Minho’nun elinin sıcaklığı alnından çekildikten sonra bile Jisung, o tenin bıraktığı hayali izle bütün gece uyuyamamıştı. Ertesi sabah okul koridoruna adım attığında, dünya onun için artık eski dünya değildi. Gözleri refleks olarak, kalabalığın üstünde yükselen o jilet gibi ütülü beyaz gömleği ve kolundaki kırmızı disiplin pazu bandını arıyordu.
Buluyordu da. Minho, koridorun diğer ucunda, kuralları ihlal eden birkaç alt dönem öğrenciye sert bir dille uyarıda bulunurken tam karşıdan geliyordu.
Jisung, kalbinin göğüs kafesini döven o deli ritmini gizlemek için kafasını eğdi, gitar çantasının askısını sıkıca kavrayıp yanından öylece geçip gitmeyi planladı. Tam hizasına geldiğinde, Minho’nun o erkeksi nane kokusu burnuna doldu. Tam o salisede, Minho sesini hiç bozmadan, yanındaki öğrencilere bakmaya devam ederek fısıltıyla karışık tok bir ses çıkardı:
"Düğmeni ilikle, Han. Formaya saygın olsun."
Jisung irkilerek duraksadı. Hemen göğsüne baktı; sabah aceleyle evden çıkarken gömleğinin en üst iki düğmesini açık bırakmıştı. Okulda olmalarına rağmen Minho’nun gözünün hala onun üzerinde olduğunu bilmek, Jisung’un ensesinden aşağı tatlı bir sıcaklığın yayılmasına sebep oldu. Hızla düğmesini iliklerken, "Tamam başkan," diye mırıldandı ve yüzündeki o aptal tebessümü gizlemek için adımlarını hızlandırdı.
O gün öğleden sonra, okulun arkasındaki eski, paslı yangın merdivenlerinin orada oturuyordu Jisung. Burası onun yeni kaçış noktasıydı. Kucağında çizgili defteri, elinde kalemiyle yine kelimelerle boğuşuyordu. Ama bu kez deftere dökülen satırlar o nehrin siyah suları gibi karanlık değildi. Bu kez satırlar loş bir mutfakta, taze kahve kokusunda ve o nemli saçların arasında geziniyordu.
"Duvarlarını çelikten sanmıştım meğer,
Dokunsam kırılacak bir cammış için.
Beni o köprüden çekip aldın ya...
Şimdi nefes almak, sadece senin için."
"Yine mi o melankolik şeyler?"
Jisung korkuyla yerinden sıçradı ve refleks olarak defteri göğsüne bastırıp kapattı. Başını kaldırdığında, merdivenlerin basamağında dikilen Minho’yu gördü. Elindeki devriye dosyasını arkasına saklamış, tek kaşını kaldırmış bıyık altından gülüyordu.
"Minho! Ödümü patlattın," dedi Jisung, kalbinin atış hızı bu kez korkudan değil, yine o amansız aşktan vites artırırken. "Hem sen her yerden çıkmak zorunda mısın? Okulun hayaleti gibisin."
Minho sakin adımlarla aşağı indi ve Jisung’un oturduğu basamağın hemen bir üstüne oturdu. Aralarındaki bu yakınlık, Jisung’un arkasına yaslansa direkt Minho’nun dizlerine değeceği anlamına geliyordu. Minho, ceketinin cebinden küçük bir kutu muzlu süt çıkarıp Jisung’un dizlerinin üzerine bıraktı.
"Kafeteryada yine bir şey yemediğini gördüm," dedi, sesi o eski emir kipiyle örülü sertliğindeydi ama gözlerinde tamamen o eve ait olan yumuşaklık vardı. "İç şunu. Yoksa akşama eve yemek falan yapmam, aç yatarsın."
Jisung muzlu sütü eline alıp pipetini saplarken gözlerini Minho’nun keskin profilinden alamıyordu. Güneş ışığı, Minho’nun kahverengi gözlerine vurduğunda gözlerinin içindeki o altın sarısı hareler ortaya çıkmıştı. Jisung iç çekmemek için kendini zor tuttu.
"Minho..." dedi, muzlu sütten bir yudum alıp.
"Efendim, Han?" Minho başını çevirip direkt ona baktı.
"Sen... neden bana bu kadar iyi bakıyorsun?" Jisung’un sesi bu kez dürüst ve savunmasızdı. "Yani, sadece bir öğrenciyim senin için. Okulda bir sürü darmadağın çocuk var. Neden ben?"
Minho’nun gözleri bir anlığına Jisung’un dudaklarına, oradan da göğsüne bastırdığı deftere kaydı. Derin bir nefes aldı, bakışlarındaki o sert kararlılık bir anlığına sarsılır gibi oldu. Öne doğru eğildi, aralarındaki mesafe yine o mutfaktaki kadar tehlikeli bir sınıra geldi.
"Çünkü diğer çocuklar senin gibi şarkı yazmıyor, Jisung," dedi Minho. Sesi o kadar derinden ve pürüzsüz gelmişti ki Jisung’un tüyleri diken diken oldu. Minho elini uzattı, Jisung’un şakağına düşen o serseri saç tutamını yavaşça kulağının arkasına itti. "Ve diğer hiçbir çocuk, benim o karanlık defterimi açıp içindeki yangını görecek kadar cesur değildi. Şimdi bitir şu sütü, ders zili çalmak üzere."
Minho ayağa kalkıp o jilet gibi duruşuyla merdivenlerden yukarı tırmanırken, Jisung elindeki muzlu süt kutusunu kalbine bastırmış, arkasından bakakalmıştı. Minho’nun o parmaklarının değdiği yer hala alev alev yanıyordu.
Jisung artık emindi. Bu his bir hayranlık ya da minnet duygusu değildi. O, Lee Minho’ya sırılsıklam, geri dönülemez bir şekilde aşık olmuştu ve bu aşk, onu o köprüden çok daha yüksek bir uçuruma doğru sürüklüyordu.