımı okşadı. Onunda benim gibi kızıl saçları vardı ama son bir yıldır beyazlar daha ağırlıklıydı. Doktorlar hastalığından diyorlardı. Ama bana kalsa yine de yakisiyordu anneme. Genç suratına karışan alla ak saçları ona ayrı bir hava katıyordu.
"Ağlama minik askerim. Ben tabiki de iyiyim. Hemde turp gibiyim. Endişelenme benim için, tamam mı? Asıl şuan neden derste değilsin bakım sen? Yoksa bir şey mi oldu?"
Ah be annem, nasıl da benim için endişeleniyor. Bir zamanlar unutmak üzere olduğum ses kulağımı doldururken içimde ki özlemi de doldurmaya çalışıyordu. Ama o boşluk o kadar büyüktü ki dolması uzun zaman alacak gibiydi.
Başımı bir şey olmadı anlamında salladım. Annemin elini bıraktım ve gözyaşlarımı sildim. "Bir şey olmadı. Ben...ben sadece seni özledim anne."
Annem gülümseyerek yanında ki boşluğu gösterdi. "Bende seni özledim Renatam. Gel yanıma da sarılayım sana." O an hiç düşünmeden yattım yanına. Annem kollarını bana dolarken ben bir daha ağlamak istedim ama ağlamadım. Anneme güçlü görünmek istiyordum. Nede olsa ben onun minik askeriyim.
~*~*~
Ögretmenimde zorunlu olduğum için özür dileyil odama çıkmıştım. Annemin yanından ayrılmak bana acı versede bunu yapmalıydım. Eğer izinsiz oraya girdiğim öğrenimde sorun yaşayabilirdim. Zaten bunca düşünecek şeyim varken elimi çabuk tutmalıyıydım. Çünkü o şeye az vakit kalmıştı.
Uzun bir zamanın ardından bu tarihin neden bu kadar tanıdık geldiğini hatırlamıştım. Annem bu tarihten iki gün sonra hayata gözlerini yumucaktı. Nolmalde olsa bunun hastalığından olduğunu sanıp çıkmaza girerdim ama ben bunun bir cinayet olduğunu biliyordum.
Geçmiş hayatımda bu gerçeği daha ilk günden öğrenmiştim. Kimin, neden yada nasıl yaptığını bilmiyordum ama %90 emin olduğum biri var. Edmund ve üvey annem. Geçmişti bu olayda onların bir bağı olduğunu sadece söylentilerle düşünmeye başlamıştım. Ardından arada sırada kanıtlar bulmuştum ama hiç bir zaman doğruluğunü sürdürememişlerdi.
Bu sefer kararlıydım. Ne pahasına olursa olsun annemi kurtaracak ve herkesten intikamımı alacaktım. Bana verilen bu ikinci şansı o kadar iyi kullanıcam ki bir sonraki ölümümde asla bir pişmanlığım olmayacak. Eğer ben Renata Everleigh'sem yemin ederim ki bu sözlerim boşa olmayacak!
____________________~*~_________________
-BÖLÜM SONU-
-788 kelime-