Günler, Minho’nun koyduğu o katı ama güvenli kuralların gölgesinde akıp gidiyordu. Jisung için "ev" kelimesi, artık döküntü pansiyon odaları ya da yabancıların stüdyo kanepeleri demek değildi; mutfaktan yükselen taze kahve kokusu, kapı girişindeki nizami dizilmiş botlar ve salondaki koltukta her gece koruyucu bir nöbetçi gibi uyuyan Lee Minho demekti.
Bir cumartesi öğleden sonrasında, dışarıda yine o sinsi, gri seul havası hakimken, evdeki sessizliği sadece Jisung’un gitarından çıkan boğuk sesler bölüyordu. Jisung, Minho’nun odasındaki yatağın üzerine bağdaş kurmuş, kucağındaki gitara yeni bir ritim uydurmaya çalışıyordu.
Tam o sırada Minho, elinde iki kupa sıcak çikolatayla odaya girdi. Üzerinde okul üniforması yoktu; sadece siyah bir tişört ve gri bir eşofman giymişti. Saçları banyodan yeni çıktığı için hafif nemliydi ve alnına dökülüyordu. Okuldaki o ulaşılamaz "Disiplin Kurulu Başkanı" maskesinden eser yoktu şimdi.
"Mola ver," dedi Minho, kupalardan birini yatağın kenarındaki komodine bırakırken. Kendisi de yatağın ayak ucuna, sırtını duvara yaslayarak oturdu. Gözlerini Jisung’un parmaklarına dikmişti. "Sabahtan beri aynı akor basılmaz. Kafam şişti."
Jisung kıkırdadı, gitarın sapını hafifçe dikti. "Akor aynı değil bir kere, tonu değiştiriyorum. Hem sen ne anlarsın müzikten Lee Know başkan? Sen anca ceza puanı kesersin."
"Öyle mi?" Minho’nun dudaklarının kenarı çok hafif, muzipçe kıvrıldı. Eğilip Jisung’un elindeki gitarın sapını kavradı. "Ver bakayım şunu."
Minho gitarı kendi kucağına yerleştirdiğinde Jisung şaşkınlıkla ona bakakaldı. Minho, uzun ve biçimli parmaklarını tellerin üzerine yerleştirdi ve hiç duraksamadan, inanılmaz derecede temiz bir Am akoru bastı. Ardından, yavaş ama ritmik bir melodi döküldü tellerden. Bu melodi, Jisung’un bodrum katında mırıldandığı o hüzünlü şarkının ta kendisiydi.
Jisung nefesini tuttu. Minho’nun gitar çalmayı bildiğinden bile haberi yoktu. Ama asıl kalbini sıkıştıran şey bu değildi.
Minho melodiyi çalarken başını hafifçe kaldırdı ve gözlerini direkt Jisung’un gözlerine dikti. O loş oda ışığında, Minho’nun kahverengi gözleri her zamankinden daha derin, daha yakındı. Nemli saçlarından bir damla şakağından aşağı süzülürken, keskin çene hattı ve tellere vuran o kendinden emin parmakları Jisung’un göğüs kafesinde ilk kez bambaşka bir gürültünün kopmasına neden oldu.
O an, içindeki o melankolik boşluğun, Minho’nun bu sıradan hareketiyle nasıl tamamen kapandığını hissetti. Jisung’un kalbi, o köprüde durduğu andan çok daha hızlı, çok daha deli gibi çarpmaya başladı. Bu korkudan ya da çaresizlikten değildi.
Jisung, hayatında ilk kez birine bakarken nefesinin kesildiğini fark etti.
Minho telleri eliyle kapatıp sesi kestiğinde, odadaki sessizlik bir anda ağırlaştı. "Nasıl?" dedi Minho, sesindeki o her zamanki düz ama korumacı tonla. "Sadece ceza kesmiyormuşum, değil mi?"
Jisung cevap veremedi. Gözleri Minho’nun dudaklarına, oradan nemli saçlarına ve en son o sarsılmaz gözlerine kaydı. Boğazı düğümlenmişti. Kalbinin sesini Minho’nun duymasından ölesiye korktu o saniyede. Eğer duyarsa, Minho o çelik duvarları yeniden örer ve onu bu sığınaktan atardı.
"Ç-çok iyiymiş," diye geveledi Jisung, gözlerini hızla kaçırarak. Uzanıp komodindeki sıcak çikolatayı aldı ve ellerinin titremesini gizlemek için kupaya sıkıca sarındı. "Müzik odasında kulağının o tona alışık olduğunu söylerken şaka yapmıyordun yani."
Minho, Jisung’un bu ani kızarıklığını ve heyecanını fark etmiş gibi gözlerini kısmıştı. Gitarı yavaşça yatağın üzerine bıraktı ve öne doğru eğilerek Jisung’un yüzüne yaklaştı.
"Han," dedi, sesi bu kez fısıltı gibiydi ama sarsıcıydı. "Yüzün niye kızardı senin? Ateşin mi var yine?"
Minho elini uzatıp, dün sabah yaptığı gibi ama bu kez tamamen uyanıkken, parmaklarının tersini Jisung’un alnına koydu. Teninin sıcaklığı Jisung’un tenine değdiği an, Jisung içinden bir şeylerin koptuğunu ve o köprüden aşağı, bu kez Minho’nun kalbine doğru çoktan düşmeye başladığını anladı.
Aşık oluyordu. Sert, mesafeli ama kendisini her düştüğünde tutan bu adama geri dönülemez bir şekilde kapılıyordu.