İçeriğe geç

Son Otopsi

Bölüm 4 · 19 dk okuma

Son Otopsi

Bölüm 4

İlk Yalan

Çağlayan Adliyesi'nin gece yüzü, gündüz yüzünden bile daha acımasızdı.

Gündüzleri bu bina, İstanbul'un adalet makinasının gürleyen kalbi gibiydi — binlerce avukat, sanık, tanık, mübaşir, polis ve gazeteci, mermer koridorlarda birbirine çarparak akan bir insan seli. Ama gece olunca, bu sel çekilir, geride sadece mermer ve sessizlik kalırdı. Boş koridorlar, kapalı mahkeme salonları, nöbetçi ışıkların soluk parıltısı altında uzayıp giden zeminler — sanki bina, gündüzün şahit olduğu tüm yalanlardan, gözyaşlarından ve haykırışlardan arınmak için gecenin sessizliğine sığınıyordu.

Selim, Renault'u adliyenin arka girişindeki polis park alanına sürdü. Dikiz aynasına son bir kez baktı — siyah araba, Unkapanı Köprüsü'nün üzerinde kaybolmuştu. Takipçi ya bırakmıştı, ya da mesafeyi açıp beklemeye geçmişti. İkisi de tehlikeliydi ama farklı şekillerde.

"İndik," dedi Selim.

Deniz arabadan indi, kollarını göğsünde kavuşturdu. Gece havası soğuktu — İstanbul'un temmuz öncesi geceleri bile Boğaz'dan gelen rüzgârla ürpertici olabiliyordu. Selim, arka koltuktan delil çantasını aldı. Ağırdı — otuz yılın ağırlığı.

Nöbetçi savcılık katı, binanın üçüncü katındaydı. Asansör çalışmıyordu — gece modunda devre dışı. Merdivenlerden çıktılar; Selim'in adımları ağır ama kararlıydı, Deniz'inkiler hızlı ve gergin. Koridorun sonundaki kapıda, nöbetçi polis memuru onları durdurdu, kimlik kontrolü yaptı, Selim'in yaka kartını inceledi. Sonra içeri geçmelerine izin verdi.

Elif Soysal, nöbetçi savcılık odasında bekliyordu.

Oda, resmi bir devlet odasının tüm kasvetini taşıyordu — gri duvarlar, floresan ışık, metal masa, dosya dolapları ve duvarda çerçevelenmiş Atatürk portresi. Elif, masanın arkasında oturmuş, önünde 1994 dosyası açıktı. Gözlükleri alnına çekilmişti ve gözlerinin altındaki koyu halkalar, uyumadığını gösteriyordu.

"Oturun," dedi Elif. Gözleri delil çantasına takıldı.

Selim çantayı masaya koydu ve fermurını açtı. Zarfları, kasetleri, fotoğrafları, USB belleği ve Aslaner'in mektuplarını tek tek çıkarıp masanın üzerine dizdi. Her birinin üzerindeki etiketi Elif'e göstererek, kısa ve öz açıklamalar yaptı — cümleleri kesin, duygudan arınmış, bir raporun soğukkanlılığıyla.

Elif, orijinal otopsi raporlarını eline aldığında yüzü değişti. Profesyonel maskesi bir an çatladı — dudakları aralandı, kaşları çatıldı, gözlerinde bir şey parladı. Öfke mi? Tiksinti mi? Yoksa yılların verdiği hayal kırıklığının yeni bir katmanı mı?

"Raporlar gerçekten değiştirilmiş," dedi Elif, sayfaları çevirirken. "Bakın — orijinalde 'ligasyon izleri profesyonel baskı tekniğine işaret ediyor,' resmi raporda ise 'standart elle boğma paterni.' Orijinalde tırnak altı bulguları ve kan grubu var, resmi raporda hiçbiri yok. Ve her revize talimatının altında aynı inisyaller: M. E."

"Murat Erdem."

"Evet. Ama Selim Bey, bu tek başına yetmez. Erdem'in bu inisyalleri kullandığını kanıtlamamız lazım. Adam inkâr edebilir — 'O inisyaller bana ait değil, sahte belge' diyebilir."

"Kasetler var." Selim, **"07/09/2003 — Balat kayıp kişi / Erdem ile görüşme"** etiketli kaseti gösterdi. "Ve bu." **"15/01/2023 — Son görüşme / Erdem tehdit"** etiketli kaseti masaya koydu. "Aslaner, Erdem'le görüşmelerini kaydetmiş. Otuz yıl boyunca."

Elif gözlüklerini taktı. "Bunları dinlememiz lazım. Ama bu gece değil — resmi olarak, tanık huzurunda, kayıt altında dinlenmeli. Yarın sabah benim odamda, bilgi işlem uzmanıyla birlikte."

"Yarına kadar bu deliller güvende olmalı."

"Adliye kasasına koyacağım. Nöbetçi tutanak tutacak. Ve Selim Bey —" Elif sesini alçalttı, "— bugünden itibaren bu soruşturma resmi bir CMK 160 soruşturması. Savcılık yürütecek. Sizinle birlikte, ama benim yönetimimde. Bu gerekli."

Selim başını salladı. Biliyordu — Elif haklıydı. Gayri resmi araştırma, bir noktaya kadar işe yarardı. Ama Murat Erdem gibi birini çökertmek için resmi mekanizmanın gücü gerekliydi. Mahkeme kararları, arama izinleri, tutuklama müzekkereleri — bunlar savcının silahlarıydı.

"Bir şey daha var," dedi Selim. Cebinden beş isimlik listeyi çıkardı. "Beşinci kurban. Ya da beşinci hedef. İsim yok, sadece soru işaretleri. 'Hiç bulunamadı' yazıyor."

Elif listeye baktı. Kaşları çatıldı. "1994'te dört bilinen vaka var — üçü ölüm, biri sağ kurtulan. Beşinci hiç gündeme gelmedi. Dosyada da yok."

"Aslaner biliyordu. Ve bunu yazmaya değer bulmuş."

"Yarın bu ismi de araştıracağız. Ama önce —" Elif, Deniz'e baktı. Genç kadın, odanın köşesindeki sandalyede oturmuş, ellerini dizlerinin üzerinde sıkıca kavuşturmuş, penceredeki yağmur izlerine bakıyordu.

"Kızınız için koruma talep ediyorum," dedi Elif. "Aslaner'in mektubu açık: 'Kızın Deniz'e dikkat et.' Bu bir tehdit değerlendirmesi. Resmi koruma kararı çıkartacağım."

"Ben korumaya ihtiyacım yok," dedi Deniz, başını çevirmeden.

"Bu senin kararın değil," dedi Selim. Sesi kesindi — baba sesi, polis sesi, ikisi bir arada. "En azından bu dava sonuçlanana kadar."

Deniz babasına baktı. Gözlerindeki öfke yumuşamamıştı ama yanına yeni bir şey eklenmişti — belki anlayış, belki kabul, belki sadece yorgunluk. Başını salladı.

"Tamam."

---

Gece yarısını geçmişti. Selim, Deniz'i Gayrettepe'deki kendi dairesine götürdü — kızı yıllardır bu eve girmemişti. Kapıyı açtığında Gölge onları karşıladı; siyah kedi, alışılmadık bir ziyaretçiye şaşırmış gibi Deniz'e baktı, sonra bacaklarına süründü.

"Kedi mi aldın?" dedi Deniz.

"O beni aldı."

Deniz, Gölge'yi kucağına aldı. Kedi mırıldandı. Selim, bu sahneye — kızının ellerinde siyah kedi, loş ışıkta, bu dağınık bekar evinde — baktığında, göğsünde keskin bir sızı hissetti. Defne olsaydı... Ama Defne yoktu. Ve yokluğu, bu evin her köşesinde, her sessizliğinde, Gölge'nin bile dolduramadığı bir boşluk olarak duruyordu.

"Yatak odası senin," dedi Selim. "Ben burada uyurum."

"Uyuyacak mısın gerçekten?"

"Hayır."

Deniz hafifçe, çok hafifçe gülümsedi. İlk kez — belki üç yıldan beri ilk kez. "En azından dürüstsün," dedi ve yatak odasına yürüdü.

Selim mutfak masasına oturdu. Gölge koltuğa atladı ve gözlerini ona dikti. *Her zamanki soru: Yine mi uyumayacaksın?*

"Evet," dedi Selim kediye. "Yine."

Dizüstü bilgisayarını açtı. Bu gece uyumayacaksa, en azından çalışabilirdi. Ve ilk işi, Kaan Aslaner'di.

---

Kaan Aslaner hakkında bildikleri sınırlıydı ama resim net değildi — ve net olmayan resimler, Selim'in en sevdiği türdendi. Çünkü bulanıklık, saklanan bir şeyin ilk işaretiydi.

Dosyadaki bilgiler:

**Kaan Aslaner, 38 yaşında. Mimar. Levent'te bir mimarlık ofisinde ortak. Beşiktaş'ta, deniz manzaralı bir rezidansta yaşıyor. Evli — eşi Ceren Aslaner (doğum adı Ceren Yılmaz), 35, iç mimar. Çocuk yok. Babasıyla ilişkisi "mesafeli" olarak tanımlanmış — polis ifadesinde "yılda iki kez, bayramlarda görüşürdük" demiş.**

Selim, Kaan'ın ilk ifadesini açtı. Bugün öğleden sonra, Tekin tarafından alınmıştı:

> *"Babamla aramız soğuktu. Annemin ölümünden sonra daha da soğudu. Babam işine gömüldü, beni görmezden geldi. Son yıllarda bayramlarda bile zar zor konuşurduk. Onu en son... belki iki ay önce gördüm. Bayramda. Kısa bir ziyaret, yarım saat falan. Sonra gitik."*

Selim, Kaan'ın telefon kayıtlarına geçti. Ve burada — tam burada — ilk yalan parlıyordu.

Kaan Aslaner'in telefon kayıtları, son üç ayda babasıyla **47 görüşme** yapıldığını gösteriyordu. Kırk yedi. En kısası iki dakika, en uzunu bir saat on yedi dakika. Bazıları gece yarısından sonra — saat iki, üç gibi. Ve son görüşme, Vedat Aslaner'in ölümünden **altı saat önce** yapılmıştı.

"Yılda iki kez bayramlarda görüşürdük" diyen bir adam, son üç ayda babasıyla neredeyse her gün konuşuyordu. Ve bunu saklıyordu.

*Neden?*

Selim daha derine kazıdı. Kaan Aslaner'in mimarlık ofisi: **Aslaner & Demir Mimarlık.** Ortağı: Cem Demir, 41 yaşında. Ofis, Levent'te prestijli bir iş merkezinde. Müşteri portföyü: büyük inşaat şirketleri, devlet ihaleleri, lüks konut projeleri.

*Devlet ihaleleri.*

Selim bu kelimeyi zihinsel olarak altını çizdi. Devlet ihaleleri, İstanbul'un en kirli oyun alanlarından biriydi — rüşvet, torpil, sahte teklif, arka kapı anlaşmaları. Ve devlet ihaleleri, çoğu zaman istihbaratın da ilgi alanındaydı. Murat Erdem'in "danışmanlık" yaptığı şirketlerden biri, Kaan'ın müşterisi olabilir miydi?

Selim, BT biriminden istediği Kaan Aslaner'in mali kayıtlarını taradı. Son iki yılda, Aslaner & Demir Mimarlık'ın cirosu dört katına çıkmıştı. 2024'te 3.2 milyon TL, 2025'te 14.8 milyon TL. Bu büyüme, organik bir iş gelişimi için çok hızlıydı.

Ve paranın kaynağı: Büyük projelerin çoğu, tek bir müteahhitlik şirketinden geliyordu. **Kor İnşaat A.Ş.**

Selim bu ismi aradı. Kor İnşaat, 2019'da kurulmuş, hızla büyümüş bir şirketti. Yönetim kurulunda tanıdık isimler yoktu — ama Selim, şirketin bağlantılarını derinlemesine araştırmak için ticaret sicil kayıtlarına ihtiyacı olduğunu biliyordu. Bu, yarın Elif'ten talep edeceği resmi bir sorgu olacaktı.

Ama bir şey dikkatini çekti: Kor İnşaat'ın kayıtlı adreslerinden biri, Büyükada'daydı.

*Büyükada.* 1998 davası. Bir iş adamı, Büyükada'daki yazlığında ölü bulunmuş. Otopsi raporu: Vedat Aslaner. Resmi ölüm sebebi: kalp krizi. Ailenin avukatı cinayet iddiasında bulunmuş ama dava kapanmış.

Bağlantılar çoğalıyordu. Her isim, her adres, her tarih — başka bir isme, başka bir adrese, başka bir tarihe bağlanıyordu. Selim beyaz tahtasını düşündü. Yarın, bu ağı genişletecekti.

Saat ikide bir kahve daha yaptı. Üçte sigaraları bitti. Dörtte gözleri yanmaya başladı ama uyumayı reddetti. Beşte, telefonu çaldı.

Tekin'di.

"Komiserim. Uyuyor muydunuz?"

"Sence?"

"Affedersiniz. Komiserim, Moda'daki yangınla ilgili gelişme var. İtfaiye raporu geldi. Yangın, evin mutfak tarafından başlamış. Kapı kilitli olmasına rağmen içeriden herhangi bir zorlanma izi yok — yani biri ya anahtarla girmiş ya da kapı açık bırakılmış. Ama komiserim, biz evi mühürlerken kapıyı kilitledik. Yedek anahtar kullanılmış."

"Yedek anahtar kimde olabilir?"

"Bina yöneticisinde bir yedek var. Yöneticiye sorduk — anahtarı dün öğleden sonra bir adam istemiş. Kendini 'Profesör'ün yeğeni' olarak tanıtmış."

"Yeğeni mi? Aslaner'in yeğeni var mı?"

"Bildiğimiz kadarıyla yok, komiserim. Yönetici, adamın orta boylu, esmer, güneş gözlüklü olduğunu söylüyor. Başka bir şey hatırlamıyor."

"Güvenlik kamerası?"

"Bina girişindeki kamera iki aydır bozuk. Tamir edilmemiş."

*Tesadüf mü?*

"Tekin, bina yöneticisiyle fotoğraflı teşhis yaptır. Erdem'in fotoğrafını göster. Ve Kaan Aslaner'in fotoğrafını da."

"Kaan Aslaner mi? Oğlu mu?"

"Evet. İfadesinde yalan söyledi. Babasıyla son üç ayda kırk yedi kez telefonda konuşmuş ama 'yılda iki kez görüşürdük' demiş. Neden yalan söyledi, öğrenmemiz lazım."

"Anlaşıldı komiserim. Saat kaçta gelelim?"

"Sekizde bürodayım."

---

Sabah sekizde, Gayrettepe Cinayet Büro'su uyanıyordu.

Selim, duş almış ama uyumamıştı. Gözlerinin altındaki halkalar, iki koyu çukur gibi derinleşmişti. Üçüncü kahvesini içerken, masasının üzerindeki beyaz tahtayı güncelledi.

Tahtanın merkezi aynı kalmıştı: **VEDAT ASLANER — ÖLÜ.** Ama etrafındaki ağ genişlemişti:

Sağ üst: **KAAN ASLANER — 47 telefon görüşmesi. Neden yalan söyledi? Kor İnşaat bağlantısı.**

Sağ alt: **MURAT ERDEM (Tilki) — M.E. inisyalleri. Rapor değiştirme talimatı. Rüya'ya tehdit. "Süleyman" kod adlı tetikçi.**

Sol üst: **RÜYA K. — 4. kurban. 14/11/1994. Hayatta. Balat. B-14 arşivi.**

Sol alt: **5. KURBAN — Kim? Hiç bulunamadı.**

Alt merkez: **DEFNE KARADAĞ — 2023 trafik kazası. Cinayet? Süleyman? Ejderha dövmesi.**

Üst merkez: **DELİLLER — Orijinal otopsi raporları. Kasetler. USB. Fotoğraflar. Çağlayan kasasında.**

Ve en köşeye, dün gece eklediği yeni bir isim: **KOR İNŞAAT A.Ş. — Büyükada bağlantısı. Kaan'ın müşterisi.**

Selim tahtaya baktı. Ağ büyüyordu ama merkezi — o asıl soru, o asıl karanlık nokta — hâlâ boştu. *Neden şimdi? Aslaner otuz yıl sustuktan sonra neden şimdi konuşmaya karar verdi? Ve neden ölmek zorunda kaldı?*

Kapı çalındı.

"Girin."

Tekin girdi. Yanında, daha önce görmediği biri vardı — kısa boylu, tıknaz, kel, geniş alınlı bir adam. Elli yaşlarında. Üzerinde koyu gri bir takım elbise, elinde deri bir evrak çantası. Gözlerinde, üst düzey bürokratlara özgü o kibar ama hesaplayan bakış vardı.

"Komiserim," dedi Tekin, hafifçe tedirgin. "Bu beyefendi sizi görmek istiyor. Kapıda bekliyordu."

Adam bir adım öne çıktı. Elini uzattı.

"Cengiz Akman. Emniyet Genel Müdürlüğü, İstihbarat Koordinasyon Dairesi. Başkomiserim, sizinle konuşmam gereken bir konu var."

Selim, uzanan ele baktı ama hemen sıkmadı. Yirmi beş yılın refleksi: Tanımadığın birinin elini sıkmadan önce gözlerini oku. Akman'ın gözleri sakindi — ama bu, doğal bir sakinlik değildi. Eğitilmiş, kontrol altına alınmış, profesyonelce üretilmiş bir sakinlikti.

"Oturun," dedi Selim. "Tekin, bize iki çay."

Tekin çıktı. Akman, masanın karşısındaki sandalyeye oturdu. Evrak çantasını kucağında tutuyordu — masaya koymadı.

"Vedat Aslaner soruşturmasını yürüttüğünüzü öğrendim," dedi Akman. Sesi düzdü, ne yüksek ne alçak, ne soğuk ne sıcak — tam ortada, okunamayan bir tonda.

"Doğru."

"Bu soruşturmanın bazı... hassas boyutları var, Başkomiserim. Ulusal güvenliği ilgilendiren boyutları."

Selim arkasına yaslandı. Sigarasını yaktı. "Ulusal güvenlik. Bir adli tıp profesörünün cinayeti, ulusal güvenliği nasıl ilgilendiriyor?"

Akman gülümsedi — ince, ölçülü, porselen bir gülümseme. "Profesör Aslaner, yıllar boyunca belirli davaların otopsi raporlarını hazırlamıştır. Bu davaların bazıları, devletin güvenlik operasyonlarıyla bağlantılıydı. Aslaner'in arşivinde — eğer böyle bir arşiv varsa — devlet sırrı niteliğinde belgeler bulunabilir."

*Arşiv.* Adam arşivden bahsediyordu. B-14'ü biliyordu ya da tahmin ediyordu.

"Ne istiyorsunuz, Akman Bey?"

"Basit. Bu soruşturmayı yürütürken elde edeceğiniz tüm belgelerin, savcılığa teslim edilmeden önce, dairemize bildirilmesini istiyoruz. Ulusal güvenlik filtresinden geçirilmesi gerekiyor."

"Yani sansür."

"Filtreleme."

"Aynı şeyin kibar hali."

Akman'ın gülümsemesi dondu — bir saniye, belki daha az. Sonra yeniden canlandı. "Başkomiserim, bu bir talep. Resmi bir talep. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün imzasıyla."

Akman evrak çantasını açtı ve masaya resmî antetli bir yazı koydu. Selim kağıdı aldı, okudu. Resmiydi — Emniyet Genel Müdürlüğü başlığı, tarih, sayı, imza. İçeriği özetle: "Vedat Aslaner soruşturmasında elde edilen tüm belge ve delillerin, ulusal güvenlik değerlendirmesi amacıyla İstihbarat Koordinasyon Dairesi'ne iletilmesi" talimatı.

Selim kağıdı masaya bıraktı. Sigarasından derin bir nefes çekti.

"Bu talimat, Savcı Elif Soysal'a da iletildi mi?"

"İletilecek."

"Henüz iletilmedi yani."

"Süreç devam ediyor."

Selim, Akman'ın gözlerinin içine baktı. "Akman Bey. Bu soruşturma, bir cinayetle ilgili. Bir adli tıp profesörü öldürüldü. Ve şu ana kadar topladığım deliller, bu cinayetin arkasında istihbarat bağlantılı kişilerin olabileceğini gösteriyor. Şimdi siz geliyorsunuz ve benden delilleri size vermemi istiyorsunuz."

"Yanlış anlıyorsunuz—"

"Yanlış anlamıyorum." Selim'in sesi sertleşti — buz değil artık, çelik. "Murat Erdem adını biliyor musunuz?"

Akman'ın yüzünde hiçbir değişiklik olmadı. Ama gözleri — o eğitilmiş, kontrol altındaki gözler — bir an kırpıştı. Bir mikrosaniye. Bir refleks.

"Tanımıyorum," dedi Akman.

"Eminim tanımıyorsunuzdur." Selim ayağa kalktı. "Resmi talimatınızı aldım. Savcılığımla paylaşacağım. Savcı karar verecek. Ben sadece soruşturmacıyım."

Akman da ayağa kalktı. Evrak çantasını kapattı. "Başkomiserim, bu davayla ilgili sizi uyarmam gereken bir şey daha var."

"Nedir?"

"Bazı kapılar, açıldığında arkasından rüzgâr değil, fırtına gelir. Bu fırtına, sadece sizi değil, etrafınızdaki herkesi — kızınızı da dahil — savurabilir."

Selim'in çenesi kasıldı. "Kızımı tehdit mi ediyorsunuz?"

"Tehdit değil, uyarı. Sadece uyarı." Akman kapıya yürüdü. "İyi günler, Başkomiserim."

Kapı kapandı. Selim masasına oturdu. Ellerini yumruk yapıp masanın üzerine koydu. Parmak eklemleri beyazdı.

*Kızımı tehdit ediyorlar. Tıpkı Rüya'ya yaptıkları gibi. Tıpkı Aslaner'e yaptıkları gibi.*

Telefonu aldı. "Elif Hanım. Selim Karadağ. Büroya bir adam geldi — Cengiz Akman, İstihbarat Koordinasyon Dairesi. Delilleri onlara teslim etmemi istedi. Resmi yazı bıraktı."

"Biliyorum," dedi Elif. Sesi gergindi. "Bana da ulaştılar. Ama savcılık bağımsızdır, Selim Bey. Bu talimatı mahkemeye taşırım. Anayasa Mahkemesi'ne kadar giderim gerekirse. O deliller kimseye verilmeyecek."

"İyi. Çünkü bence Akman, Erdem'in adamı."

"Bence de."

---

Saat onda, Selim ve Tekin, Beşiktaş'taki rezidansa gittiler.

Kaan Aslaner'in evi, otuz ikinci kattaydı. Boğaz manzaralı, minimalist dekorlu, her şeyin beyaz veya gri tonlarında olduğu steril bir daire. Duvarlarında sanat galerisi düzeninde asılmış soyut tablolar, yerde kalın Berber halılar, mutfakta granit tezgâhlar ve gömme espresso makinesi. Selim, bu daireyi şöyle bir süzdüğünde aklına babası Vedat Aslaner'in Moda'daki evi geldi — kitaplarla dolu, tozlu, ruhlu, insana ait. Bu daire ise bir insana değil, bir konsepte aitti.

Kaan Aslaner onları kapıda karşıladı. Babası gibi uzun boylu değildi — orta boy, atletik yapı, düzgün tıraşlı, koyu mavi bir kazak ve bej pantolon. Yüzünde yas ifadesi vardı — ya da yas ifadesi gibi görünen bir şey. Selim, samimi yas ile performans yas arasındaki farkı yıllar içinde okumayı öğrenmişti. Samimi yas dağınıktır, kontrolsüzdür, insanın en çirkin halini ortaya çıkarır. Performans yas ise düzenlidir, ölçülüdür, izleyicisinin olduğunu bilir.

Kaan'ın yası düzenliydi.

"Başkomiserim, buyurun. Çay, kahve?"

"Sağ olun. Birkaç soru sormam gerekiyor, Kaan Bey."

Oturma odasına geçtiler. Selim, Boğaz manzarasına sırtını dönerek oturdu — bilinçli bir tercih. İnsanlar, güzel bir manzaraya bakarken dikkatlerini dağıtırlardı. Selim, Kaan'ın dikkatinin dağılmasını istemiyordu.

"İlk ifadenizde, babanızla 'yılda iki kez, bayramlarda görüştüğünüzü' söylediniz."

"Evet. Doğru."

"Peki babanızla son üç ayda kırk yedi kez telefonda konuşmanızı nasıl açıklıyorsunuz?"

Kaan'ın yüzünde bir çatlak belirdi — küçük, ince, ama Selim'in gözünden kaçmadı. Dudağının sol köşesi titredi. Gözleri bir an sola kaydı — hatırlama değil, uydurma refleksi.

"Ben... O kadar mı?"

"Kırk yedi. En son konuşmanız, babanızın ölümünden altı saat önce."

Kaan ayağa kalktı. Pencereye yürüdü. Boğaz'a baktı — ya da bakar gibi yaptı. Ellerini cebine soktu. Selim, adamın omuzlarının gerildiğini, boyun kaslarının kasıldığını gördü.

"Babanızla ne konuşuyordunuz, Kaan Bey?"

"Özel şeyler."

"Cinayet soruşturmasında 'özel' diye bir şey yoktur."

Kaan döndü. Gözlerinde artık yas yoktu — çıplak bir hesaplama vardı. Babası gibi zeki gözleri vardı ama Vedat Aslaner'in gözlerindeki vicdanı taşımıyordu. Kaan'ın gözleri, fayda-maliyet analizi yapan gözlerdi.

"Babam... son aylarda garip davranıyordu. Beni sık sık arıyordu. 'Geçmişle ilgili düzeltmem gereken şeyler var,' diyordu. Ben de onu yatıştırmaya çalışıyordum."

"Ne tür şeyler?"

"Bilmiyorum. Detay vermedi. Ama huzursuzdu. Paranoyaktı neredeyse. 'Takip ediliyorum' diyordu. 'Telefonlarım dinleniyor' diyordu."

"Paranoyak mıydı yoksa haklı mıydı?"

"Ben paranoyak olduğunu düşündüm. Yaşlanınca insanlar bazen—"

"Babanız suya atılmadan önce süksinilkolinle felç edildi, Kaan Bey." Selim'in sesi soğuktu. "Bu ilaç sadece ameliyathanelerde ve adli tıp depolarında bulunur. Sıradan bir paranoya kurbanı bu şekilde öldürülmez."

Kaan'ın yüzünden kan çekildi. Dudakları aralandı ama ses çıkmadı.

"Neden yalan söylediniz?" diye sordu Selim. "Neden babanızla olan iletişiminizi sakladınız?"

"Çünkü..." Kaan yutkundu. Gözleri yere indi, sonra tekrar Selim'e döndü. "Çünkü babam bana bir şey söyledi. Son konuşmamızda. Ölümünden altı saat önce."

"Ne söyledi?"

"'Kaan, yarın her şey değişecek. Ben artık olmayacağım. Ama sen hayatına devam et. Hiç kimseye — özellikle polise — benimle konuştuğunu söyleme. Yoksa seni de bulurlar.' Böyle dedi."

"'Bulurlar' derken kimi kastediyordu?"

Kaan başını iki yana salladı. "Bilmiyorum. Yemin ederim bilmiyorum. Ama babam korkuyordu. Hayatımda onu ilk kez korkmuş gördüm. Babam, kariyeri boyunca binlerce ceset görmüş, otopsi masasında insan bedenini parçalamış bir adamdı. Hiçbir şeyden korkmazdı. Ama o gece... sesi titriyordu."

Selim bir an düşündü. Kaan'ın anlattıkları mantıklıydı — kısmen. Ama yine de tüm hikayeyi anlatmıyordu. Bir baba, oğluna "polise söyleme" demez — en azından, oğlunu sadece korumak istiyorsa.

"Kaan Bey, Kor İnşaat'ı tanıyor musunuz?"

Bu kez çatlak değil, deprem oldu. Kaan'ın yüzü — o düzgün, kontrollü, mimar estetiğiyle şekillendirilmiş yüz — bir an paramparça oldu. Gözleri büyüdü, nefesi kesildi, eli — sağ eli — istemsizce pantolonunun kumaşını kavradı.

"Ne?"

"Kor İnşaat Anonim Şirketi. Ofisinizin en büyük müşterisi. Son iki yılda cironuzu dört katına çıkaran şirket."

"Bu... bu davanın konusuyla ilgili değil."

"Ben neyin ilgili olduğuna karar veririm. Kor İnşaat kimin şirketi, Kaan Bey?"

"Bir müşterimiz. Normal bir müşteri. Büyük projeler yapıyorlar, biz de mimarlık hizmeti veriyoruz. Bu kadar."

"Şirketin yönetim kurulunda veya hissedarları arasında Murat Erdem adını gördünüz mü?"

Kaan'ın dudakları büzüldü. "Hayır."

Selim bekledi. Sessizlik, bir soruşturmacının en güçlü silahıydı. İnsanlar sessizliğe dayanamaz, boşluğu doldurmak isterlerdi. Ve doldurmaya çalışırken, planlamadıkları şeyleri söylerlerdi.

Beş saniye. On saniye. On beş.

"Babam..." dedi Kaan sonunda. Sesi fısıltıya inmişti. "Babam, Kor İnşaat'tan uzak durmamı söyledi. Son telefon konuşmalarından birinde. 'O şirketle çalışma Kaan, o paranın altı kirli,' dedi. Ben dinlemedim."

"Neden dinlemediniz?"

"Çünkü o para benim şirketimi kurtardı!" Kaan'ın sesi birden yükseldi — kontrolünü kaybetmişti. "İki yıl önce iflasın eşiğindeydim. Borçlar, geri ödenemeyen krediler, ipotekli daire. Ve sonra Kor İnşaat geldi — büyük projeler, iyi para, zamanında ödeme. Hayır mı diyecektim?"

"Kor İnşaat'ı size kim tanıştırdı?"

Kaan sustu. Tekrar o hesaplama bakışı — bu kez daha çaresiz, daha korkak.

"Kim, Kaan Bey?"

"Bir adam. Adını... adını bilmiyorum. Orta yaşlı, kibar, güler yüzlü. Beni bir restoranda yemeğe davet etti. 'Babanızın eski bir arkadaşıyım,' dedi. 'Oğlunun zor durumda olduğunu duydum, yardım etmek istiyorum.' Kor İnşaat'la beni o tanıştırdı."

"Bu adamı tarif edin."

"Orta boy. Kır saçlı. Güneş yanığı cilt. Ve..." Kaan duraksadı. "Sesi... çok sakindi. Hiç yükselmiyordu. Ama dinlediğinizde, altında bir şey hissediyordunuz. Bir tehdit değil ama... bir uyarı gibi."

"Sol elinde bir dövme var mıydı?"

"Hayır. Hiçbir dövmesi yoktu. Ama..." Kaan bir an düşündü. "Takım elbisesinin yakasında bir rozet vardı. Küçük, metal, kırmızı bir rozet. Üzerinde bir sembol — ama ne olduğunu hatırlamıyorum."

Selim bunu not etti. Dövme yoktu — yani "Süleyman" değildi. Ama sakin ses, güler yüz, hesaplanmış kibarlık — bu profil, Rüya'nın anlattığı Murat Erdem'e uyuyordu. Ya da Erdem'in yörüngesindeki biri.

"Son bir soru. Babanızın ölmeden önce size bir şey — bir belge, bir anahtar, bir dosya — emanet ettiği oldu mu?"

Kaan'ın gözleri kıpırdadı. Çok hızlı, çok kısa — ama Selim yakaladı.

"Hayır," dedi Kaan.

*Yalan,* diye düşündü Selim. *Yine yalan.*

"Teşekkür ederim, Kaan Bey. Şimdilik bu kadar. Ama Türkiye'den ayrılmayın. Tekrar konuşmamız gerekecek."

Selim ve Tekin daireden çıktıklarında, asansörde Tekin sordu:

"Ne düşünüyorsunuz komiserim?"

"İki şey düşünüyorum Tekin. Birincisi: Kaan Aslaner yalan söylüyor. Hâlâ. Babası ona bir şey verdi — ne olduğunu bilmiyorum ama var. İkincisi: Kor İnşaat, bu bulmacadaki en büyük parça olabilir. Takip et bu şirketi — kuruluş belgeleri, hissedarlar, yönetim kurulu, banka hesapları. Her şeyi istiyorum."

"Anlaşıldı. Bir şey daha var komiserim."

"Ne?"

"Moda'daki yangında, bina yöneticisine fotoğraf gösterdim. İçeri giren adamı teşhis edemedi — Erdem de değil, Kaan da değil, dedi. Tanımıyormuş."

"Beklenen bir sonuç. Profesyonel bir operasyon bu Tekin. Sokaktan adam tutmazlar. Ama kamera görüntülerini toplamaya devam et — çevre sokaklar, yakındaki iş yerleri, otobüs durakları. Bir yerde iz bırakmışlardır."

Asansör kapıları açıldı. Selim lobiye adım attı — ve durdu.

Lobide, deri bir koltukta oturan bir adam vardı. Orta yaşlı, kır saçlı, güneş yanığı cilt, koyu gri takım elbise. Elinde bir gazete tutuyordu ama okumuyordu — gözleri Selim'e dikilmişti.

Adam gülümsedi. İnce, ölçülü, porselen bir gülümseme.

Ve Selim, o an, bu adamın kim olduğunu bildi. İçgüdüsel olarak, her hücresiyle bildi. Yirmi beş yılın eğittiği o altıncı his — tehlikeyi, gücü, hesaplanmış kontrolü koklayan his — alarm veriyordu.

"Başkomiser Karadağ." Adam ayağa kalktı. Elini uzatmadı. "Sonunda tanışıyoruz."

Selim cevap vermedi. Bekledi.

"Murat Erdem," dedi adam. "Ama beni Tilki diye tanırsınız belki. Herkes öyle der."

Arkasında, Tekin'in elinin beline — tabancasının kabzasına — gittiğini hissetti. Selim, hafif bir el hareketiyle onu durdurdu.

"Ne istiyorsunuz, Erdem Bey?"

Erdem'in gülümsemesi genişledi. Ama gözleri — açık mavi, soğuk, hesaplayıcı gözler — hiç gülmüyordu.

"İstediğim çok basit, Başkomiserim. Vedat'ın bıraktığı şeyleri geri istiyorum. Ve karşılığında..." Erdem, takım elbisesinin cebinden küçük bir zarf çıkardı. Masaya bıraktı.

"Karşılığında, eşinizin ölümüyle ilgili gerçeği vereceğim. Her şeyi. Kim, neden, nasıl. Her detayı."

Selim zarfa baktı. Sonra Erdem'e baktı.

Lobiye bir sessizlik çöktü — cam ve çeliğin arasında sıkışmış, sterile edilmiş bir sessizlik. Dışarıda İstanbul yaşıyordu, nefes alıp veriyordu, hareket ediyordu. Ama burada, bu lobide, iki adam birbirinin gözlerinin içine bakıyordu — ve ikisi de biliyordu ki bu bakışma, bir satranç oyununun açılış hamlesiydi.

Selim zarfı almadı.

"Defne'nin katili karşımda duruyor olabilir," dedi Selim. Sesi, hayatı boyunca hiç olmadığı kadar sakindi. "Ve siz bana pazarlık teklif ediyorsunuz."

Erdem'in gülümsemesi solmadı. "Ben katil değilim, Başkomiserim. Ben sadece... koordinatörüm. Ve size söylüyorum — bu dava, sizin sandığınızdan çok daha büyük. Çok daha derin. Ve çok daha tehlikeli. Kapıları kapatabilirsiniz, şimdi, bu an — ve normal hayatınıza dönebilirsiniz. Ya da devam edebilirsiniz. Ama devam ederseniz... dönemeyeceğiniz bir noktaya geleceksiniz."

"Ben o noktayı çoktan geçtim."

Erdem bir an Selim'e baktı. Gözlerinde — ilk kez — bir değişiklik oldu. Ne olduğunu tanımlamak zordu. Saygı mı? Hayal kırıklığı mı? Yoksa bir avcının, avının beklenmedik bir hamle yapmasındaki o kısa şaşkınlık mı?

"Anlıyorum," dedi Erdem. Zarfı masadan aldı, cebine koydu. "O zaman, oyun başlasın."

Lobiden çıktı. Kapı kapandı. Dışarıda, bir siyah araba bekliyordu — camları filmli, motoru çalışıyor. Erdem bindi. Araba hareket etti ve İstanbul trafiğinin içinde kayboldu.

Tekin, nefesini bıraktı. "Komiserim... bu adam... az önce..."

"Evet, Tekin." Selim'in sesi yorgun ama kararlıydı. "Az önce Tilki ile tanıştık."

"Ne yapacağız?"

Selim cebinden telefonu çıkardı. Elif'in numarasını tuşladı.

"Elif Hanım. Murat Erdem, az önce karşıma çıktı. Beşiktaş'ta, Kaan Aslaner'in binasının lobisinde. Delilleri karşılığında Defne'nin ölümüyle ilgili bilgi teklif etti."

Hattın öbür ucunda bir nefes sesi. "Kabul etmediniz."

"Hayır."

"Tanıklık tutanağı hazırlayın. Ve Selim Bey — artık geri dönüş yok. Bunu biliyorsunuz değil mi?"

Selim pencereden İstanbul'a baktı. Boğaz, güneşin altında parlıyordu — mavi, masum, güzel. Ama Selim artık biliyordu ki bu güzelliğin altında, otuz yıllık bir çürüme vardı. Ve o çürümeyi temizlemek, güzelliği de zedelemek anlamına gelecekti.

"Biliyorum," dedi.

Telefonu kapattı.

Dava, artık sadece bir cinayet soruşturması değildi. Bu, bir savaştı.

Ve Selim Karadağ, bu savaşı kaybetmeye niyetli değildi.

> *"Yalanlar, İstanbul'un taşlarına gömülü mozaikler gibidir — kazıdıkça altta daha eski, daha renkli, daha acımasız yalanlar çıkar. Ve en derinde, yüzleşilmesi en zor olan gerçek bekler: Herkes yalan söylüyordur."*

>

> — Son Otopsi, Bölüm 4'ten

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.