Sisli Vadi, adını hak edercesine göz gözü görmeyen gri bir tülle kaplıydı. Yosun tutmuş devasa sütunların arasında, ay ışığının zorlukla süzüldüğü o açıklıkta durduğumda içimde beliren o tuhaf hissi bastırmaya çalıştım.
"Zamanında geldin, Prenses," dedi karanlığın içinden yükselen puslu, kendinden emin bir ses.
Sütunların gölgesinden bir siluet sıyrıldı. Prens Arsen.
Üzerinde Lunaria royal arması taşımayan, sade ve koyu renkli bir zırh vardı. Zifiri siyah saçları ve karanlıkta kor bir ateş gibi parıldayan kehribar rengi gözleriyle tıpkı söylencelerdeki gibi tehlikeli duruyordu.
"Görünüşe göre efsaneler doğruymuş," dedi Arsen, gözlerini üzerime dikerek. "İris çiçeğinin ruhunu taşıyan son emanet..."
"Bana süslü laflar etme Arsen!" dedim, kapüşonumu geriye düşürerek. Sağ elimde dondurucu bir buz katmanı belirirken sol elimden sıcak kıvılcımlar saçılmaya başladı. "Annemi alan, krallığımı kan gölüne çeviren Lunaria’nın prensiyle barış konuşmaya gelmedim. Mektubundaki karanlık güçten bahset!"
Arsen soğuk bir tebessümle bana doğru bir adım attı. "Gerçekten o mektuptaki barış masallarına inandın mı Euria? İki düşman krallığın tek bir imzayla dost olabileceğine?"
Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. "Ne? Sen..."
Lafımı bitirmeme fırsat kalmadan Arsen belindeki siyah kristal taşlı kadehi çıkarıp yere fırlattı. Taş çatlarken etrafa mor, dumanlı bir gaz yayıldı. Akciğerlerime dolan o tatlı kokuya engel olamadım. Bacaklarımdaki derman bir anda çekildi, ellerimdeki buz ve ateş şimşek gibi sönüp gitti.
Düşerken Arsen'in güçlü kolları beni yakaladı. Yüzü yüzüme birkaç santim uzaklıktayken kulağıma eğilip fısıldadı:
"Özür dilerim Prenses. Ama Lunaria’nın kaderi senin damarlarındaki güce bağlı. Ve ben o gücü almaya geldim."
Gözlerim sonsuz bir karanlığa gömüldü.
(Arsen’in Bakış Açısından)
Lunaria Sarayı’nın en alt katındaki gizli simya odasında meşalelerin cılız ışığı titriyordu. Taş duvarlardan sızan nem kokusuna, masanın üzerindeki iksir tüplerinden yükselen keskin kimyasallar karışmıştı.
Gümüş zincirlerle duvara sabitlenmiş, bilinci kapalı hâlde yatan Euria’ya baktım.
Mor ve beyaz renkli saç tutamları omuzlarına dökülmüş, sivri kulakları cılız meşale ışığında narin bir gölge düşürüyordu. Onu kucağımda buraya taşırken bile teninden yayılan o dondurucu ve yakıcı element fırtınasını hissetmiştim. İris çiçeğinin tüm ruhu bu kızın damarlarında atıyordu.
"Onu getirmeyi gerçekten başardın demek..."
Karanlık gölgelerin arasından süzülen ağır adımlar, taş zeminde tıkırdadı. Başımı çevirdiğimde, krallığın Baş Büyücüsü ve babamın en sadık danışmanı olan Valerius’un silueti belirdi. Yüzünün yarısı eski savaşlardan kalma yanık izleriyle kaplıydı; gözlerindeki hırs ise zifiri karanlıkta bile seçilebiliyordu.
Valerius, zincirlenmiş Euria’ya yaklaştı. İnce, kemikli parmaklarını kızın yüzüne doğru uzatıp tenine değdirmeden hissetmeye çalıştı. Yüzünde açgözlü bir tebessüm belirdi.
"Muazzam..." diye fısıldadı Valerius, hayranlıkla. "Eldoria Kralı’nın gözünden sakladığı o masalsı emanet... İris’in kadim gücü tam karşımızda duruyor Prens Arsen. Babana bu haberi verdiğimde zafer şölenleri başlayacak."
"Babam henüz bilmeyecek Valerius," dedim soğuk ve net bir sesle. Kılıcımı masanın üzerine bırakırken bakışlarımı kızdan ayırmadım. "İksir tamamlanıp Zarkon’un mührü sağlamlaştırılana kadar kimse bu odaya girmeyecek."
Valerius kıkırdadı. "Korkaklık mı, yoksa merhamet mi Prens’im? Yoksa düşmanının kızını yatağından söküp alırken vicdanın mı sızladı?"
Gözlerimi hırsla Valerius’a diktim. "Haddini bil Büyücü! Ben bu krallık için halkımı, şerefimi ve geleceğimi riske attım. Bir kızı barış masallarıyla kandırıp buraya getirmek gurur duyduğum bir şey değil. Ama Lunaria’nın kuruyan topraklarını ve uyanan ejderhayı durdurmanın tek yolu bu."
Valerius masanın üzerindeki kaynayan simsiyah sıvıyla dolu devasa iksir kabına yaklaştı. İçine birkaç nadir bitki kökü atarak sıvıyı karıştırmaya başladı.
"Kızın durumunu biliyorsun, değil mi?" dedi Valerius, arkası dönük hâlde. "İksir hazır olduğunda, o gümüş boruları damarlarına bağlayacağız. İris çiçeğinin özü tamamen çekilecek. İşlem bittiğinde..." Valerius duraksayıp bana döndü, gözlerinde hiç acıma yoktu. "...kızın bedeni bir kuru yaprak gibi kuruyup cansız kalacak. Eldoria’nın son prensesi ölecek."
Göğsümde garip bir sıkışma hissettim. Sisli Vadi'de kapüşonunu düşürdüğü an gözlerinde gördüğüm o cesur, kararlı bakış zihnime geldi.
"Biliyorum," dedim, sesimin titrememesine gayret ederek. "Halkımın yaşaması için bir kurban gerekiyorsa, o kurban verilecek."
"Peki ya ruhu?" diye sordu Valerius, adımlarını tekrar bana doğru atarak. "Kızın içindeki güç sadece bir element değil Arsen. İris çiçeği kraliçenin ruhu ve kızın kendi yaşam enerjisiyle mühürlendi. Özünü çekerken çığlıkları tüm mahzende yankılanacak. Buna dayanabilecek misin?"
Sertçe yutkundum. Yumruklarımı öyle sıktım ki tırnaklarım avucuma battı.
"Ben Lunaria’nın varisiyim," dedim soğukça. "Bana hissetmemeyi çok önce öğrettiniz."
Valerius tatmin olmuş bir ifadeyle başını salladı. "Güzel. İksirin son bileşeni gece yarısında hazır olacak. O zamana kadar kızın bilincinin kapalı kalmasını sağla. Uyanırsa o buz ve ateş gücüyle burayı başımıza yıkar."
"Merak etme," dedim. "Yalnız kalmak istiyorum. İksirin başında ben bekleyeceğim."
Valerius eğilerek selam verdi ve karanlık koridorda kayboldu. Mahzende sadece kaynayan iksirin fokurdayan sesi ve duvara zincirlenmiş Euria’nın hafif nefes alışverişleri kaldı.
Kızın yanına adımladım. Yüzüne düşen bir saç tutamını yavaşça geriye çektim. Parmak uçlarım tenine değdiği an hafif bir dondurucu soğukluk hissedip irkildim.
"Özür dilerim Euria..." diye fısıldadım, kendi sesimi bile tanımakta zorlanarak. "Keşke başka bir yolu olsaydı."
Ama tam o sırada, Euria’nın sivri kulakları hafifçe kıpırdadı ve kapalı göz kapaklarının altından mor bir ışık sızmaya başladı...
Göğsü hızla inip kalkmaya başladı. Kapalı göz kapaklarının altından sızan mor parıltı bir anda güçlendi. Kirpikleri titredi ve gözleri aniden açıldı.
O gözlerle karşılaştığım an nefesim boğazımda tıkandı. Bir gözü fırtınalı bir gökyüzünün moru, diğeri ise saf bir ay ışığı beyazıydı. Ve o gözlerde önce derin bir kafa karışıklığı, hemen ardından zihnimizi kesip geçecek kadar keskin bir öfke parıldadı.
"Arsen..." dedi. Sesi kısıktı, boğazı kurumuştu ama kelime ağzından bir zehir gibi döküldü.
Geriye doğru bir adım atmak istedim ama ayaklarım yere çivilenmiş gibiydi. "Uyanmaman gerekiyordu," diye mırıldandım soğuk kalmaya çalışarak.
Euria hırsla kollarını hareket ettirmeye çalıştı. Zincirler büyük bir gürültüyle şakırdadı, gümüş metal tenini yaktığı an dudaklarından acı dolu bir çığlık kaçtı. Yine de gözlerini benden ayırmadı. Acıya rağmen dik durmaya çalışıyordu.
"Neredeyim ben?" diye sordu, etrafındaki kasvetli taş duvarlara ve masadaki fokurdayan simsiyah sıvıya bakarak. "Burası... Lunaria."
"Lunaria Sarayı'nın mahzeni," dedim düz bir sesle. Masadaki altın kadehe doğru yürüdüm. Bakışlarımı ondan kaçırmaya çalışıyordum çünkü o gözlerdeki hayal kırıklığı, göğsüme bir kılıç saplanmasından daha çok acıtıyordu. "Seni uyardım Euria. Bir düşmanla pazarlık yapmaman gerekirdi."
"Pazarlık mı?" dedi, sesi öfkeyle titreyerek. "Sen bana barış vaat ettin! Mektubunda halklarımızın kurtuluşundan bahsettin! Ben sana güvendim Arsen... Krallığımı, babamı karşıma alıp o vadide sana geldim!"
"Ve bu yaptığın en büyük hataydı!" diye bağırdım aniden. İki elimi hırsla masaya dayadım. Yüzümü ona döndüğümde içimdeki karmaşayı saklamakta zorlanıyordum. "Ben bu krallığın veliahtıyım Euria! Benim görevim hülyalara kapılmak değil, halkımı yaşatmaktır! Topraklarımız kuruyor! Zarkon uyanıyor! Senin damarlarındaki o güç olmasaydı birkaç ay içinde iki krallık da haritadan silinecekti!"
"Beni öldürerek mi kurtaracaksın halkını?!" diye haykırdı. Gözlerinden süzülen tek damla yaş, yanağında donarak küçük bir buz kristaline dönüştü. "O iksir... içimdeki özü çekmek için, değil mi? Beni bir kurban gibi kesip biçeceksiniz!"
Cevap veremedim. Suskunluğum, idam kararının onayı gibi mahzende yankılandı.
"Bana bir canavar gibi bakma," dedim, sesimi fısıltıya düşürerek. "Sen de o tahta otursaydın, krallığın için bir yabancıyı feda ederdin."
"Hayır," dedi Euria, gözlerimin içine bakarak. "Ben asla bir insanı kandırıp zincire vurmazdım. Benden gücümü isteseydin, belki de bunu birlikte çözmenin bir yolunu arardık. Ama sen bir korkak gibi hileye başvurdun."
Korkak.
Bu kelime gururumu bir kırbaç gibi kesti. Ona doğru adımladım. Masadaki altın kadehi aldım, içine kaynayan mor parıltılı iksirden doldurdum. Sıvı, İris çiçeğinin o büyüleyici, taze kokusunu odaya yayıyordu.
"İksir hazır," dedim. Parmaklarım kadehin etrafında titriyordu ama çenemi sıktım. "Tek bir yudum Euria. Sadece tek bir yudum içeceksin. Gücün iksire akacak ve Mühür Taşını yeniden döveceğiz."
"Ve ben öleceğim," dedi Euria. Hiç bağırmadı bu kez. Sesi o kadar durgun ve kabullenmişti ki, içimdeki tüm savunma mekanizmaları tek bir anda çöktü. "Annemi benden aldığınız bu sarayda, ben de aynı kaderi paylaşacağım."
Kadehi dudaklarına doğru yaklaştırdım. Euria gözlerini kapattı. Sivri kulakları çaresizce aşağı düştü, derin bir nefes aldı ve kaderine razı geldi. Hiç direnmedi. Beni engelleyecek o büyük buz ve ateş gücünü kullanmaya bile çalışmadı.
O an... Tam o ölümcül sıvı dudaklarına temas edecekken durdum.
Gümüş zincirlerin teninde bıraktığı kanlı yanık izlerine baktım. Yüzüne, mor ve beyaz saçlarına, açmasından korktuğum ama hayatımda gördüğüm en büyüleyici olan o iki farklı renkteki gözlerine...
O bir canavar değildi. Bir silah ya da sadece bir 'öz' değildi. O, kaderin elinde tıpkı benim gibi oyuncak olmuş, yalnız ve çaresiz bir genç kızdı. Ve ben halkımı kurtarma kılıfının arkasına saklanarak, göz göre göre bir cinayet işlemek üzereydim.
Eldoria’nın prensesi ölecek... kızı bir kuru yaprak gibi kuruyup cansız kalacak. Valerius'un sözleri zihnimde çınladı.
"Lütfen..." diye fısıldadı Euria, gözleri hâlâ kapalıyken. "Çabuk yap."
Gözlerimden bir anlık karanlık geçti. Göğsümdeki o ağır baskı patlama noktasına geldi.
"Hayır," dedim fısıltıyla.
"Ne?"
Euria gözlerini hızla açtı. Ne olduğunu anlamasına fırsat kalmadan, elimdeki paha biçilemez iksirle dolu altın kadehi var gücümle duvara fırlattım!
ÇAAAAANNGGG!
Kadeh taş duvara çarpıp parçalandı. İçindeki mor sıvı yere saçıldı ve temas ettiği an cıslayarak buharlaşmaya başladı. Valerius'un hazırlamak için günlerini harcadığı, krallığın tek umudu olan iksir yok olmuştu.
Euria şaşkınlıktan donakalmış hâlde bana bakıyordu. "Sen... Sen ne yaptın?"
"Yapamıyorum," dedim nefes nefese, masaya çökerken. Ellerimi yüzüme kapattım. "Seni göz göre göre katledemiyorum..."
"Arsen..."
Hızla ayağa kalktım. Belimdeki hançeri çekip üzerine yürüdüm. Euria bir an irkilip geriye çekilmeye çalıştı ama ben hançeri onun bedenine değil, gümüş zincirlerin kilit mekanizmasına sapladım. Var gücümle yüklendiğimde büyülü kilitler çatırlayarak kırıldı. Heavy gümüş zincirler gürültüyle yere serildi.
Serbest kalan Euria, gücünün aniden geri dönmesiyle sendeledi ve öne doğru düştü. Refleksle öne atılıp onu belinden tuttum.
Tenlerimiz temas ettiği an, onun dondurucu soğukluğu ile benim tenimdeki o ateş hissi birleşti. Avuçlarından hafif kıvılcımlar saçıldı ama ikimiz de geri çekilmedik. Göğsü göğsüme değiyordu, nefeslerimiz birbirine karışmıştı.
"Neden yaptın bunu?" diye sordu Euria, şaşkınlıkla kehribar gözlerimin içine bakarak. "Halkını kurtaracak iksiri yok ettin... Baban seni öldürür!"
"Çünkü seni katlederek kazanılan bir yaşam, bu krallık için zafer değil, sonsuz bir lanet olur," dedim. Yüzündeki bir saç tutamını nazikçe kulağının arkasına ittim. "Seni o vadiye getirdiğimde sadece alacağım bir güç görüyordum. Ama sen... sen bir kurban değilsin Euria."
Tam o sırada, mahzenin yukarısındaki saray koridorlarından devasa çan sesleri ve gürültülü ayak sesleri yankılanmaya başladı. Valerius iksirin kokusunun yok olduğunu hissetmiş olmalıydı.
"Gelmeye başladılar," dedim hızla, onu elinden tutarak ayağa kaldırırken. "İksiri döktüğümü ve seni serbest bıraktığımı gördüklerinde beni vatan haini ilan edecekler. Artık sadece baban değil, benim krallığım da peşimizde olacak."
Euria elimi sıktı. Gözlerindeki öfke silinmiş, yerini garip bir inanca bırakmıştı. "İkimizi de mi avlayacaklar?"
"Evet," dedim mahzenin arkasındaki gizli meşaleyi çevirip gizli geçit kapısını aralarken. Yüzümde karanlık, tehlikeli bir tebessüm belirdi. "Seni kaçıran bendim Prenses. Şimdi de bu çürümüş dünyadan birlikte kaçıyoruz. Kadim Ejderha Zarkon'u durdurmanın başka bir yolunu bulacağız. Birlikte."
(Euria'nın Bakış Açısından)
Gecenin dondurucu rüzgârı gizli geçitten yüzümüze vururken, Arsen’le birlikte karanlığa doğru ilk adımımızı attık.
Ama bu ne bir aşk masalı ne de romantik bir kaçış hikâyesiydi. Elimizi temas ettiği an geriye çekmişti; ben de hemen aramızda o kalın, görünmez duvarı yeniden ördüm. O, annemin katili olarak bildiğim krallığın veliahdıydı; ben ise kendi yurduna ihanet etmiş, arkasında devasa bir öfke bırakmış bir kaçaktım.
Arsen önde, ben arkasında dar ve rutubetli tünelde hızlı adımlarla ilerliyorduk. Omuzlarımda hâlâ o gümüş zincirlerin bıraktığı sızı vardı ama ondan bunu saklamak için dişlerimi sıkıyordum.
"Bana öyle bakmayı kes," dedi Arsen, başını hafifçe geriye çevirip soğuk bir sesle. "Seni kurtardım diye dost olduğumuzu sanma. Sadece ellerimi bir masumun kanıyla kirletmek istemedim."
Öfkem damarlarımda yeniden kabardı. Durup ona dik dik baktım.
"Sana dost gözüyle baktığımı da nereden çıkardın?" dedim, sesim tünelin taş duvarlarında yankılanırken. "Beni gümüş zincirlerle duvara bağlayan birine güvenecek kadar saf değilim Arsen. Ayrıca seni vuracak bir kılıcım olsaydı, şu an arkanda yürüyor olmazdım."
"Aptallık etme," diye mırıldandı o da ters bir dille. "İki adım gerimden gel. Sivri kulakların bir işe yarayıp peşimizdekilerin ayak seslerini duyarsa haber ver, yeter."
Ona karşılık vermedim ama içimdeki güvensizlik bir an olsun dinmedi. Tünelin sonundaki gizli kapak, Lunaria Sarayı'nı çevreleyen o sık ve karanlık çam ormanının kalbine açılıyordu. Kapağı yukarı itip dışarı tırmandı; ben de hemen arkasından ormanın serbest ama tehlikeli havasına atıldım.
Hemen kapüşonumu başıma çekip o dikkat çekici morlu beyazlı saçlarımı ve ele veren sivri kulaklarımı iyice gizledim.
Aramızdaki bu mecburiyet evliliği ya da ortaklık, ince bir ipin üstünde yürümekten farksızdı. Ne o bana güveniyordu, ne de ben ona bir adım atabiliyordum. Ama yer altındaki Kadim Ejderha Zarkon'un yarattığı o derin, boğuk sarsıntı ayaklarımızın altındaki toprağı bir kez daha titrettiğinde, ikimiz de bu dünyayı kurtarmak ya da yok etmek için birbirimize muhtaç olduğumuzu çok iyi biliyorduk.
"Şimdi ne olacak?" diye sordum, kollarımı göğsümde birleştirip ona iki adım mesafede durarak. Gözlerimdeki o keskin şüpheyi bir an bile gizlemedim. "Babam peşime yüzlerce muhafız takacak. Seninki ise kelleni almak için Kara Muhafızları salacak."
Arsen zırhının kayışlarını sıktı, kehribar rengi gözlerini ormanın karanlığına dikti. "Önce vadinin ötesindeki Unutulmuş Orman'a ulaşmalıyız. Orada Mühür Taşları'nın gerçek tarihini bilen eski bir büyücü yaşar. Zarkon'u senin kanını dökmeden durdurmanın başka bir yolu varsa, bunu sadece o bilir."
Olduğum yerde dikleştim, doğrudan gözlerinin içine baktım.
"Eğer beni yeniden bir tuzağa çekmeye çalışırsan Arsen..." dedim, parmak uçlarımda hafif bir dondurucu soğukluk dalgalanırken. "Yemin ederim damarlarımdaki o gücü ilk senin üzerinde kullanırım."
Arsen bu tehdidim karşısında durdu, yüzünde hafif, alaycı ama bir o kadar da yorgun bir tebessüm belirdi.
"Dene de gör Prenses," dedi arkasını dönüp ormanın derinliklerine doğru yürümeye başlayarak. "Ama önce hayatta kalmamız gerek."
Gecenin kör karanlığı bizi yutarken, aramızdaki o soğuk savaş ve tehlikeli yolculuk resmen başlamıştı.