İçeriğe geç

Son Otopsi

Bölüm 3 · 19 dk okuma

Son Otopsi

Bölüm 3

Balat'ın Gölgeleri

Balat, İstanbul'un hafızasının en eski ve en yaralı katmanıydı.

Selim, Renault Mégane'ı Fener'den geçirip Balat'ın dar yokuşlarına saptığında, şehrin dokusu birden değişti. Beyoğlu'nun neon ışıkları, Kadıköy'ün kalabalık caddeleri, Boğaz'ın gösterişli yalıları — hepsi burada bir rüyanın kalıntısı gibi solup gidiyordu. Balat, İstanbul'un vitrininde gösterilmeyen arka odasıydı: boyası dökülmüş ahşap evler, yarısı çökmüş Rum kiliseleri, yüz yıllık sinagogların yosun tutmuş duvarları, taş döşeli dar sokaklar ve bu sokaklarda birbirine yaslanarak ayakta duran binalar — sanki biri destek çekse hepsi domino taşları gibi yıkılacak.

Yağmur dinmemişti. Silecekler, ön camda birer tırnak gibi gıcırdayarak ileri geri gidiyordu. Saat yediye yaklaşıyordu ve Balat çoktan kararmıştı — sokak lambalarının çoğu yanmıyordu, yananlar ise soluk sarı bir ışıkla ancak birkaç metrekarelik bir alan aydınlatıyordu. Bu karanlık, modern İstanbul'un elektrikli karanlığından farklıydı; daha eski, daha derin, daha organik bir karanlıktı. Osmanlı'dan kalma bir karanlık.

Deniz yan koltukta oturuyordu. Sohbetin başladığı andan beri tek kelime etmemişti. Elleri kucağında birbirine kenetlenmişti ve gözleri ön cama sabitlenmiş, ama hiçbir şey görmüyormuş gibi bakıyordu. Selim, kızının profilini gözünün kenarıyla inceledi: Defne'nin çene hattı, Defne'nin alnındaki o küçük kırışıklık — düşünürken beliren, endişelenirken derinleşen kırışıklık. Üç yıl önce o kırışıklığı son kez Defne'nin yüzünde görmüştü. Sabah evden çıkarken, kapıda durup "Çok büyük bir şey buldum Selim" demişti. Ve o kırışıklık oradaydı — endişe mi, heyecan mı, korku mu; Selim o gün okuyamamıştı. Artık hiçbir zaman okuyamayacaktı.

"Baba."

Selim irkildi. "Evet?"

"Annemin kazası... gerçekten kaza değil miydi?"

Soru, arabayı bir kurşun gibi delip geçti. Selim direksiyonu sıktı. Parmak eklemleri beyazlaştı.

"Bilmiyorum," dedi. Sesi düzdü, kırılgan bir buzun üzerinde yürüyen birinin sesi gibi. "Üç yıldır bilmiyorum. Ama bugün, ilk kez bir ipucu var."

"Ejderha dövmeli adam."

"Evet."

Deniz başını çevirdi ve babasına baktı. Gözlerinde — yeşil, Defne'nin yeşili — öfke vardı. Ama bu öfke Selim'e yönelik değildi; ya da belki ona da yönelikti, ama daha büyük bir şeye, daha derin bir adaletsizliğe, üç yıldır yuttuğu sessizliğe yönelikti.

"Neden araştırmadın?"

"Araştırdım." Selim'in sesi çatladı — sadece bir an, bir saniyenin kesri kadar, sonra yeniden düzleşti. "Altı ay araştırdım. Her gece, her sabah. Kamera kayıtları, tanık ifadeleri, kamyonun plakası — sahte çıktı. Sürücü bulunamadı. Kamyon çalıntıydı. Ve sonra..."

"Sonra?"

"Dosya kapatıldı. Yukarıdan emir geldi. 'Basit trafik kazası, delil yetersizliği.' İtiraz ettim. Dilekçe yazdım. Cevap bile gelmedi. Bir süre sonra... bıraktım."

"Bıraktın mı?"

Bu iki kelime, Deniz'in ağzından bir kama gibi çıktı. Selim yutkundu. Evet, bırakmıştı. Değil mi? Dosyayı masasının en alt çekmecesine koymuş, anahtarı çevirmiş ve rakı şişesini açmıştı. O günden sonra içmeye başlamıştı — gerçekten, ciddi anlamda, her gece masada bir şişeyi bitiren türden. Gölge o günlerde gelmişti hayatına; sokaktan topladığı siyah kedi, gecenin karanlığında onun tek arkadaşı olmuştu.

"Bırakmak zorunda kaldım," dedi Selim. Ama bu bir mazeret miydi, yoksa bir itiraf mı — kendisi de bilmiyordu.

Araba, taş döşeli bir sokağa saptı. Selim cebinden not kağıdını çıkardı: **B-14 / BALAT.** Anahtarın üzerindeki yazı buydu. Bir adres mi? Bir dolap numarası mı? Bir dükkanın kodu mu?

"Şair Nefi Sokak'ı arıyorum," diye mırıldandı Selim. Aslaner'in telefon kayıtlarında sık aranan kayıtsız numara, izlendiğinde Balat'taki bir antikacı dükkânına çıkmıştı. Dükkânın adı: **Rüya Antika.**

---

Dükkan, sokağın en sonunda, bir çıkmaz sokağın dibinde duruyordu.

İki katlı, ahşap cepheli, koyu bordo boyası yarısı dökülmüş eski bir Rum eviydi. Alt katın vitrininde loş bir ışık yanıyordu — portakal renginde, sıcak ama zayıf, sanki bir mumun ya da çok eski bir lambanın ışığı. Vitrinde hiçbir ürün sergilenmiyordu; sadece koyu kadife bir perde ve perdenin arasından sızan o soluk ışık. Kapının üzerinde, demirden yapılmış eski bir tabela sallanıyordu:

**RÜYA ANTİKA**

*Kuruluş: 2006*

Selim arabayı sokağın başına park etti. Deniz'e döndü.

"Sen burada bekle."

"Hayır." Deniz'in sesi kesindi. "Ben de geliyorum."

"Deniz—"

"Annemin ölümüyle ilgili bir şey varsa, ben de bilmek istiyorum. Hakkım var."

Selim bir an tereddüt etti. Ama kızının gözlerindeki kararlılık, otuz yıllık polis tecrübesinin bile kıramayacağı türden bir iradeyi yansıtıyordu. Defne de böyleydi — bir kere karar verdi mi, dünyanın hiçbir gücü onu döndüremezdi.

"Tamam. Ama konuşmayı ben yaparım. Sen sadece dinle ve izle."

Arabadan indiler. Yağmur ince ama ısrarcıydı; eski binaların saçaklarından ince su şeritleri dökülüyor, kaldırımdaki taşların arasında küçük nehirler oluşturuyordu. Sokak bomboştu — ne bir yaya ne bir kedi ne bir ses. Sadece yağmurun taşa çarpması ve uzaklardan, çok uzaklardan gelen bir vapur düdüğü.

Selim kapıya yaklaştı. Camın arkasında, tozlu bir vitrinin gerisinde hareket gördü — bir gölge, kısa, hızlı. Sonra kayboldu.

Kapıyı itti. Menteşeler iç çekti.

---

İçerisi, zamanın durduğu bir yerdi.

Selim eşiği geçtiğinde, yirmi birinci yüzyıldan çıkıp başka bir çağa adım atmış gibi hissetti. Dükkân küçüktü ama tıka basa doluydu — her santimetrekareye bir nesne, her nesneye bir hikaye sıkıştırılmıştı. Osmanlı gümüş aynalar, Bizans döneminden kalma cam bilezikler, soluk yaldızlı ikonalar, eski haritalar, denizci pusulaları, kırık saatler, tozlu gramofon plakları, yığınla eski kitap, sararmış mektup desteleri, paslı anahtar koleksiyonları...

Hava ağırdı — toz, sandal ağacı tütsüsü ve eski kâğıt kokusu. Tavandan sarkan pirinç bir şamdan, dükkânı o portakal renkli loş ışıkla aydınlatıyordu. Duvarlar koyu ahşap lambriyle kaplıydı ve lambrinin üzerine küçük çivilerle düzinelerce fotoğraf, kartpostal ve gazete kupürü tutturulmuştu.

"Kapalıyız."

Ses, dükkânın arka tarafından geldi. Kadın sesi. Alçak, sakin, ama altında bir sertlik barındıran bir ses — tıpkı durgun görünen ama altında akıntı taşıyan bir nehir gibi.

Selim rozetini çıkardı. Ama kadın henüz görünmüyordu — rafların arkasında, gölgelerin içindeydi.

"Emniyet," dedi Selim. "Başkomiser Selim Karadağ. Birkaç soru sormam gerekiyor."

Uzun bir sessizlik. Sonra rafların arasından bir figür belirdi.

Rüya, Selim'in beklediği gibi değildi.

Yaşını tahmin etmek zordu — kırklı mı, ellili mi, belki daha genç ama yaşanmışlıktan eskimiş mi, bilemezdiniz. Küçük yapılıydı, ince ama kırılgan değil; daha çok yılların sıkıştırdığı, yoğunlaştırdığı bir sertlik vardı bedeninde. Yüzü dikdörtgen hatlarla çizilmişti — geniş alın, keskin elmacık kemikleri, ince dudaklar. Gözleri koyu kahveydi ama ışığın altında kehribar parıltısı taşıyordu. Saçları — kestane, omuz hizasında, yarısı beyaz — arkadan gevşekçe toplanmıştı. Üzerinde koyu yeşil bir yün hırka ve altında siyah bir elbise vardı. Boynunda, uzun bir gümüş zincire asılı küçük bir anahtar sallanıyordu.

Selim, kadının gözlerindeki ifadeyi okudu: Korku değildi. Şaşkınlık da değildi. *Beklenti*ydi. Sanki bu anı — bu kapının açılmasını, bu rozetin gösterilmesini — uzun zamandır bekliyordu.

"Oturun," dedi Rüya. Sesi değişmemişti — aynı sakin, aynı mesafeli, aynı nehir. Dükkânın arka tarafındaki küçük bir masaya yürüdü. Masa, eski bir dikiş makinasının ayakları üzerine yerleştirilmiş kalın bir meşe levhaydı. Üzerinde bakır bir cezve, iki fincan ve bir deste tarot kartı duruyordu.

Selim ve Deniz oturdular. Rüya karşılarına geçti. Gözleri bir an Deniz'e kaydı — ve orada, o kehribar derinliğin içinde, bir şey kıpırdadı. Tanıma mı? Acıma mı? Selim yakalayamadı.

"Profesör Vedat Aslaner'i tanıyor musunuz?" diye sordu Selim, doğrudan.

Rüya cevap vermedi. Bakır cezveyi aldı, arkasındaki küçük ocağın üzerine koydu. Ateşi yaktı. Kahve yapmaya başladı. Hareketleri yavaş, ölçülü, ritüelistik bir titizlikle yapılıyordu — sanki kahve yapmak değil, bir ayin düzenliyordu.

"Profesör Aslaner bu sabah Boğaz'da ölü bulundu," dedi Selim. "Cinayet. Ve biz, onun son günlerinde sık sık bu numarayı aradığını biliyoruz. Bu dükkânın numarasını."

Rüya kahveyi karıştırdı. Telvesi döndü, döndü, döndü.

"Ölmüş demek," dedi sonunda. Sesi kırılmadı, titremedi, yükselmedi. Ama cezveyi tutan eli — sol eli — bir anlığına durdu. Sonra yeniden karıştırmaya devam etti.

"Tanıyor muydunuz?"

"Tanımak büyük kelime, Başkomiserim. İnsanı gerçekten tanımak ömür ister. Ben Vedat Bey'i bilirdim. Ara sıra gelir, çay içer, kitaplara bakardı. Sessiz bir müşteriydi."

"Ne sıklıkla gelirdi?"

"Haftada bir. Bazen iki. Son birkaç ayda daha sık gelmeye başlamıştı."

"Neden?"

Rüya kahveyi fincanara döktü. Selim'in önüne bir fincan, Deniz'in önüne bir fincan koydu. Kendisi içmedi.

"Yaşlı adamlar yalnızlaşınca bir yere tutunurlar," dedi Rüya. "Bazıları camiye gider, bazıları parka, bazıları da antikacı dükkânlarına. Vedat Bey burada eski eşyalara bakarak huzur bulurdu. Geçmişe dokunmak isterdi."

"Son gelişinde — ne zaman gördünüz onu en son?"

"Dört gün önce. Salı."

"O gün bir şey söyledi mi? Farklı bir şey?"

Rüya bir an düşündü. Gözleri, dükkânın duvarındaki fotoğraflara kaydı — orada, soluk ışığın altında, onlarca eski İstanbul fotoğrafı asılıydı. 1950'lerin Beyoğlu'su, 1970'lerin Balat'ı, siyah beyaz yüzler, unutulmuş sokaklar.

"Bir şey bıraktı," dedi Rüya.

Selim öne eğildi. "Ne?"

Rüya masanın altından küçük, ahşap bir kutu çıkardı. Kutu, ceviz ağacından yapılmıştı, kapağında ince bir oyma işi vardı — bir lale motifi. Kilidi yoktu.

"Bunu bana verdi. 'Sakla,' dedi. 'Doğru kişi geldiğinde ver.' Başka bir şey söylemedi."

Selim kutuyu aldı. Hafifti. Kapağını açtı.

İçinde üç şey vardı:

Birincisi: Küçük bir USB bellek. Siyah, markalı değil, üzerinde beyaz bir etiketle **"1994/SES"** yazılmıştı.

İkincisi: Katlanmış bir gazete kupürü. Selim dikkatle açtı. *Hürriyet,* 18 Kasım 1994. Manşet: **"BEYOĞLU'NDA KORKU: ÜÇÜNCÜ KURBAN DA BULUNDU."** Haberin altında üç genç kadının fotoğrafları vardı — siyah beyaz, bulanık, muhtemelen nüfus cüzdanından alınmış. İsimleri: Ayşe Korkmaz (21), Sevgi Demirtaş (19), Hülya Erdoğan (22). Ve haberin en altında, küçük puntolarla: *"Emniyet yetkilileri, cinayetlerin bir seri katil tarafından işlenmiş olabileceğini değerlendirmektedir. Soruşturma devam etmektedir."*

Üçüncüsü: Bir mektup zarfı. Zarfın üzerinde, Aslaner'in el yazısıyla: **"Rüya'ya — okumasın, saklasın."**

Selim zarfı eline aldı. Rüya'ya baktı. "Bunu okumadınız mı?"

"Hayır."

"Neden?"

Rüya'nın yüzünde ilk kez bir ifade belirdi — acı mı, hüzün mü, belki ikisinin birleştiği o isimsiz duygu. "Çünkü Vedat Bey 'okuma' dedi. Ve ben, bana 'okuma' diyen insanlara güvenirim. Çünkü genellikle doğru söylerler."

Selim zarfı açtı. İçinde tek bir kağıt vardı. Daktiloyla yazılmıştı — aynı Hermes 3000, aynı soluk şerit, aynı karakteristik "ğ" harfinin hafif yukarı kayması:

>*"Rüya,*

>

>*Otuz yıl önce sana verdiğim söz, bugün yerine geliyor. Seni koruyamadım — kimseyi koruyamadım. Ama en azından gerçeği gömülü bırakmayacağım.*

>

>*Murat Erdem seni arayacak. Kaç. Bu mektup sana ulaştığında, ben artık konuşamayacağım. Ama sesim hâlâ var — kasetlerde, kayıtlarda, dijital kopyalarda. Onları yok edemeyecekler. Her birini farklı bir yere sakladım. Biri kızda, biri sende, biri ise...*

>

>*B-14'ü aç. İçindeki her şeyi Selim Karadağ'a ver. O, İstanbul'da kalan son dürüst polis. Karısını da onlar öldürdü. Bunu biliyor olabilir. Bilmiyorsa, öğrenecek.*

>

>*Ve Rüya... Artık sessiz tanık olma. Konuş. Lütfen.*

>

>*— V.A."*

Selim mektubu masaya bıraktı. Parmakları titriyordu — ama bu titreme korku değildi. Öfkeydi. Otuz yıl boyunca gizlenen, manipüle edilen, örtbas edilen bir adaletsizliğin yarattığı saf, yoğun, damıtılmış öfke.

"Rüya Hanım," dedi Selim. Sesi kontrollüydü ama altında magma kaynıyordu. "B-14 nedir?"

Rüya ayağa kalktı. Selim'e uzun bir süre baktı. Gözlerinde otuz yıllık bir yorgunluk vardı — bir savaştan dönen askerin gözlerindeki o boş, aşınmış bakış.

"Gelin," dedi.

---

Dükkânın arka tarafında, bir perdenin ardında, dar bir merdiven aşağıya iniyordu.

Basamaklar taştı — eski, aşınmış, ortalarında çukurlaşmış taş basamaklar. Duvarlardan rutubet sızıyor, havada küf ve toprak kokusu baskındı. Rüya, eline aldığı eski bir gaz lambasıyla önden yürüyordu; alev, duvarlardaki gölgeleri dans ettiriyordu.

"Bu bina, 1850'lerde bir Rum tüccar tarafından yaptırılmış," dedi Rüya, basamakları inerken. Sesi, yeraltının akustiğiyle hafif bir yankı kazanmıştı. "Alt katında bir şarap mahzeni vardı. Sonra bir depo oldu. Sonra unutuldu. Ben dükkânı açtığımda, bu bodrumu keşfettim. Vedat Bey de bilirdi burayı."

Merdiven, küçük bir bodrum odaya açıldı.

Oda, taş duvarlı, alçak tavanlı, belki on iki metrekarelik bir alandı. Ortasında eski bir ahşap masa, duvarlarda metal raflar ve bir köşede paslı bir dolap duruyordu. Dolabın kapağında beyaz boyayla bir numara yazılmıştı: **B-14.**

Selim cebinden anahtarı çıkardı. Dolabın kilit deliğine soktu. Anahtar, otuz yıllık bir bekleyişin ardından döndü — tok, kesin bir tık sesiyle.

Dolabın içi, bir arşivdi.

Selim bir an nefesini tuttu. Sonra yavaşça, bir arkeolog bir mezar odasını açar gibi dikkatli hareketlerle, içindekileri incelemeye başladı.

En üst rafta: Manilla zarflar. Her birinin üzerinde bir tarih ve bir isim.

-**14/10/1994 — Ayşe Korkmaz**

-**28/10/1994 — Sevgi Demirtaş**

-**11/11/1994 — Hülya Erdoğan**

-**14/11/1994 — Rüya K. (Hayatta)**

Selim ilk zarfı açtı. İçinden çıkan, bir otopsi raporuydu. Ama bu, resmi dosyadaki rapordan farklıydı. Başlığı şöyleydi:

**ORİJİNAL OTOPSİ RAPORU — GİZLİ KOPYA**

**Dr. Vedat Aslaner**

**Not: Bu rapor, resmi dosyaya eklenmemiştir. Aşağıdaki bulgular, Emniyet Müdürlüğü talimatıyla revize edilerek farklı bir versiyon hazırlanmıştır.**

Selim raporu taradı. Gözleri satırlarda hızla ilerledi, her paragrafta durdu, geri döndü, tekrar okudu:

>*"Kurban Ayşe Korkmaz'ın boynundaki ligasyon izleri, standart bir elle boğma paternine uymuyor. İzler, profesyonel bir baskı tekniğine — muhtemelen askeri veya emniyet eğitimi almış bir kişinin uyguladığı 'sessiz etkisiz hale getirme' yöntemine — işaret etmektedir..."*

>*"Kurbanın tırnak altı örneklerinde bulunan deri dokusu, katilin AB pozitif kan grubuna sahip olduğunu göstermektedir. Bu bulgu, resmi rapora dahil edilmemiştir..."*

>*"Not: Resmi raporda ölüm sebebi 'boğulma' olarak revize edilmiş, ligasyon izlerinin niteliği ve tırnak altı bulguları çıkarılmıştır. Revize talimatı: Beyoğlu Emniyet Müdür Yardımcısı M. E."*

**M. E.** — Murat Erdem.

Selim ikinci zarfı, üçüncüsünü, dördüncüsünü açtı. Hepsinde aynı desen: Aslaner'in yazdığı orijinal raporlar, resmi raporlardan farklıydı. Her birinde, katilin profesyonel bir geçmişe sahip olduğuna işaret eden bulgular silinmişti. Her birinde, aynı inisyaller: **M. E.**

Orta rafta: Fotoğraflar. Onlarca fotoğraf. Olay yeri fotoğrafları — resmi dosyalarda olmayanlar. Kurbanların bulunduğu yerler, delil numaraları, ölçüm şeritleri. Ve aralarında, gizlice çekilmiş birkaç fotoğraf: Bir adam, bir binanın önünde sigara içiyor. Yüzü yarı karanlıkta ama sol eli açıkça görünüyor. Sol elinin üzerinde, büyük bir yanık izinin üzerine yapılmış ejderha dövmesi.

Selim'in kalbi göğsünü parçalayacak gibi attı. Bu adam — bu el — bu dövme.

*Defne'yi öldüren adamın eli.*

Fotoğrafın arkasına Aslaner'in el yazısıyla bir not düşülmüştü: **"Adı bilinmiyor. Kod adı: 'Süleyman.' Erdem'in saha operatörü. 1994, 2003 ve 2023'te aktif."**

2023 — Defne'nin öldüğü yıl.

Selim fotoğrafı cebine koydu. Eli titriyordu ama yüzü taştan bir maskeye dönüşmüştü. Yirmi beş yılın disiplini, bedeninin her hücresine işlemişti — içeride ne kadar fırtına koparsa kopsun, dışarıda tek bir damla sızmıyordu.

Alt rafta: Kasetler. Daha fazla kaset. Bunlar, Aslaner'in evindeki çekmecede bulunanlardan farklıydı — daha fazla sayıda, daha farklı tarihler. Her birinin üzerinde dikkatli etiketler:

-**"14/11/1994 — Rüya ifade (orijinal ses)"**

-**"12/03/1998 — Büyükada davası / telefon kaydı"**

-**"07/09/2003 — Balat kayıp kişi / Erdem ile görüşme"**

-**"15/01/2023 — Son görüşme / Erdem tehdit"**

Ve en alttaki kasetin etiketi:

**"BENİM İTİRAFIM — Vedat Aslaner, 2026"**

Selim bu son kaseti eline aldı. Avucunda bir bomba tutuyormuş gibi hissetti. Bu, ölü bir adamın son sözleriydi — otuz yıllık suçluluğun, korkunun ve pişmanlığın damıtıldığı bir itiraf.

Deniz, babasının arkasında durmuş, sessizce izliyordu. Gözleri fotoğraflara takılmıştı — o genç kadınların yüzlerine, onların ölümlerini belgeleyen soğuk, klinik karelere. Yirmi iki yaşında bir hukuk öğrencisi olarak suç fotoğrafları görmüştü — ders kitaplarında, vaka çalışmalarında. Ama bunlar farklıydı. Bunlar temizlenmiş, düzenlenmiş, eğitim amacıyla sunulmuş fotoğraflar değildi. Bunlar ham, filtresiz, acımasız gerçeklikti. Ve bu gerçekliğin ucunda, annesinin ölümü vardı.

"Baba," dedi Deniz. Sesi fısıltıya inmişti. "Bu kadar şeyi nasıl saklayabilmiş? Otuz yıl boyunca?"

"Korku," dedi Rüya.

İkisi de dönüp Rüya'ya baktı. Kadın, merdiven başında duruyordu. Gaz lambasının ışığı yüzünün yarısını aydınlatıyor, diğer yarısını karanlıkta bırakıyordu. O kehribar gözlerde, şimdi yeni bir şey vardı — kırılma. Otuz yıldır taşıdığı maskenin altından, gerçek yüzü sızıyordu.

"Korku her şeyi sakladır, Başkomiserim," dedi Rüya. "İnsanlar, en büyük sırlarını kasalarda ya da dolaplarda değil, korkularının içinde saklarlar. Vedat Bey de öyle yaptı. Otuz yıl boyunca bu belgeleri taşıdı — bir sigortaydı. 'Eğer bana bir şey olursa, bunlar ortaya çıkar' diye düşünüyordu. Ama bir yandan da biliyordu ki, bunları ortaya çıkarmak demek, kendi suçunu da itiraf etmek demekti."

"Raporları o değiştirdi," dedi Selim.

"Baskıyla. Tehditle. Ailesinin güvenliğiyle." Rüya bir adım ileri geldi. "1994'te Murat Erdem, Vedat Bey'e geldi. 'Bu raporlarda bazı şeyler düzeltilmeli,' dedi. 'Yoksa karınız ve oğlunuz...' Tamamlamadı bile cümlesini. Tamamlamasına gerek yoktu."

"Siz nereden biliyorsunuz bunu?"

Rüya uzun bir süre Selim'e baktı. Sonra hırkasının sol kolunu yukarı çekti. Bileğinin iç kısmında, eski, solmuş ama hâlâ görülebilen bir yara izi vardı — düz, cerrahi bir kesinlikle yapılmış, birkaç santimetre uzunluğunda.

"Çünkü ben dördüncü kurbandım," dedi.

Odaya bir sessizlik çöktü — yer altının ağır, nemli, taş kokan sessizliği. Yukarıda, dükkânda, dünya dönmeye devam ediyordu. Yağmur yağıyordu, kediler barınaklarına çekilmişti, İstanbul gecenin içine gömülüyordu. Ama burada, bu bodrum odada, otuz yıllık bir sır nihayet gün yüzüne çıkıyordu.

"Adım Rüya Kılıçoğlu," dedi kadın. "1994'te on dokuz yaşındaydım. Beyoğlu'nda yaşıyordum. Barmenlik yapıyordum, üniversiteye hazırlanıyordum. Ayşe benim en yakın arkadaşımdı. Sevgi ile aynı apartmanda oturuyorduk. Hülya'yı benden sonraki gece öldürdüler."

Rüya masaya oturdu. Elleri masanın üzerinde düzdü — açık, avuçları yukarı, sanki bir şey sunuyordu. Ya da teslim oluyordu.

"O gece... 14 Kasım 1994. Bir adam geldi bara. Polis olduğunu söyledi. 'Güvenlik kontrolü,' dedi. 'Benimle gelin.' Ben gittim — o zamanlar polise güvenilirdi, ya da en azından ben güvenirdim. Beni arka sokaklara, boş bir depoya götürdü. Orada bir adam daha vardı. Birinci adam ona 'Efendim' diye hitap ediyordu."

Rüya'nın sesi monotondu — sanki ezbere anlatıyor, sanki bu hikâyeyi kafasının içinde binlerce kez tekrarlamış ve artık kelimelerin anlamları aşınmıştı. Ama gözleri, o kehribar derinlik, titriyordu.

"İkinci adam... büyük yapılıydı. Karanlıkta yüzünü tam göremedim. Ama sol elini gördüm. Yanık izi ve üzerinde bir ejderha dövmesi. 'Bu kız da mı?' dedi. Birinci adam başını salladı. Sonra ikinci adam bana yaklaştı ve—"

Rüya durdu. Gözlerini kapattı. Nefes aldı — derin, yavaş, kontrollü.

"Boğazımı sıktı. Kuvvetli ellerle — büyük, sert, terli eller. Gözlerimin önü karardı. Ama tam o an, dışarıda bir gürültü oldu. Bir şişe kırıldı ya da bir kedi bağırdı — hatırlamıyorum. Adam bir anlığına gevşedi. Ben de o bir saniyede dizimi karnına vurdum ve koştum. Hayatımda hiç koşmadığım kadar hızlı koştum. Arkamdan bağırdılar, bir el silahı patladı — kurşun omzumun üzerinden geçti, kulağımın yanında ıslık çaldı. Ama durmadım. Beyoğlu sokaklarına daldım, arka avlulara, çöp bidonlarının arkasına, bir binanın bodrum katına — ve orada, karanlıkta, üç saat boyunca titreyerek bekledim."

"Sonra?" dedi Selim. Sesi yumuşaktı — soruşturmacı değil, bir insan olarak soruyordu.

"Sonra hastaneye gittim. Polis geldi. İfade verdim. Her şeyi anlattım — depoyu, iki adamı, dövmeyi, silah sesini. Ve sonra Vedat Bey geldi. İfademi aldı. Beden muayenemi yaptı. Boynumdaki izleri, kollarımdaki çizikleri, omzumdaki sıyrığı belgeledi."

"Ve sonra?"

"Ve sonra bir başka adam geldi. Takım elbiseli, temiz tıraşlı, güler yüzlü bir adam. Bana 'Kızım, yaşadığın çok travmatik bir deneyim,' dedi. 'Hafızan seni yanıltıyor olabilir. Psikolojik destek almalısın.' Ve sonra, bir psikolog raporu hazırladılar — benim ifademin 'tutarsız' ve 'psikolojik travmadan kaynaklanan konfabülasyon' olduğunu söyleyen bir rapor. İfadem dosyadan çıkarıldı. Ben bir tanık olmaktan çıkıp bir 'kurban sendromu vakası' oldum."

"O takım elbiseli adam," dedi Selim. "Murat Erdem miydi?"

"Hayır," dedi Rüya. "Erdem daha sonra geldi. Bir hafta sonra, evime. Tek başına. 'Sen artık Rüya değilsin,' dedi. 'Sen hiç olmadın. O gece hiç yaşanmadı. Eğer bir daha konuşursan, ailenin başına ne geleceğini biliyorsun.' Annemin adresini, babamın iş yerini, küçük kardeşimin okulunu — hepsini sayıp döktü. Gülümseyerek. Hiç sesini yükseltmeden."

Deniz, babasının koluna dokundu. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu — dudaklarını ısırıyor, çenesini sıkıyor, gözyaşlarını iradeyle geri itiyordu.

Selim, Rüya'ya baktı. Bu kadın otuz yıl boyunca bu bodrumda, bu dükkânda, bu sessizliğin içinde yaşamıştı. Kimliğini değiştirmişti — artık Rüya K. değil, Rüya Hanım'dı; soyadısız, geçmişsiz, Balat'ın dar sokaklarında kaybolmuş bir hayalet. Antikacılık onun kamuflajıydı — eski eşyalar arasında, eski zaman dilimlerinin içinde, şimdiki zamandan kaçıyordu.

Ve Vedat Aslaner, otuz yıl boyunca onu ziyaret etmişti. Haftada bir, bazen iki. Çay içmişler, kitaplara bakmışlardı. İki sessiz tanık, birbirlerinin sessizliğinde teselli bulmuşlardı. Ta ki ölüm — ya da ölümün kabulü — onları konuşmaya zorlayana kadar.

"Rüya Hanım," dedi Selim. "Bu kasetleri dinlemem lazım. Ve bu belgeleri savcılığa götürmem lazım."

Rüya başını salladı. "Biliyorum. Vedat Bey de biliyordu. Bu yüzden öldü."

"Siz güvende misiniz burada?"

Rüya hafifçe, acı bir gülümseme gösterdi — dudaklarının kıvrıldığı ama gözlerinin hiç gülmediği türden. "Otuz yıldır güvende değilim, Başkomiserim. Ama hâlâ hayattayım. Bu da bir şey."

Selim dolaptaki tüm zarfları, kasetleri, fotoğrafları ve USB belleği büyük bir çantaya yerleştirdi. Her birini dikkatle, delil poşetlerine koyarak, etiketleyerek. Yirmi beş yılın refleksi — delil zincirini korumak, her parçayı belgelemek, her adımı kayıt altına almak.

"Bir şey daha var," dedi Rüya.

Selim durdu. "Ne?"

Rüya cebinden küçük bir kağıt çıkardı. Katlanmış, sararmış, kenarları yıpranmış bir kağıt.

"Vedat Bey, son gelişinde bunu da bıraktı. 'Eğer Selim Karadağ gelirse, bunu da ver,' dedi."

Selim kağıdı açtı. Üzerinde beş isim yazılıydı:

1.**Ayşe Korkmaz** — ~~Ölü (14/10/1994)~~

2.**Sevgi Demirtaş** — ~~Ölü (28/10/1994)~~

3.**Hülya Erdoğan** — ~~Ölü (11/11/1994)~~

4.**Rüya K.** — Hayatta

5.**?????** — *Hiç bulunamadı*

Beşinci satır, Selim'in dikkatini bir mıknatıs gibi çekti. Üstü çizilmemiş, ölü ya da hayatta yazılmamış — sadece beş soru işareti ve "Hiç bulunamadı."

"Beşinci kurban mı?" dedi Selim.

"Bilmiyorum," dedi Rüya. "Vedat Bey hiç bahsetmedi. Ama bu listeyi bıraktığına göre... bir beşinci kişi daha varmış."

Selim listeye baktı. Dört isim, dört kader. Ve beşincisi — bir hayalet, bir soru işareti, otuz yıldır kimsenin aramadığı bir kayıp.

*Bu dava, büyüdükçe büyüyor,* diye düşündü. *Her kapıyı açtığımda arkasında iki kapı daha çıkıyor. Tıpkı İstanbul gibi — katman katman, son katmana asla ulaşamıyorsun.*

---

Dükkândan çıktıklarında yağmur durmuştu ama hava daha da soğumuştu. Balat'ın taş sokakları ıslak, parlak ve sessizdi. Bir sokak lambasının altında, turuncu ışığın düştüğü yerde bir kedi oturuyordu — siyah, iri gözlü, Gölge'ye benziyordu. Selim bir an durdu ve kediye baktı. Kedi de ona baktı. Sonra kalktı ve karanlığa yürüdü.

Arabaya doğru ilerlerken Selim, çevreyi taradı. Eski bir alışkanlık — her sokağa girişte, her binadan çıkışta, çevreyi otomatik olarak kontrol etmek. Gölgeler, köşeler, pencereler, park halindeki arabalar...

Ve o an gördü.

Sokağın karşı başında, karanlık bir binanın girişinde, bir araba duruyordu. Siyah, tavan lambası kapalı, camları koyu filmli. Motor çalışıyordu — egzozdan hafif bir buhar yükseliyordu. Ve arabanın ön koltuğunda, karanlıkta zar zor seçilebilen bir figür oturuyordu.

İzleniyorlardı.

Selim adımlarını hızlandırmadı, yavaşlatmadı — aynı tempoyla yürümeye devam etti. Deniz'in koluna hafifçe dokundu.

"Arkana bakma," dedi fısıltıyla. "Sağdaki siyah araba. İzleniyoruz."

Deniz'in bedeni gerildi ama itaat etti — arkasına bakmadı.

Renault'a bindiler. Selim motoru çalıştırdı. Dikiz aynasından siyah arabaya baktı. Arabanın farları yandı — iki sarı göz, karanlıkta.

Selim sokaktan çıktı. Siyah araba da hareket etti — mesafeli ama kararlı, tıpkı bir gölge gibi.

Selim dişlerini sıktı. Telefonunu çıkardı ve tek elle bir numara tuşladı.

"Elif Hanım. Ben Karadağ. Balat'tan dönüyorum. Elimde Aslaner'in sakladığı deliller var — orijinal otopsi raporları, ses kayıtları, fotoğraflar. Her şey."

Hattın öbür ucunda Elif'in nefesi kesildi. "Her şey mi?"

"Her şey. 1994'ten bugüne. Ve Elif Hanım... takip ediliyoruz. Siyah araç, camları filmli. Plakayı göremiyorum."

"Neredesiniz?"

"Balat'tan Unkapanı'na çıkıyorum. Deniz de yanımda."

"Kızınız mı? Selim Bey, o kız orada ne arıyor?"

"Uzun hikaye. Şimdi önemli olan, bu delilleri güvenli bir yere ulaştırmak. Nereye geleyim?"

Elif bir an düşündü. "Evime gelmeyin, büronuza da gelmeyin. Erdem'in gözleri her yerde olabilir. Çağlayan Adliyesi — gece nöbetçi savcılık katı. Güvenlik kamerası, nöbetçi polis, resmi kayıt. Orada teslim edin."

"Tamam. Yirmi dakika."

Telefonu kapattı. Dikiz aynasına baktı. Siyah araba hâlâ oradaydı — iki araç geride, sabırlı, acele etmeyen bir avcının takibi.

"Baba," dedi Deniz. "Ne yapacağız?"

Selim direksiyonu sıktı. Gözleri yola, aklı otuz yıl geriye — ve aynı zamanda otuz saniye ileriye — odaklanmıştı.

"Doğru olanı," dedi.

Renault, Balat'ın dar sokaklarından çıkıp Haliç kıyısındaki ana yola saptı. Arkasında siyah araba, önünde İstanbul gecesi — ıslak, karanlık, tehlikeli ve güzel.

Her zamanki gibi.

>*"Otuz yıl sessiz kaldım. Her gece aynı rüyayı gördüm — karanlık bir depo, büyük eller, boğazımda sıkılan parmaklar. Her sabah uyandım ve kendime 'Bugün de hayattasın' dedim. Hayatta olmak, bazen en ağır cezadır."*

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.