Okulun o bitmek bilmeyen gürültüsü, disiplin kurulunun bitmek bilmeyen evrak işleri ve her koridorda gözünün gayriihtiyari o hırpani, darmadağın gitar çantalı çocuğu araması... Minho için yılın en uzun, en boğucu günüydü. Akşamüstü apartmanın merdivenlerini tırmanırken, sırtındaki o görünmez yorgunluk çimento çuvalı gibi çökmüştü omuzlarına. Anahtarı kilide sokarken tek istediği sessizlik ve loş bir odaydı.
Kapıyı açıp içeri adım attığı an, burnuna dolan baharat kokusuyla donakaldı.
Evden çıkarken bıraktığı o steril, ruhsuz koku gitmiş; yerine sıcak, neredeyse bir "yuva" gibi kokan ev yemeği kokusu gelmişti. Minho kaşlarını çatarak ayakkabılarını çıkardı ve mutfağa doğru yürüdü. Tezgahın üzerinde dumanı tüten iki tabak sıcak yemek, düzgünce dizilmiş çatallar ve sabahki soğuk masanın aksine canlanmış bir sofra vardı.
Jisung, üzerinde hala Minho’nun o geniş siyah tişörtüyle, elindeki bezle tencerenin kapağını kapatırken arkasını döndü. Minho’yu gördüğünde yüzünde hafif, çekingen bir tebessüm belirdi.
"Geldin mi?" dedi, sesi sabahkine göre çok daha canlı ve dinlenmiş geliyordu. "Ben de tam zamanlamayı tutturamamaktan korkuyordum. Notunu dinledim, bütün gün uyudum ama akşamüstü acıkınca... Dedim ki, sabahki kahvaltının karşılığını vermeliyim. Pek bir şey yoktu dolapta ama bir şeyler uydurdum."
Minho, çantasını masanın kenarına bırakırken yüzündeki o ciddi, mesafeli ifadeyi bozmamaya çalıştı. Üniformasının kravatını hafifçe gevşetti ama ceketini çıkarmadı. Masaya oturduğunda gözleri yemeğe, ardından da karşı koltukta ellerini birbirine bağlamış, onun tepkisini bekleyen Jisung’a kaydı.
"Zehirlemediysen sorun yok," dedi Minho düz bir sesle. Sandalyeyi işaret etti. "Otur da ye. Ayakta dikilme."
Yemeğin ilk birkaç dakikası sessiz geçti. Sadece çatal bıçak sesleri ve dışarıda hafiften yeniden başlayan rüzgarın uğultusu vardı. Minho yemeğin gerçekten güzel olduğunu fark etse de bunu dile getirmedi. Ancak Jisung’un tabağıyla oynaması, lokmaları ağzında büyütmesi ve gözlerini sürekli masanın ahşap desenlerinde gezdirmesi dikkatinden kaçmamıştı.
Minho bardağından bir yudum su aldı ve arkasına yaslandı. Bakışları keskinleşti.
"Yarın okula geliyorsun, devamsızlığını ancak bu günlük idare edebildim," dedi Minho, konuyu asıl merak ettiği yere getirmek için zemin hazırlayarak. "Ayrıca... dün geceki olaydan sonra rehberlikle ya da ailenle konuşmam gerekirdi. Ama tüzüğü biraz esnettim. Bu akşam seni eve bırakırım diye düşündüm ama sabahtan beri telefonun hiç çalmadı. Merak eden bir annen, baban yok mu senin?"
Jisung’un elindeki çatal aniden tabağın kenarına çarptı, çıkan tiz ses odadaki sessizliği bıçak gibi kesti. Jisung’un omuzları çöktü, bakışları iyice yere eğildi. Parmakları tişörtünün eteğini sıkıca kavradı.
"Gitmene gerek yok," dedi Jisung, sesi o kadar kısık çıkmıştı ki Minho duymak için öne doğru eğilmek zorunda kaldı.
"Ne demek gitmeme gerek yok? Evine dönmeyecek misin?"
Jisung acı bir gülüşle kafasını kaldırdı. Gözlerinde o köprüdeki çaresizliğin, o "kurumuş hayallerin" izi hala duruyordu. "Dönecek bir evim yok ki benim, Minho."
Minho’nun kaşları hafifçe çatıldı, vücudu kasıldı. "Nasıl yani?"
"Bayağı işte... Evim yok," dedi Jisung, kelimeleri sanki boğazına batıyormuş gibi yutkunarak. "Sokak sokak, döküntü otellerde ya da arkadaşlarımın stüdyolarındaki kanepelerde sürünmekten yorulduğum için dün gece oradaydım işte. Gidecek, sığınacak hiçbir yerim yok. Kimsenin benden haberi yok, kimse beni aramıyor. Okul kıyafetlerimi bile o döküntü pansiyonun banyosunda yıkıyorum."
Odanın içine saniyelerce süren ağır, sarsıcı bir sessizlik çöktü. Okulun o en popüler, en neşeli görünen çocuğunun, aslında her gece kafasını koyacak güvenli bir çatısı bile yoktu. Minho, karşısında oturan ve titreyen omuzlarını gizlemeye çalışan çocuğa baktı. İçindeki o çelik duvarların, Jisung’un bu çiğ ve savunmasız gerçeği karşısında nasıl un ufak olduğunu hissetti.
Minho derin bir nefes aldı. Sesi bu kez o mesafeli tonundan tamamen sıyrılmış, otoriter ama sarsılmaz bir kararlılığa bürünmüştü. Sandalyesini hafifçe geriye itti.
"Tamam," dedi Minho, gözlerini Jisung'un nemli gözlerine dikerek. "Topla eşyalarını."
Jisung şaşkınlıkla başını kaldırdı, kalbinin kırıldığını hissetti. "Beni... hemen şimdi kovuyor musun yani? Haklısın, yük olmak istememiştim zaten—"
"Kapa çeneni de dinle, Han," diyerek sözünü kesti Minho. Sesi sertti ama bu kez kırıcı değil, korumacı bir sertlikti. "Seni sokağa fırlatacak kadar vicdansız biri gibi mi duruyorum oradan? Topla eşyalarını dedim, çünkü salondaki o döküntü koltukta daha fazla yatamazsın. İçerideki odaya geçiyorsun. Yatağı sen alacaksın, ben salonda yatacağım."
Jisung donakalmıştı. "Minho, saçmalama, senin evin burası—"
"Sana kuralları koyanın ben olduğumu söylemiştim," dedi Minho, masadaki boş tabakları toplamak için ayağa kalkarken. Sırtı Jisung’un şaşkın yüzüne dönüktü ama yüzünde çok hafif, gizli bir kararlılık vardı. "Gidecek bir yer bulana kadar, ya da ben seni bu evden kovana kadar buradasın. Ve kurallarım net: Okula düzenli gideceksin, o yemeği bitireceksin ve bir daha asla yalnız olduğunu söylemeyeceksin. Anlaşıldı mı?"
Jisung, Minho’nun arkasından bakarken, kalbindeki o buz tutmuş yalnızlığın, bu sert ama sıcak adamın sözleriyle yavaş yavaş eridiğini hissetti. Artık tamamen evsiz değildi; en azından bu gece, başını koyabileceği güvenli bir çatı altındaydı