İçeriğe geç

Son Otopsi

Bölüm 2 · 12 dk okuma

Son Otopsi

Bölüm 2

Ölünün Dosyası

Yağmur, saat bir gibi Kadıköy’ün üzerindeki gökyüzünü yırtarak bastırdı.

İstanbul’un yağmuru fırtınalı ya da gösterişli değildi; sinsiydi. Yukarıdan dikine yağmaz, rüzgârın kırbaçlamasıyla sokak aralarına, dar çıkmazlara, binaların sıvaları dökülmüş girintilerine eğik çizgiler halinde sızardı. Denizden yükselen soğuk tuz kokusuyla kanalizasyonların rutubetli kokusu birbirine karışıyor, gri binaların yüzeyinde kara izler bırakarak süzülüyordu.

Komiser Yardımcısı Tekin, Renault Mégane’ın sileceklerinin gıcırtısına küfrederek direksiyonu sarıldı.

"Komiserim, bu silecekler lastik değil, sanki zımpara. Önümü göremiyorum yemin ederim."

Selim Karadağ, yan koltukta sigarasının dumanını yarısı açık camdan dışarı üfledi. Yağmur damlaları yüzüne çarpıyordu ama aldırış etmedi. "Gözlerini yoldan ayırma Tekin. Yaşlı adamın evi Moda’da, Şair Latifi Sokak’ta. Tarihi bir apartman."

Tekin başını salladı. Yirmi altı yaşında, mesleğe yeni başlamış, üniformadan sivil polise yeni geçmiş hırslı bir gençti. Ceketi bedenine bol geliyor, omuzları sürekli gergin duruyordu. Polis akademisinden yeni çıkmış çocukların o parlak, dünyayı değiştirebileceklerine inanan bakışları vardı gözlerinde. Selim o bakışı tanıyordu. Kendi gözlerinde de vardı bir zamanlar — otuz yıl, binlerce ceset ve yarım kalmış bir hayat önce.

"Profesör yalnız mı yaşıyormuş komiserim?"

"Eşi on beş yıl önce ölmüş. Oğlu Levent’te oturuyor, mimar. İfadeler doğruysa babasıyla yılda iki kez bayramlarda görüşürmüş. Yani evet, yalnız."

"Komşular bir şey duymuş mudur?"

"Duysalar polisi ararlardı Tekin. Türkiye'de yalnız yaşayan yaşlı adamlar evlerinde ölür, komşular iki hafta sonra kokudan anlar. Aslaner evde ölmedi. Denize atıldı."

"Ya da kendini attı?"

Selim cevap vermedi. Dışarıdaki gri denize baktı. Moda sahiline doğru inen yokuştan aşağı sürdüler.

---

Moda’daki apartman, 1930’lardan kalma Art Deco stilinde, dökme demir korkuluklu, yüksek tavanlı üç katlı bir binaydı. Sıvaları deniz rüzgârından yer yer dökülmüş, mermer merdivenleri onlarca yılın ayak izleriyle ortadan aşınmıştı. Girişteki pirinç tabalede hâlâ soluk harflerle yazıyordu: *Prof. Dr. Vedat Aslaner — Adli Tıp Uzmanı*.

Selim kapının önünde durdu. Olay yeri inceleme ekibinden gelen çilingir kapıyı açmış, sarı delil şeridini çekmişti.

İçeri adım attıklarında ilk dikkati çeken şey kokuydu.

Ölüm kokusu değildi bu. Eski kağıt, kurutulmuş tütün, formalin, ucuz filtre kahve ve onlarca yıl havalandırılmamış halıların ağır rutubet kokusuydu. Bir ömrün müzesi gibiydi ev. Salondaki duvarlar tabandan tavana kadar ahşap kütüphanelerle kaplıydı. Binlerce tıp kitabı, Alman Adli Tıp Yıllıkları, Fransızca kriminoloji ciltleri ve kalın deri ciltli el yazması notlar...

Tekin ıslık çaldı. "Adam kendi kütüphanesini kurmuş resmen."

Selim sarı lateks eldivenlerini geçirdi. "Kütüphaneler insanı gizler Tekin. Bir adamın ne okuduğuna bakma, neyi sakladığına bak."

Evde hiçbir dağınıklık yoktu. Hırsızlık, soygun ya da arbede izi görünmüyordu. Masanın üzerinde duran porselen fincanda kurumuş kahve telvesi duruyordu. Yanındaki takvimde dün gününün üzeri kırmızı kalemle çizilmişti. Başka hiçbir not yoktu.

Selim, Profesör’ün çalışma masasına yaklaştı.

Ağır, meşe ağacından yapılma masa masifti. Üzerinde yeşil camlı eski bir banker lambası, bir daktilo — 1980’lerden kalma bir Hermes 3000 — ve deri kılıflı bir büyüteç vardı. Daktilonun merdanesinde yarım kalmış bir kağıt takılıydı.

Selim eğildi ve kağıttaki tek satırı okudu:

*“Hafıza, vicdanın en son teslim olan kalesidir. Ben kaleyi teslim etmedim. Sadece kapılarını açtım.”*

"Komiserim!" Tekin duvarın önünden seslendi. "Şuraya bakın."

Selim yürüyüp Tekin'in durduğu duvara baktı. Duvarda ahşap çerçeveler içinde onlarca fotoğraf asılıydı: Üniversite mezuniyet törenleri, uluslararası kongreler, kadavra başında genç doktorlara ders anlatırken çekilmiş siyah-beyaz kareler...

Ama ortadaki çerçevelerden biri boştu.

Çerçevenin camı yerindeydi, arka tahtası klipslerinden sökülmemişti ama içindeki fotoğraf alınmıştı. Ahşabın tozlu yüzeyinde, fotoğrafın kapladığı alan daha açık renkli bir dikdörtgen halinde parlıyordu. Dikdörtgenin boyutları tam olarak 10x15 santimetreydi.

Selim cebindeki delil poşetini çıkardı. İçinde Boğaz'da bulunan cesedin cüzdanından çıkan 1994 tarihli fotoğraf vardı. Beş kişi... Beyazıt ana kapısının önü...

Fotoğrafı boş alanın üzerine tuttu. Milimi milimine uyuyordu.

"Resmi kendisi çıkarmış," dedi Selim alçak sesle. "Cüzdanına koymuş. Ölümüne giderken yanına aldığı tek kişisel eşya bu fotoğraf."

"Neden?" diye sordu Tekin. "Yani, insan ölürken neden otuz yıl önceki bir grup fotoğrafını cüzdanına koyar ki?"

"Cevabı o fotoğraftaki insanlarda Tekin. Ve o insanların ne yaptığında."

Selim masanın çekmecelerini açmaya başladı. İlk üç çekmecede kırtasiye malzemeleri, eski makale taslakları, reçeteler vardı. En alttaki çekmece ise kilitliydi.

Selim cebinden çilingir lokma takımını çıkardı — yirmi beş yıllık meslek hayatında kilit açmayı polis okulunda değil, sokakta öğrenmişti. Küçük bir tık sesinden sonra ahşap çekmece dışarı kaydı.

Çekmecenin içinde tek bir nesne vardı.

Siyah deri kılıf içinde eski bir makara bantlı ses kayıt cihazı ve yanında iki adet 90’lık kaset. Kasetlerin üzerine mavi tükenmez kalemle tek bir tarih yazılmıştı:

**14 KASIM 1994 — BEYOĞLU / RÜYA**

Selim kasetlerden birini eline aldı. Bantın şeffaf pencerelerinden kahverengi şerit görünüyordu. Otuz yıldır sarılmamış, dinlenmemiş, saklanmış bir ses.

"Komiserim," dedi Tekin kapıdan. "Aşağıda adli tıp devriye arabası durdu. Dr. Metin Bey morgdan arıyor. Otopsiye başlıyorlarmış. Sizi bekliyor."

Selim kaseti ve cihazı dikkatle delil poşetine koydu. "Evi mühürleyin Tekin. Olay yeri incelemeye söyle, parmak izi taramasını geniş tutsunlar. Özellikle daktilo ve boş çerçeve üzerinden."

"Başüstüne komiserim."

Selim evden çıkarken son kez çalışma masasına baktı. Yeşil banker lambasının gölgesinde, daktilodaki o tek satır hâlâ parlıyordu: *Hafıza, vicdanın en son teslim olan kalesidir...*

---

Yenibosna'daki Adli Tıp Kurumu morgu, dünyanın en soğuk yeriydi.

Soğukluk sadece klimalardan veya paslanmaz çelik otopsi masalarından kaynaklanmıyordu; ortamın ruhundan geliyordu. Burası, yaşamın tüm illüzyonlarının soyunup çıplak et ve kemikten ibaret kaldığı son duraktı. Formalin kokusu, havada asılı duran dezenfektan buharıyla birleşerek geniz yakıyordu.

Dr. Metin Arslantürk, yeşil otopsi önlüğü, plastik vizörü ve ağır kauçuk çizmeleriyle masanın başında duruyordu. Önündeki çelik masada Prof. Dr. Vedat Aslaner'in çırılçıplak cesedi yatıyordu. Tepedeki güçlü Projektör lambaları, adamın sapsarı, kırışık cildini ve göğsündeki ameliyat izlerini acımasızca aydınlatıyordu.

Selim içeri girip ağır kauçuk kokulu önlüğü giydi. "Ne buldun Metin?"

Metin vizörünü yukarı kaldırdı. Gözlerinde yorgunluk ama aynı zamanda patologlara özgü o karanlık merak vardı.

"Bu adam boğulmadı Selim."

Selim şaşırmadı ama kaşları çatıldı. "Akciğerler?"

Metin masanın kenarındaki tepsiyi gösterdi. Tepside kesilmiş organ dokuları duruyordu. "Akciğerlerinde su yok. Yani Boğaz'ın tuzlu suyunu solumamış. Bir insan canlıyken suya düşerse, refleks olarak nefes almaya çalışır ve akciğerleri suyla, köpükle dolar. Aslaner'in akciğerleri tamamen kuruydu."

"Yani..."

"Yani suya girmeden önce zaten ölmüştü. Ya da nefes alamayacak kadar ağır bir felç durumundaydı."

Metin neşterini aldı ve cesedin sol kolunu yukarı kaldırdı. Bileğin iç kısmını, saat kayışının tam altına denk gelen bölgeyi işaret etti. Orada, cilt altında mikroskobik düzeyde morarmış küçük bir nokta vardı.

"İlk incelemede gözden kaçabilirdi. Saat kayışının tam altında kaldığı için fark edilmiyor. Ama deriyi kaldırdığımda gördüm: İğne izi."

"Enjeksiyon mu?"

"Evet. Çok ince bir uçla yapılmış. Muhtemelen insülin iğnesi kadar ince. Kan örneklerini toksikolojiye gönderdim ama ilk hızlı test sonucunu aldım." Metin derin bir nefes aldı. "Kanında yüksek dozda *Süksinilkolin* bulundu."

Selim durdu. "O ne?"

"Güçlü bir nöromüsküler blokör. Ameliyatlarda kasları gevşetmek için kullanılır. Ama yüksek dozda verildiğinde... vücuttaki tüm çizgili kasları saniyeler içinde felç eder. Diyafram dahil. İnsan bilinci tamamen açıkken nefes alamaz hale gelir. Boğulur — ama kendi göğüs kafesinin içinde."

Selim'in içi ürperdi. Yirmi beş yıllık polislik hayatında çok cinayet görmüştü — kurşunla parçalanmış kafalar, bıçakla deşilmiş bedenler. Ama bir insanın, bilinci son ana kadar açıkken, kendi kaslarının hapsinde sessizce boğulmasını izlemek... Bu saf bir vahşetti.

"Ne kadar sürer ölmesi?"

"İki, belki üç dakika. Konuşamaz, kımıldayamaz, yardım isteyemez. Sadece bakar. Soluk soluğa kalır ama göğsü hareket etmez. Ve en korkuncu ne biliyor musun Selim?"

"Ne?"

"Bu ilacı sadece ameliyathanelerde ve adli tıp depolarında bulabilirsin. Eczanede satılmaz. Sıradan bir sokak torbacısı erişemez."

Selim yumruklarını sıktı. "Cinayet."

"Kesinlikle cinayet. Biri onu iğneyle felç etti, ölmesini bekledi ya da ölmek üzereyken sürat teknesine bindirip Boğaz'ın ortasına götürdü ve suya bıraktı. Kıyafetlerini düzeltmeyi de ihmal etmedi. Bir cinayeti intihar gibi göstermeye çalıştı."

Selim mermer tezgaha yaslandı. "Peki üzerindeki o küçük çizik? Sol elindeki tırnak izi?"

Metin mermer tezgahın üzerindeki cımbızı aldı. Küçük bir tüpün içinde şeffaf bir lif par parçası tutuyordu.

"Tırnaklarının arasını kazıdım. Katille boğuşmamış ama felç gelmeden önceki o son iki saniyede, katilin koluna sarılmaya çalışmış. Tırnağının altında mikro düzeyde deri dokusu ve şu kumaş lifi kaldı."

"Ne kumaşı bu?"

"Koyu mavi, sentetik ve pamuk karışımı. Askeri veya emniyet üniformalarında kullanılan kumaş türü. Ya da özel güvenlik kıyafeti."

Selim şüphelerinin doğru çıktığını hissetti. Murat Erdem... Eski kriminolog, yeni istihbarat danışmanı.

"Teşekkürler Metin. Raporu hemen savcılığa ilet."

"Selim?" Metin arkasından seslendi. Selim kapıda durdu.

"Dikkatli ol dostum. Bu ilaç, bu kumaş, bu infaz tarzı... Bunlar sokak serserisinin işi değil. Bu bir tasfiye."

---

Saat 15.30’da Selim Gayrettepe’deki Cinayet Büro’ya döndüğünde, hava neredeyse tamamen kararmıştı. Yağmur şiddetini artırmıştı.

Büronun girişindeki bekleme salonunda bir kadın oturuyordu.

Üzerinde deve tüyü rengi bir trençkot, boynunda koyu kırmızı bir şal vardı. Islak siyah saçları omuzlarına dökülmüştü. Elinde küçük, deri bir çanta tutuyordu ve gözleri kapıya kilitlenmişti.

Deniz Karadağ.

Selim onu gördüğünde adımları yavaşladı. Göğsünde, üç yıldır hiç geçmeyen o tanıdık sızı yeniden belirdi. Karısı Defne’nin ölümünden sonra kızıyla aralarına örülen o aşılmaz duvar, her karşı karşıya gelişlerinde daha da yükseliyordu. Deniz, annesinin yeşil gözlerine ve dik duruşuna sahipti. Selim ona her baktığında hem hayatının en büyük aşkını hem de en büyük yenilgisini görüyordu.

Deniz ayağa kalktı. "Baba."

"Deniz. Gel, odama geçelim."

Ofise girdiklerinde Selim montunu astı. Deniz masanın karşısındaki ahşap sandalyeye oturdu. Odaya göz gezdirdi — duman altı havaya, masadaki soğumuş çay bardaklarına, duvardaki haritalara ve beyaz tahtaya...

"Burada mı yaşıyorsun artık?" diye sordu Deniz. Sesi ne kırgın ne de yumuşaktı; mesafe yüklüydü.

"İş işte," dedi Selim kısa keserek. Masasına oturdu. "Nasılsın?"

"İyiyim. Dersler, okuma, tez..." Deniz çantasını açtı. İçinden sarı, kalın bir zarf çıkardı. Zarfın üzerinde hiçbir yazı yoktu ama köşesi kırmızı bir mum mühürle kapatılmıştı. Mührün üzerine bir harf basılmıştı: **V**.

Zarfı masanın üzerine bıraktı. Selim’e doğru itti.

"İşte bu," dedi Deniz. "Profesör Vedat Aslaner verdi bunu bana."

Selim zarfa bakmadan önce kızının yüzüne baktı. "Tam olarak ne zaman verdi?"

"Üç hafta önce. Perşembe günüydü. Ders bitmişti, amfide tek başıma notlarımı topluyordum. Yanıma geldi. Zarfı çantama koydu. 'Bu zarf senin geleceğin için değil deniz,' dedi. 'Babanın yarım kalan hesabı için. Günü geldiğinde ona ver.' Sormama fırsat kalmadan çıktı gitti."

"Neden sen Deniz? Fakültede onlarca öğrenci var."

Deniz gözlerini kaçırdı. "Çünkü... benim senin kızın olduğumu biliyordu. Derste bir kez soyadımı gördüğünde sormuştu. 'Selim Karadağ’ın nesi oluyorsun?' dedi. 'Kızıyım' dedim. O günden sonra bana hep farklı baktı. Acır gibi. Ya da... suçluluk duyar gibi."

Selim elimi mühürlü zarfın üzerine koydu. Mum soğuk ve pürüzsüzdü.

O sırada odanın kapısı vurulmadan açıldı.

Savcı Elif Soysal içeri girdi. Elinde ağır, siyah bir bez klasör vardı. Üzerinde büyük kırmızı harflerle **"GİZLİ / ZAMANAŞIMI"** damgası basılmıştı.

"Selim Bey, arşivden çıkardım—" Elif duraksadı. Odadaki genç kadını görünce bakışları yumuşadı. "Affedersiniz. Bölmüyorum umarım?"

"Yok," dedi Selim. "Kızım Deniz. Deniz, Savcı Elif Hanım."

İki kadın kısa bir baş selamıyla bakıştı. Elif klasörü masaya bıraktı. "1994 Beyoğlu dosyası. Arşivin en alt rafından, kilitli çelik dolaptan çıktı. Tozdan nefes alamadım."

Selim masanın üzerindeki iki şeyi yan yana getirdi:

Deniz’in getirdiği mühürlü zarf ve Elif’in getirdiği otuz yıllık resmi dava klasörü.

"Herkes otursun," dedi Selim. "Zarfı açıyoruz."

Cebinden küçük bir çakı çıkardı. Kırmızı mum mührü kırmadan, zarfın üst kısmını dikkatle kesti. İçinden iki şey çıktı:

Birincisi, daktiloyla yazılmış üç sayfalık sararmış bir belge.

İkincisi, küçük bir anahtar ve bir not kağıdı.

Selim önce not kağıdını okudu. Yazı, Profesör Aslaner’in o düzgün, titiz el yazısıydı:

>*“Selim Başkomiserim,*

>

>*Eğer bu mektubu okuyorsan, ben artık susuyorum demektir. 1994 yılının Kasım ayında Beyoğlu’nda ölen o üç kız... Onları öldüren adam bir canavar değildi. Bir sistemdi. O günlerde o kızların otopsi raporlarını değiştirmem için bana baskı yapıldı. Değiştirdim. Çünkü korktum. Ailemi, kariyerimi, hayatımı korumak istedim.*

>

>*Ama 4. kurban... Rüya... O ölmedi. Yaşadı. İfadesini aldım. O ifadeyi resmi dosyaya koymama izin vermediler. Benim yazdığım orijinal raporu yok ettiler, yerine sahtesini koydular.*

>

>*Ben gerçeğin tek nüshasını sakladım. Zarfın içindeki belge, Rüya’nın o gece verdiği orijinal ifadedir.*

>

>*Beni arama. Beni öldürenleri de arama. Çünkü onları zaten biliyorsun. Gölgeler hâlâ şehri yönetiyor. Kızın Deniz’e dikkat et. Onlar için vicdan bir hedef tahtasıdır.*

>

>*— Vedat Aslaner”*

Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Dışarıdaki yağmurun sesi bile kesilmiş gibiydi.

Deniz'in yüzü bembeyaz olmuştu. "Baba... bu adam ne anlatıyor?"

Selim cevap vermedi. Daktilo yazılı üç sayfalık belgeyi aldı. İlk sayfanın başlığı şöyleydi:

**İSTANBUL EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ — GİZLİ İFADE TUTANAĞI**

**Tarih:** 14 Kasım 1994

**Mağdur / Tanık:** Rüya K. (Yaş: 19)

**Soruşturmayı Yürüten:** Arş. Gör. Murat Erdem / Dr. Vedat Aslaner

Selim belgenin ikinci sayfasına geçti. İfadenin orta kısmında altı çizilmiş bir paragraf vardı:

>*“...Bizi o eski depoya götüren adam polisti. Yaka kartı yoktu ama belinde telsizi ve silahı vardı. Bize 'Güvenlik için buradasınız' dedi. Ama sonra diğer adam geldi. Ona 'Efendim' diye hitap ediyorlardı. Yüzünü karanlıkta tam göremedim ama sol elinin üstünde büyük bir yanık izi vardı. Ejderha şeklinde bir dövmeyle kapatmaya çalışmıştı. 'Bu kızlar çok şey biliyor, temizleyin' dedi. Ben kaçtım. Arkamdan ateş ettiler. Beyoğlu sokaklarında kayboldum...”*

Selim durdu. Gözleri o cümleye kilitlendi: *Sol elinin üstünde büyük bir yanık izi... Ejderha şeklinde bir dövme...*

Elif öne eğildi. "Selim Bey? Ne oldu?"

Selim yavaşça başını kaldırdı. Gözlerinde karanlık bir fırtına kopuyordu.

"Bu dövmeyi tanıyorum," dedi Selim. Sesi buz gibiydi.

"Kim?" diye sordu Elif.

"3 yıl önce... eşimin öldüğü o trafik kazası..." Selim soluklandı. Göğsü daralıyordu. "Kazayı yapan kamyon sürücüsü kaçmıştı. Ama görgü tanığı bir polis memuru, sürücünün kaçarken sol elini direksiyona dayadığını söylemişti. Sol elinde ejderha dövmesi olan bir adam..."

Deniz dehşetle ayağa kalktı. "Ne? Annemin kazası mı?"

"Kaza değildi," dedi Selim fısıltıyla. "Hiçbir zaman kaza değildi. Defne, 1994 davasının arşiv kayıtlarını inceleyen bir hukuk araştırmacısıydı. Öldüğü gün bana 'Çok büyük bir şey buldum Selim, akşam evde konuşalım' demişti. Ama eve gelemedi."

Odadaki hava bir anda ağırlaştı. Otuz yıl önceki bir seri cinayet davası, sekiz saat önce Boğaz'da bulunan bir ceset ve üç yıl önceki bir trafik kazası... Hepsi aynı karanlık noktada birleşiyordu.

"Peki bu anahtar ne?" diye sordu Elif, zarftan çıkan küçük metal anahtarı göstererek.

Selim anahtarı eline aldı. Üzerinde bir numara kazınmıştı: **B-14 / BALAT**.

"Balat'taki o antikacı dükkanı," dedi Selim. "Bölüm 1'deki otopsi kayıtlarında Aslaner'in son telefon aramalarında çıkan o adres. Rüya’nın dükkanı."

Telefonu çaldı. Masanın üzerindeki cihaz titriyordu. Arayan Tekin’di.

Selim ahizesini açtı. "Tekin?"

"Komiserim!" Tekin’in sesi nefes nefeseydi, fonda siren sesleri geliyordu. "Moda’daki evdeyiz! Olay yeri inceleme çalışırken alt kattaki komşu haber verdi... Evin arka sokağında şüpheli bir araç görülmüş. Ve komiserim... evde yangın çıktı!"

"Ne?"

"Sabotaj! Biri içeri molotof ya da kundaklama bombası atmış! Yangın büyüyor, kütüphane yanıyor! İçerideki tüm belgeler, kitaplar gidiyor!"

Selim dişlerini sıktı. "Siz iyisiniz ya?"

"Biz dışarıdaydık komiserim, yaralı yok. Ama evi tamamen yakıyorlar! Delilleri yok ediyorlar!"

"Tamam Tekin. İtfaiyeye yardım et, çevredeki tüm kameraları topla. Ben geliyorum."

Telefonu kapattı. Elif ve Deniz ona bakıyordu.

"Delilleri temizlemeye başladılar," dedi Selim. "Aslaner'in evini yakıyorlar."

Elif ayağa kalktı. "Bu resmi bir soruşturmaya dönüşmeli Selim Bey. Hemen arama kararı ve koruma emri çıkartıyorum."

"Hayır Elif Hanım," dedi Selim. "Resmi kanallardan gidersen, o kanalları yöneten adamlar bir adım önümüzde olur. Murat Erdem hâlâ sistemin içinde. Yangını çıkaranlar onlar."

Deniz’e döndü. Kızının omuzlarını tuttu. "Deniz, sen bu akşam benimle geliyorsun. Güvenli bir yere."

"Nereye baba?"

Selim masadaki küçük anahtarı cebine koydu.

"Balat'a. Sessiz tanığın yanına."

>*"Gerçek, ateşle yakılamaz; sadece küllerin altına gömülür. Ve bazen bir rüzgar eser, tüm külleri savurur."*

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.