(NASTYA’NIN ANLATIMIYLA)
Karya’yı acınası durumundan kurtardım. Yola çıktık ama Kanteya’nın olduğu yöne ilerliyorduk. “Nereye?” diye bağırdı Nastya heyecanla karışık titrek sesiyle. Sesi titriyordu buna karşın korku yoktu sesinin içinde. “Bazılarının vermesi gereken küçük bir hesap var.” diye mırıldandım. Karya koşarak bana yetişmeyi başardı. “Yapma!” diye bağırmasına kulak asmadan yürümeye devam ettim. Yürürken adımlarımı hızlandırdığımın farkına yeni varmıştım. Karya bir anda kolumu tutmasına rağmen bu beni engellemesine yetmedi ve en sonunda gücü tükendi. Bunu fırsat bilerek adımlarımı hızlandırırken “Pes ediyorum.” diye mırıldandı. Hızımı alamayıp aptal cesaretiyle saray kapısının önüne kadar geldim. Şövalyeler mızraklarını bana doğrulttu. O sırada sarayın görkemli, mermerleri ustalıkla işlenmiş, dev kapısı açıldı.
Kapının önünde duran Aryaz’dı. Birkaç dakika içerisinde halk meydanda toplanmış, şaşkınlıkla olacakları izliyordu. Aryaz adamlarına mızrakları çekmeleri için kaş göz yaptı. Şövalyeler hemen mızrakları yere indirdi ancak her türlü tehlikeye karşı hazır bekliyorlardı. Tek kelime etmemiştik ve tam konuşmaya başlayacakken kalabalık bir grup ellerinde meşaleler ve kesici aletlerle üzerime gelmeye başladı. Aryaz hemen adamlarını gönderdi ama nafile. Kalabalık gruptan bir kadın elindeki mendili burnuma götürdü. Kokusunu içime çektim. Sonrasında yavaş yavaş bilincim etkisini yitirmeye başladı.
Boğulacak gibi hissediyordum. Sanki yok oluyordum. Hiç var olmuş muydum ki yok olayım? Ailesiz bir insan var olmuş mudur sizce? Halkına sahip çıkmayan en rezil Arsilya’yım ben. Yok oluş o an tam olarak beni anlatıyordu sanki. Yok olamazdım. Olamazdım. Halkımı ateşin içine atamazdım. Çünkü onlar bana güveniyordu. Amcama değil.
Gözlerimi kapatmadan önce hatırladığım iki görüntü vardı. Karya’nın beni kurtarmaya çalışması ve Aryaz’ın gerek olmadığı sürece asla kullanmadığı o kılıcı eline almasıydı.
(Aryaz’IN ANLATIMIYLA)
Ne olduğunu anlayamadan onu göremez olmuştum. Adamlarımı yolladım, uyarı ateşi yaktım ancak nafile. En sonunda kılıcımı çıkardım ve “Ya onu bırakırsınız ya da hepinizin kellesini bizzat ben alırım. Anladınız mı beni?” diye kükredim adeta. Bir anda kalabalıktan “hain” diye sesler yükselmeye başladı. Bir grup ellerinde meşalelerle bana ilerlerken “Durun!” diye bir ses geldi arkamdan. Oldukça yüksek desibelli bu ses elbette ki amcama aitti.
“Durun!” diye yeniledi daha sakin bir sesle. Halk yatışmıştı. “O hain değil. Sadece başımıza daha büyük dertler açmaktan sizi kurtarıyor. Daha fazla kan dökülsün istemiyor. Şimdi saygın Nastya Arsilya’yı bırakın ve ayrıca Arsilya ailesine yapılan bu suç affedilemez bir şeref ve namus suçudur. Bu yüzden Nastya Arsilya’ya saldıran veya saldırma girişiminde bulunan herkes ve onun sadık yardımcısı Karya Efiyas’a da saldıran veya saldırma girişimind bulunan herkes en ağır cezalarla cezalandırılacaktır.”
Amcamın böyle bir cümle kurmasını hiç beklemiyordum. Nastya ve Karya hemen hastaneye yatırıldı. Durumdan haberdar olan Nastya’nın amcası sarayımıza davet edilmişti. Bense hastaneye gitmiştim. Karya’nın yaraları sarılırken yanına gittim. “Halkım adına senden ve Nastya’dan binlerce kez özür dilerim. Karya Efiyas.” Karya susmayı seçti. Bende seçimine saygı duyup yan odaya geçtim. İşte oradaydı. Baygın bir halde yatıyordu. Koridordan geçen doktorlardan birine durumunu sordum ve durumunun iyi olduğunu öğrenince odasına girdim. Yavaşça gözlerini açtı. Ve yatar pozisyondan oturur pozisyona geçmesine yardım ettim ardından konuşmaya başladım. “Nastya Arsilya, yardımcına ve sana ne kadar özür dilesem de fayda etmeyeceğini biliyorum ancak sana ve yardımcına özürlerimi sunuyorum. Halkımın size yaşattığı bir rezillikti ayrıca hem şeref ve namus suçundan hem de krallarını dinlememelerinden ötürü verip verilebilecek en büyük cezayı alacaklarına adınız kadar emin olabilirsiniz.”
Aynı Karya gibi o da sustu. Tam odasından çıkacakken “Neden yaptın?” dedi bana. Anlamadım ve soran gözlerle ona bakmaya başladım. “Dimitrovic’i neden öldürdün?” Donakaldım. Nasıl yani biliyor muydu?
“Bunu nereden öğrendin?” Tekrar bir sessizlik. “Seni hiç alakadar etmez.” dedi kendinden emin, net ve hafif öfkeli bir ses tonuyla ve ekledi: “Soruya soruyla karşılık veremezsin. Burada soruları ben sorarım.”
Derin bir nefes aldım, yumruğumu sıktım, sinirliydim ancak öte yandan da haklı olan oydu. Biraz sakinleştikten anlatmaya başladım. “Küçükken beni öldürmeye çalışmak, saraydan kaçmak… Bunların hepsinin cezası ölüm zaten. Faturası kesilmemişti bende kestim.” Cümlemi kesti ve konuşmaya başladı: “Cenazeye de benimle görüşmek için geldin öyle mi?” “Öyle.” diye mırıldandım.
“Sen…”
“Sen tam bir ruh hastasısın.” dedikten sonra sol yanağıma tokadı yapıştırdı. Derin derin nefes alıp vermeye başladı. Sonrasında kafasını yastığa gömdü ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bir ara kafasını gömdüğü yerden çıkarıp “Git başımdan!” diye bağırdı. Durumu kötüydü. Gözleri şişmiş, kızarmıştı ve daha da yoruluyordu. Usulca dışarı çıktım. Tek kelime etmedim. Koridordan geçen hemşireye iyi olmadığını söyledim. İki hemşire odasına iğne ile daldı. Geriye duyulan bir ses kaldı. Çığlık sesleri…
