Güneşin loş ve ılık ışıkları odanın perdesiz pencerelerinden içeri sızarken, dışarıdaki fırtınadan eser kalmamış, geriye sadece yapraklardan süzülen damlaların sesi kalmıştı.
Jisung, hayatında ilk kez bu kadar derin ve kabussuz bir uykudan uyanıyordu. Burnuna dolan o yoğun nane kokusu ve tenini ısıtan tuhaf sıcaklıkla gözlerini yavaşça araladı. İlk gördüğü şey, burnunun hemen dibindeki siyah kumaştı. Bakışlarını biraz yukarı kaydırdığında, kalbinin tekleyip adeta boğazında atmaya başladığını hissetti.
Minho, sırtını yatak başlığına yaslamış, başı hafifçe yana düşmüş bir halde hala uyuyordu. Bir bacağı yatağın kenarından sarkmıştı ama kollarından biri gevşekçe Jisung’un beline dolanmıştı. Jisung’un kendi eli ise hala sıkı bir pençe gibi Minho’nun tişörtünün eteğini kavrıyordu.
Jisung nefes almayı bile unuttu. Mesafe o kadar azdı ki, Minho’nun düzenli nefes alışverişleri Jisung’un alnına vuruyordu. Uykusunda o her zamanki sert ve mesafeli Lee Know gitmiş, yerine savunmasız, kirpikleri yanaklarına gölge düşüren ve dudakları hafifçe aralık olan o muhteşem adam gelmişti. Jisung, kalbindeki o amansız aşkın göğsünü sıkıştırdığını hissetti. Elini yavaşça Minho’nun tişörtünden çekti ve sanki bir mucizeye dokunuyormuş gibi parmak uçlarını havada, Minho'nun yüz hatlarının üzerinde gezdirdi.
Tam o sırada Minho hafifçe kıpırdandı. Kaşları uykusunda çatıldı ve o derin kahverengi gözleri yavaşça aralandı.
İkilinin gözleri saniyeler içinde kilitlendi. Odada sadece saatin tıkırtısı duyuluyordu.
Minho nerede olduğunu ve kiminle uyuduğunu idrak ettiği an, gözleri şaşkınlıkla irileşti. Hızla doğruldu, Jisung’un belindeki elini sanki canı yanmış gibi geri çekti. Yüzü saniyeler içinde o bildiğimiz okul disiplin kurulu başkanı ciddiyetine bürünmeye çalıştı ama kulaklarının kıpkırmızı kesilmesi onu tamamen ele veriyordu.
"Ben..." dedi Minho, sesi sabah yataktan yeni kalktığı için pürüzlü ve boğuk çıkmıştı. Boğazını temizledi. "Elimi bırakmadın. Çözemedim parmaklarını."
Jisung yatakta yavaşça doğrulup dizlerinin üzerinde oturdu. Yanakları alev alev yanıyordu ama bu kez gözlerini kaçırmadı. İçindeki o köprüde ölmeyi düşünen hüzünlü çocuk gitmiş, yerine sevdiği adamın gözlerinin içine bakan cesur bir Jisung gelmişti.
"Bırakmanı istemedim ki zaten," diye fısıldadı Jisung. Sesi titriyordu ama fazlasıyla netti.
Minho yataktan kalkmak üzereyken duraksadı. Sırtı Jisung’a dönüktü ama omuzlarının kasıldığını Jisung netçe görebiliyordu. "Han, saçmalamayı kes ve kalk hadi. Okula geç kalacağız," dedi, o çelik duvarları alelacele yeniden örmeye çalışarak.
"Okula gitmek umrumda değil Lee Know!" diye sesini yükseltti Jisung, yatağın üzerinde ona doğru emekleyerek. Minho’nun tam arkasında durdu. "Bana her gün 'kendine acımayı bırak' diyorsun ya... Ben kendime acımayı bıraktım. Ben o köprüde kalmayı da bıraktım. Sayende."
Minho yavaşça arkasına döndü. Gözlerinde o sert uyarının arkasına saklanmış devasa bir tereddüt vardı. "Ne demeye çalışıyorsun?"
Jisung derin bir nefes aldı. İçindeki tüm melankolik şarkı sözlerini, o darmadağın akorları tek bir cümlede birleştirdi. Gözlerinin içine bakarak, hayatında ilk kez bu kadar emin konuştu:
"Sana aşık oluyorum, Minho. O sert duvarlarına, beni her düştüğümde tutan o ellerine, cebime gizlice koyduğun o muzlu sütlere... Hepsine aşık oluyorum. Şimdi istersen kuralları çiğnedim diye beni bu evden kov. Ama bunu bilerek kov."
Odanın içine bomba düşmüş gibi bir sessizlik çöktü. Minho, karşısında gözlerinin içi parlayan ve aşkını çiğ bir dürüstlükle haykıran çocuğa bakarken donakaldı. O aşılmaz Lee Know’un dudakları ilk kez aralandı ama söyleyecek tek bir kelime bile bulamadı.