Gece yarısını çoktan geçmişti. Dışarıda aniden bastıran gök gürültülü sağanak yağmur, pencereleri çılgınca dövüyordu. Odanın içi zifiri karanlıktı ama Jisung için asıl karanlık, zihninin derinliklerinde, o köprünün üstünde saniyelerdir yeniden yaşanıyordu.
Rüyasındaydı. Yine o paslanmaz demir parmaklıklara tutunmuş aşağı bakıyordu. Bu kez arkasını döndüğünde Minho oradaydı ama ona ulaşamıyordu; Minho’nun eli havada asılı kalmıştı, yüzünde daha önce hiç görmediği bir çaresizlikle bağırıyordu ama nehrin uğultusu sesini yutuyordu. Jisung ayaklarının altındaki betonun kaydığını, siyah suların kendisini yuttuğunu hissetti. Nefesi kesildi, boğazından tek bir çığlık bile çıkmadı.
"Hayır! Minho!"
Jisung aniden gözlerini açtı. Yatakta dikleştiğinde göğsü çılgınca inip kalkıyor, sırtından soğuk terler boşanıyordu. Kalbi o kadar sert çarpıyordu ki, kulaklarında sadece kendi nabzının sesi vardı. Odadaki karanlık, az önceki nehrin derinlikleri gibi üzerine üstüne geliyordu. Dudakları titredi, gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarını ıslatırken elleriyle yüzünü kapattı. Korkudan ve o yalnızlık hissinden hala kurtulamamıştı.
O sırada odanın kapısı hızla açıldı. Koridorun loş ışığı içeri sızarken, kapı eşiğinde nefes nefese kalmış Minho belirdi. Üzerinde sadece siyah bir tişört vardı, gözleri endişeyle irileşmişti.
"Jisung? Ne oldu, iyi misin?!"
Minho, cevap beklemeden yatağın kenarına hızla gelip diz çöktü. Jisung’un titreyen omuzlarını, ellerinin arasında kaybolmuş yüzünü gördüğünde içindeki o korumacı duvarlar bir kez daha un ufak oldu. Yatağın kenarına oturdu ve hiç tereddüt etmeden Jisung’un titreyen ellerini yüzünden çekip kendi avuçlarının içine aldı.
"Şşşt, buradayım. Sakin ol. Geçti," dedi Minho. Sesi o kadar yumuşak, o kadar derinden geliyordu ki, okulda tırnak yiyen öğrencileri korkutan o sert çocuktan eser kalmamıştı.
Jisung, ellerini tutan o sıcaklığı hissettiği an daha fazla dayanamadı. Kendini öne doğru atıp başını Minho’nun omzuna gömdü. Kollarını Minho’nun beline sıkıca doladı; sanki bıraksa o siyah sular onu tekrar yutacakmış gibi sarıldı ona. "Çok karanlıktı..." diye hıçkırdı Jisung. "Yine oradaydım. Sen... sen bana yetişemiyordun."
Minho bir anlığına kasıldı, bu ani ve derin sarılma karşısında ne yapacağını bilemedi. Ama Jisung’un hıçkırıkları göğsünü titrettikçe, o da kollarını yavaşça Jisung’un sırtına doladı. Bir eliyle Jisung’un saçlarını sakinleştirmek ister gibi yavaşça, ritmik hareketlerle okşamaya başladı.
"Yetiştim bak," diye fısıldadı Minho, çenesini Jisung’un saçlarının üzerine yaslayarak. "Seni o köprüde bırakmadım, burada da bırakmam. Güvendesin. Benim evimdesin."
Minho’nun o tanıdık nane kokusu ve sarsılmaz göğsünün iniş kalkışları, Jisung’un kalbindeki o vahşi fırtınayı yavaş yavaş dindirdi. Jisung’un ağlaması durulmuş, hıçkırıkları yerini düzenli nefes alışverişlerine bırakmıştı ama hala başını Minho’nun omzundan kaldırmaya cesaret edemiyordu. Minho da onu geri itmedi. Sırtındaki eli hala oradaydı, parmakları saçlarının arasında ağır ağır geziniyordu.
Zaman o loş odada tamamen anlamını yitirdi. Yağmur dışarıda camları dövmeye devam ederken, ikisi de o yatağın kenarında, birbirlerine kenetlenmiş halde dakikalarca durdular.
Jisung’un göz kapakları, ağlamanın ve o yoğun duygu patlamasının verdiği yorgunlukla yavaş yavaş ağırlaşmaya başladı. Minho’nun omzundaki başı hafifçe yana kaydı, vücudu tamamen gevşedi ve kendini yeniden uykunun güvenli kollarına bıraktı.
Minho, Jisung’un uykuya daldığını hissettiğinde onu yavaşça yastığa yatırmak istedi. Ancak Jisung, rüyasında bile gitmesinden korkuyormuş gibi Minho’nun tişörtünün eteğini parmaklarıyla sımsıkı kavramıştı. Minho ne kadar uğraşsa da o küçük parmakları çözemedi.
Acı bir tebessüm belirdi Minho’nun yüzünde. "İnatçı Han," diye mırıldandı kısık bir sesle.
Yataktan kalkamayacağını anlayınca, yavaşça yatağın baş ucuna doğru kaydı. Sırtını duvara yasladı, bacaklarını uzattı ve Jisung’un üzerindeki yorganı ikisinin de üzerine doğru çekti. Gözleri, yastıkta huzurla nefes alan Jisung’un yüzünde gezindi. Eli gayriihtiyari yine onun saçlarına gitti, son bir kez o yumuşak tutamları geriye itti.
Minho, başını arkasındaki duvara yasladığında, günlerdir okulda ve disiplin kurulunda taşıdığı o ağır yorgunluğun bir anda yok olduğunu hissetti. Jisung’un hemen yanında, onun düzenli nefes seslerini dinlerken, Minho’nun da gözleri yavaşça kapandı. Normalde geceleri uyuyamadığını söyleyen o sert çocuk, o gece Jisung’un hemen yanı başında, elini bile bırakmadan derin ve huzurlu bir uykuya daldı.
Sabahın ilk ışıkları odayı doldurduğunda, iki kırık ruh, dünyanın tüm gürültüsünden uzakta, aynı yatakta yan yana uyuyordu.