İçeriğe geç

SON KRALLIĞIN EMANETİ

Bölüm 3 · 14 dk okuma

SON KRALLIĞIN EMANETİ

Bölüm 3

Zirvenin Çağrısı

Lunaria Sarayı’nın o kasvetli duvarlarını ve üzerimize kurulan cellat sofrasını arkamızda bırakalı saatler oluyordu. Gecenin en koyu, en tekinsiz saatinde, iki krallığın sınırlarını ayıran o lanetli coğrafyaya, Unutulmuş Orman'a adım atmıştık.

Adı üstündeydi; burası zamanın unutulduğu, yaprakların bile güneş yüzü görmediği, devasa ve kadim bir labirentti. Ağaçların göğe tırmanan gövdeleri, zifiri karanlıkta devasa canavarların parmaklarını andırıyordu. Yerde biriken kalın yaprak tabakası, attığımız her adımı yutuyor, tıkırtı bile çıkmasına izin vermiyordu.

Arsen birkaç adım önde, elinde meşale olmasa da o kehribar rengi gözlerinin verdiği keskin gece görüşüyle yolu aydınlatarak ilerliyordu. Ben ise hemen arkasından, ellerimi pelerinimin ceplerine sokmuş, her an gelebilecek bir saldırıya karşı tüm duyularımı sonuna kadar açmış vaziyette yürüyordum. Narin kulaklarım, ormanın derinliklerinden sızan en küçük bir çıtırtıyı, rüzgârın yapraklar arasındaki uğultusunu ve hatta kilometrelerce uzaktaki baykuşların kanat seslerini bile tek tek süzüyordu.

"Yavaş yürü," diye tısladım alçak sesle, dik bir yokuşu tırmanırken ayağım kayıp küçük bir taş parçasını düşürdüğümde. "Peşimizde iki krallığın en iyi iz sürücüleri var, ormana halay çekmeye gelmedik."

Arsen durdu, omzunun üzerinden bana doğru baktı. Yüzü karanlığın gölgeleri arasında yarı yarıya kaybolmuştu ama o alaycı, sinir bozucu tebessümünü sezinleyebiliyordum. "Eğer o bacakların benim tempoma ayak uyduramayacak kadar kısaysa, söyle de seni kucağımda taşıyayım Prenses," dedi fısıltıyla.

Dişlerimi sıktım. Öfkem damarlarımda aniden kabardı; sağ avucumun içinde küçük, mavi bir buz kıvılcımı dans etmeye başladı. "Tek bir kelime daha edersen, o kucağında taşıyacağın şey sadece donmuş bir ceset olur Arsen."

Arsen hafifçe gülerek önünü döndü ama tempolu yürüyüşüne devam etti. "Buz gibi bir kalbin olduğunu biliyordum zaten, teyit etmiş olduk."

Ona cevap vermedim çünkü haklıydı. İçimdeki o dondurucu element, her sinirlendiğimde parmak uçlarımdan dışarı taşmak istiyordu. Lunaria Sarayı'nda geçirdiğim o zindan saatleri, gümüş zincirlerin tenimde bıraktığı o sızı ve en önemlisi kandırılmış olmanın verdiği gurur kırıklığı içimde sönmeyen bir yangın yaratmıştı. Ama şimdi birbirimizle uğraşmanın sırası değildi. Arkamızdaki iki krallık da bizi ölü ya da diri ele geçirmek için ant içmişti.

Ormanın derinliklerine doğru ilerledikçe hava giderek soğuyor, nefeslerimiz havada beyaz bulutlar oluşturuyordu. Buradaki soğuk, normal bir kış soğuğu değildi; yer altındaki Kadim Ejderha Zarkon'un zayıflayan mühürlerinden sızan o ölümcül ve kadim bir buz esintisiydi.

"Çok az kaldı," dedi Arsen, önümüzdeki sık dikenli çalıları kılıcının kabzasıyla aralayarak. "Ormanın tam kalbinde, eski büyücü Morana’nın kulübesi var. Eğer Zarkon’u durdurmanın, kanını dökmeden o mührü yenilemenin bir yolu varsa, o yaşlı cadı bilir."

"Ya o da babamlar gibi düşünüyorsa?" diye sordum, sesimdeki şüpheyi gizlemeyerek. "Ya o da içimdeki özü söküp almak isterse?"

Arsen durdu. Başını hafifçe bana doğru çevirdi; kehribar rengi gözlerindeki o alaycı ifade tamamen kaybolmuş, yerine derin ve sarsılmaz bir kararlılık oturmuştu. "O zaman o kulübeyi başlarına yıkarız Euria. Seni kimsenin almasına izin vermeyeceğimi söylemiştim."

Gözlerim istemsizce onun gözleriyle buluştu. Kalbimde o an anlamsız, garip bir tekileme oldu ama hemen kendimi toparlayıp bakışlarımı kaçırdım. Ona güvenmiyordum. Güvenemezdim. O sadece ortak bir amaca hizmet ettiğimiz geçici bir yoldaştı.

Tam o sırada, sivri kulaklarım ormanın doğasına ait olmayan, yaprakların hışırtısından çok daha keskin bir sesi yakaladı.

Şşşt... Metal sürtünmesi.

"Dur!" diye fısıldadım, elimi ani bir refleksle Arsen’in zırhlı koluna koyarak.

Arsen anında durdu, kılıcını yarıya kadar çekti. "Ne var?"

"İki yönümüzden geliyorlar," dedim, nefesimi tutup kulaklarımı tamamen dış seslere kapatarak. "Sol taraftan üç, arkamızdan ise iki kişi... Bunlar saray muhafızları değil. Lunaria’nın Kara Muhafızları ya da Eldoria’nın suikastçıları... Çok sessizler."

Arsen’in yüzü bir anda kaskatı kesildi. "Valerius ya da baban izimizi şaşmadan bulmuşlar."

Daha cümlesini bitirirken, karanlık ağaç gölgelerinin arasından fırlayan üç adet gümüş ok üzerimize doğru ıslık çalarak geldi. Arsen milisaniyeler içinde kılıcını savurarak iki oku havada ikiye böldü; üçüncüsü ise omzumu sıyırıp arkamızdaki devasa gövdeye saplandı.

"Pusu!" diye kükredi Arsen.

Ağaçların tepesinden ve karanlık çalılıkların arasından üzerimize siyah zırhlı, yüzleri maskeli altı suikastçı atıldı. Ellerindeki uzun kılıçların üzerindeki runlar tehlikeli bir şekilde parlıyordu. Bunlar normal askerler değil, ölümüne eğitilmiş profesyonel katillerdi.

"Kendini koruyabilir misin Euria?" diye bağırdı Arsen, kılıcını tam anlamıyla çekip en öndeki saldırgana karşı hamle yaparken.

"Beni kendi başıma bir av mı sandın?" dedim, dudaklarımda buzdan bir tebessümle.

Sağ elimi yere doğru çarptım. Avuçlarımdan yayılan dondurucu dalga, yerdeki kalın yaprak tabakasını ve toprağı anında metrelerce uzunluğunda keskin buz dikenlerine dönüştürdü. Üzerimize koşan iki suikastçı hızla durmaya çalıştı ama kayarak buz kütlelerinin üzerine düştüler.

Arsen, o sırada sol tarafındaki iki adamla aynı anda savaşıyordu. Kılıcından fışkıran kor ateş, ormanın karanlığını aydınlatıyor, çeliğin çeliğe çarptığı o metalik sesler ağaçların arasında yankılanıyordu. Kusursuz bir çeviklikle hamle yapıyor, düşmanının zırhındaki zayıf noktaları ustaca yakalıyordu.

Ancak arkamdan gelen üçüncü bir suikastçının, elindeki zehirli hançeri doğrudan Arsen’in sırtına doğru kaldırdığını gördüm. Arsen önündeki iki adamla meşgul olduğu için bunu fark etmemişti.

"Arsen, sağın!" diye bağırdım.

Zaman sanki o an yavaşlamıştı. Düşünmeme bile gerek kalmadan sol elimi kaldırdım; parmak uçlarımdan fırlayan devasa bir sıcak ateş topu, suikastçının hançerini tutan eline doğru uçtu. Alevler adamın elini sardığı an çığlık atarak yere yığıldı, hançer ise çimlerin arasına düştü.

Arsen arkasındaki tehlikenin bertaraf edildiğini anladığı an başını çevirip bana baktı. Gözlerinde bana karşı ne bir korku ne de şaşkınlık vardı; sadece muazzam bir savaş uyumu ve gizli bir onay okunuyordu.

"Fena değilsin Prenses!" diye seslendi, önündeki son adamı da kılıcının kabzasıyla yere sererken.

"Sana arkanı kollayamayacak kadar zayıf olduğumu söylemiştim," dedim soluk soluğa, etrafımızdaki son tehlikenin de ortadan kalktığını görünce ellerimdeki elementin parıltısını yavaşça söndürerek.

Savaş bittiğinde orman yeniden o derin, ürkütücü sessizliğine büründü. Yerde yatan suikastçının zırhındaki ambleme baktım. Hiçbir krallığın resmi arması yoktu; sadece siyah bir kanat simgesi...

"Bunlar babamın adamları değil," dedim, diz çöküp maskelerden birini elime alırken. "Lunaria Sarayı'nda mahzende gördüğüm o tarikat... Gölge Muhafızları."

Arsen de yanımda diz çöktü, maskeyi inceledi. Yüzündeki hatlar gerilmişti. "Valerius’un ya da sarayın içindeki bazı soyluların bu tarikatla bağı var. Zarkon’u uyandırmak ve iki krallığı tamamen yok etmek istiyorlar. Bizim kaçmamız onların planlarını bozdu."

"Demek ki yalnız değiliz," dedim, ayağa kalkarken pelerinimi düzelttim. "Bizi hem kendi babalarımız hem de bu karanlık tarikat avlıyor."

Arsen de ayağa kalktı, kılıcını kana bulanmış pelerinimin ucuna sürerek temizledi ve kınını yerleştirdi. Kehribar rengi gözlerini bana diktiğinde, aramızdaki o soğuk mesafenin yerini yavaş yavaş ortak bir kadere bıraktığını ikimiz de hissediyorduk. Artık sadece iki kaçak değildik; iki dünyanın yıkımını engellemek zorunda olan iki müttefiktik.

"Morana’nın kulübesine çok az kaldı," dedi Arsen, başıyla ormanın daha da karanlık olan kuzey yönünü işaret ederek. "Buradan sonra yürüyemeyiz. O suikastçılar sadece öncüydü, arkalarından daha büyük bir birlik gelecektir."

"Öyleyse hızlanalım," dedim.

Yeniden yola koyulduğumuzda, bu kez aramızdaki o gergin sessizlik yerini dikkatli bir uyuma bırakmıştı. O önde yolu açıyor, ben arkada hem kendi izlerimizi siliyor hem de olası bir pusuya karşı kulaklarımı dört açıyordum.

Yaklaşık bir saatlik yorucu bir yürüyüşün ardından, ağaçların sıklığı azaldı ve önümüzde sisler içinde kaybolan bataklık bir alanın kıyısında, ahşapları çürümeye yüz tutmuş, bacasından mor dumanlar tütmekte olan eski bir kulübe belirdi.

"İşte burası," dedi Arsen durarak. "Unutulmuş Orman'ın kalbi. Morana'nın evi."

Kulübenin kapısına doğru yaklaştık. Kapı çalmamıza gerek kalmadan, içeriden gelen gıcrtılı bir sesle kendiliğinden yavaşça aralandı. İçerideki ağır ot ve baharat kokusu burnumuza kadar ulaştı.

"Gelin bakalım, Eldoria'nın İris çiçeği ve Lunaria'nın ejderha soyu..." dedi içeriden gelen yaşlı, çatallı ama bir o kadar da keskin bir ses. "Sizi bekliyordum."

Arsen’le birbirimize kısa bir bakış attık. Kılıçlarımızın kabzasındaki ellerimizi gevşetmeden, kadim sırların ve belki de kaderimizin yazılı olduğu o karanlık kulübeye doğru adımımızı attık...

Kulübenin ağır, gıcırtılı kapısından içeri adım attığımız an, içerideki boğucu hava yüzümüze bir duvar gibi çarptı. Tavanlardan sarkan kurutulmuş otlar, garip biçimli şifalı bitkiler ve cam kavanozların içinde turuncu sıvılarda bekleyen tuhaf yaratık kalıntıları, odanın loş köşelerinde gölgeler dans ettiriyordu. Odanın tam ortasında, kaynayan büyük bir demir kazanın başında kamburunu çıkarmış, elleri kırışık ve parmakları uzun bir kadın duruyordu. Yaşlı cadı Morana, elindeki tahta kaşığı karıştırmayı bırakıp başını yavaşça bize çevirdi.

Gözleri, yaşlılığın getirdiği kat kat kırışıkların arasından bile birer kor gibi parlıyordu. Bakışları önce Arsen’in üzerinde, ardından benim üzerimde gezindi.

"Demek sonunda geldiniz," dedi Morana, sesi çatallı ama odayı dolduracak kadar güçlü çıkıyordu. "Eldoria’nın sarayından kaçan o lanetli İris çiçeği ve Lunaria’nın tahtını ateşe atan o dik başlı prens... Kaderin ördüğü ağlar sizi buraya kadar getirdi ha?"

Arsen kılıcının kabzasındaki elini hafifçe gevşeterek bir adım öne çıktı. "Oyun oynamaya gelmedik Morana. Zarkon uyanıyor. Topraklar çatlıyor, mühürler çözülüyor. Euria’nın kanını dökmeden, bu felaketi durdurmanın bir yolu olduğunu duyduk. Doğru mu?"

Morana kıkırdadı. Bu ses, odadaki kaynayan suyun sesine karışarak tüyler ürpertici bir yankı uyandırdı. "Doğru... ya da yanlış. Her şeyin bir bedeli vardır evladım. Hiçbir güç karşılıksız gelmez. Özellikle de söz konusu bir ejderhanın mühürlenmesi olduğunda."

Odaya şöyle bir göz gezdirdim. Duvarlardaki simgeye benzer runlar mavi ve mor tonlarında hafifçe parlıyordu. Kulübenin havası o kadar ağırdı ki, nefes almak bile güçleşiyordu. "Bize bilmecelerle konuşma büyücü," dedim, sesimdeki sert tonu koruyarak. "Eğer bir çözüm varsa söyle, yoksa vaktimiz yok. Peşimizdeki o tarikat ve muhafızlar her an burayı bulabilir."

Morana kaşığı kazanın kenarına vurdu ve kambur vücudunu yavaşça doğrultarak masaya yaklaştı. Masanın üzerine serilmiş eski, sararmış bir parşömeni parmaklarıyla düzleştirdi. "Acele ediyorsun küçük prenses. Çünkü ölümün nefesini ensende hissediyorsun. Ama unutma, sabırsızlık en büyük düşmandır."

Parşömenin üzerine eğildiğimizde, üzerinde iki ejderha figürünün ve ortasında parlayan bir iris çiçeğinin çizili olduğu kadim bir harita gördüm. Morana parmağını haritanın üzerindeki karanlık bir noktaya bastırdı.

"Zarkon’un mührü sadece bir kan bağıyla yenilenmez," dedi cadı, bizi uyarırcasına. "O mühür, iki krallığın kurucularının gözyaşlarıyla atıldı. Lunaria’nın ateş elementi ile Eldoria’nın buz elementinin, yani siz ikinizin, iradenizi ve ruhunuzu ortak bir potada eritmesi gerekir. Eğer kızın özünü söküp alırsanız, Zarkon bir süreliğine bastırılır ama dünya ruhsuz bir çöl olur. Eğer hiçbir şey yapmazsanız, yaratık uyanır ve her iki krallığı da küle çevirir."

"Peki ya üçüncü yol?" diye sordu Arsen, gözlerini kadının üzerine dikerek. "Parşömende başka bir şey daha yazmalı."

Morana’nın dudaklarında ince, dişsiz bir gülümseme belirdi. "Üçüncü yol... Evet. Unutulmuş Dağlar’ın zirvesindeki 'Yıldız Suyu'. Eğer o kaynaktan bir damla su alıp iki elementin gücüyle mühür taşına damlatabilirseniz, ne kız ölür ne de ejderha uyanır. Ama o dağa çıkanların geri döndüğü görülmemiştir. Orası zamanın ve ruhların dondurulduğu bir mezarlıktır."

Arsen’le bir an göz göze geldik. Gözlerindeki o kararsızlık yerini büyük bir meydan okumaya bırakmıştı. "Demek Unutulmuş Dağlar," dedi Arsen, kararlı bir sesle. "O zaman fazla vaktimiz yok demektir."

Morana masadan uzaklaşarak kazanın arkasındaki karanlık bir rafa yöneldi. "Gitmeden önce size yardımcı olacak bir şey vermeliyim. Bu yolculukta sadece kılıçlarınız ve büyüleriniz yetmeyecek."

Raftan çıkardığı siyah kumaşa sarılı küçük, metalik bir nesneyi masanın üzerine bıraktı. Kumaşı açtığında, ortasında parlayan mavi bir kristal olan gümüş bir kolye ortaya çıktı.

"Bu pusula, sizi Yıldız Suyu'nun eksenine götürür," dedi Morana. "Ama dikkat edin; dağın eteklerine vardığınızda içinizdeki en büyük korkularla yüzleşeceksiniz. Eğer zihniniz zayıf düşerse, orada ebediyen kalırsınız."

Kolyeyi uzanıp aldım. Avucuma değdiği an içindeki mavi kristal hafifçe titredi ve içimdeki dondurucu elementle harika bir uyum yakaladı. "Teşekkürler Morana," dedim, ilk defa sesimde biraz olsun yumuşama belirene kadar.

Cadı başını salladı. "Teşekkürü kulübemden sağ salim çıktığınızda edersiniz. Şimdi gidin; gölgeler çoktan üzerinize doğru yola çıktı."

Kulübenin kapısından dışarı adım attığımızda, dışarıdaki havanın daha da karardığını ve rüzgârın ulumaya başladığını fark ettik. Unutulmuş Orman artık sadece karanlık değil, sanki canlanmış gibi üzerimize doğru geliyordu.

"Dağa giden en kısa yol batıdaki kayalıklardan geçer," dedi Arsen, etrafı kollayarak. "Hızlı olmalıyız."

Birlikte ormanın sık ağaçları arasından sıyrılıp batıya doğru koşmaya başladık. Artık birbirimize yabancı değildik; arkamızdaki ortak tehlike ve önümüzdeki imkânsız görev, bizi kırılmaz birer yoldaş yapmıştı. Zarkon’u durdurmak, halkımızı kurtarmak ve bu lanetli kaderi kendi ellerimizle yeniden yazmak için Unutulmuş Dağlar’ın buzlu zirvesine doğru tırmanışımız başlamıştı... Morana’nın kulübesinden çıktıktan sonra rüzgâr daha da sertleşmiş, gökyüzünü kaplayan kalın bulutlar ay ışığını tamamen yutmuştu. Unutulmuş Orman’ın bu derin kısmı, dışarıdaki sıradan koruluklara hiç benzemiyordu; burada ağaçlar sanki insanı izliyormuş gibi karanlık siluetler oluşturuyor, en ufak bir dal hışırtısı bile gerilimi tırmandırıyordu.

Yürümeye devam ettikçe nefesim daralmaya, bacaklarımdaki yorgunluk ise artmaya başladı. Hem sabaha kadar bu karanlık ve tehlikeli patikada yürümek, arkamızdaki olası takipçilere net bir hedef sunmaktan başka bir işe yaramayacaktı.

Arsen durdu, başını hafifçe arkaya çevirip bana baktı. Yüzündeki yorgunluk gölgelerin arasında bile seçilebiliyordu.

"Böyle devam edemeyiz Euria," dedi, sesindeki sertlik yerini derin bir soluklanmaya bırakarak. "Göz gözü görmüyor. Bu karanlıkta ne bir uçurumu fark edebiliriz ne de karşımıza çıkacak bir pusuya hazırlık yapabiliriz."

Etrafıma şöyle bir göz gezdirdim. Sağ tarafımızda, devasa ve sık dallarıyla adeta dış dünyadan izole edilmiş, etrafı kayalıklarla çevrili küçük ve doğal bir oyuk gözüme çarptı. Üstelik ormanın o keskin rüzgârını büyük ölçüde kesiyordu.

"Şu kayalıkların ardı..." dedim, parmağımla o güvenli görünen noktayı işaret ederek. "Girişi dar, yani arkamızdan gelebilecek olası bir tehlikeye karşı bizi korur. Hem de içeride küçük bir kamp kurup dinlenebiliriz."

Arsen önerimi incelemek için oraya doğru birkaç adım attı, zemini ve etraftaki tırmanma yollarını kontrol etti. "Haklısın," dedi başını sallayarak. "Burası dışarıdan bakıldığında tamamen kamufle oluyor. Peşimizdeki iz sürücüler gece karanlığında burayı fark edemezler. Geceyi burada geçireceğiz."

Kayalık oyuğun içine doğru ilerledik. İçeriye girdiğimizde rüzgârın o dondurucu uğultusu büyük ölçüde kesilmişti. Yere serili kuru yaprakları ayaklarımızla temizleyip kendimize küçük ve güvenli bir sığınak yarattık.

Arsen, elindeki küçük çakmak taşıyla dikkat çekmeyecek kadar sönük ama bizi ısıtmaya yetecek kadar sıcak küçük bir kamp ateşi yaktı. Ateşin turuncu alevi yüzümüze yansıdığında, ikimiz de derin bir nefes aldık.

Ateşin yanına oturduğumda, omuzlarımdaki yükün ve günün gerginliğinin bir anlığına hafiflediğini hissettim. Arsen pelerinini biraz gevşetip ateşe doğru yaklaştı, kehribar rengi gözlerini alevlerin dansına dikti. Hâlâ aramızda aşılmayı bekleyen kalın bir buz duvarı vardı ama en azından bu gecelik, o ortak düşmandan ve fırtınadan uzakta güvendeydik.

"Dinlenmeye bak Euria," dedi Arsen, başını hafifçe bana çevirerek. "İlk nöbeti ben tutacağım. Sabaha o Unutulmuş Dağlar’a tırmanmak için gücümüze ihtiyacımız olacak."

Ona karşılık olarak sadece başımı salladım. Tam tamamen arkama yaslanacakken, omzumdaki hafif sızının hâlâ geçmediğini fark ettim. Ama bu gece, en azından bu güvenli sığınakta, ikimiz de hayatta kalmayı başarabilirdik.

Ateşin çıtırtısı küçük oyuğun içinde yankılanırken, Arsen’in pelerinini biraz daha sıkılaştırıp kılıcının kabzasını kontrol ettiğini gördüm. Karanlığın içinde yalnız kalmak, ikimiz için de zihnimizi durmaksızın çalıştıran bir işkence gibiydi. Sabaha kadar gözünü kırpmadan nöbet tutmaya niyetli olduğu o dik ve mesafeli duruşu birden bana çok anlamsız geldi.

Yavaşça yerimden doğruldum. Yüzümdeki o yorgun ama inatçı ifade silinmiş, yerini hafif bir gülümsemeye bırakmıştı.

"Ne nöbeti, Arsen?" dedim, sesim küçük oyuğun duvarlarında yankılanırken. Başını hafifçe bana çevirdi, kehribar rengi gözlerinde kısa bir şaşkınlık belirdi. "Gel buraya, konuşalım."

Arsen kaşlarını çatıp bana baktı. "Euria, sabah zorlu bir tırmanışımız var. Dinlenmen gerekiyor ve dışarıda bizi bekleyen bir tehlike..."

"Bizi bekleyen tehlikenin sabaha kadar sabredeceğinden emin misin?" diye sözünü kestim, gülümsememi genişleterek ateşin yanındaki boş yeri işaret ettim. "Hem saatlerdir o kaskatı zırhın içinde taş gibi oturuyorsun. Peşimizdeki muhafızlar ve o tarikat zaten her yerde. Sabaha kadar gözünü açık tutsan ne olacak? Gel otur şuraya."

Arsen bir an tereddüt etti. O gururlu, mesafeli prens zırhını bir saniyeliğine bile olsa indirmek istemez gibiydi. Ama sonunda pes ederek derin bir nefes aldı ve kılıcını yanına bırakıp yavaşça yanıma, ateşin karşısına oturdu. Arada hâlâ güvenli bir mesafe bırakmıştı ama o buz gibi gerginliği biraz olsun kırılmıştı.

"Neyi konuşacağız?" diye sordu, ellerini hafifçe ateşin sıcaklığına doğru uzatarak. "Sarayın dedikodularını mı, yoksa beni nasıl öldürmeyi planladığını mı?"

"Seni öldürmeyi planlasaydım, o tünelde sırtın dönükken buz dikenlerini çoktan kalbine saplardım," dedim gülerek. Omuzlarımı biraz serbest bırakıp dizlerimi kendime çektim. "Sadece... merak ediyorum Arsen. O mahzende, o iksiri içirmek üzereyken... Ne hissettin? Gerçekten o kadehi duvara fırlatmasaydın, o an ne yapacaktın?"

Arsen’in yüzündeki o alaycı ifade anında kayboldu. Bakışlarını ateşin dans eden alevlerinden çekip yavaşça benim gözlerime dikti. Kehribar rengi gözlerinde, sarayın o karanlık duvarları arasında sakladığı tüm o ağırlık ve yorgunluk yeniden belirdi.

"Bilmiyorum," dedi, sesi fısıltıya yakın bir tonda çıktı. "Babamın bana öğrettiği her şey, bir prensin halkı için her şeyi feda etmesi gerektiği üzerineydi. Gücü alıp o taşı mühürleseydim, Lunaria kurtulacaktı. Kural bunu gerektiriyordu."

"Ama yapamadın," dedim yumuşak bir sesle. İçimdeki o keskin öfke, bu adamlardan ilk defa duyduğum bu itirafla birlikte yerini derin bir sükunete bırakmıştı.

"Çünkü o mahzende ilk defa bir kurban değil, bir insan gördüm Euria," dedi Arsen, başını hafifçe öne eğerek. Gözlerini benden kaçırmıyordu. "Beni kandırdığını sandın, seni kandırdığımı sandım. Ama ikimiz de aynı tahtın, aynı babaların kurbanlarıyız. O kadehi duvara fırlatmasaydım... Sanırım kendimden nefret ederek yaşayacaktım."

Ateşin çıtırtısı aramızdaki bu sessizliği doldururken, ilk defa birbirimize bu kadar gerçek olduğumuzu hissettim. Ne birer prensestik ne de düşman krallığın veliahdı. Sadece bu karanlık dünyanın ortasında kaybolmuş iki gençtik.

"Teşekkür ederim," dedim alçak sesle. "Beni o kadehten döndürdüğün için."

Arsen hafifçe gülümsedi; o kadar nadir ve samimi bir gülümsemeydi ki bu, ormanın o dondurucu havasını bir anda unutturdu. "Teşekkürü Unutulmuş Dağlar’ın zirvesinden sağ salim indiğimizde edersin Prenses. Şimdi... gerçekten biraz uyusan iyi olur. Yoksa tırmanışta seni sırtımda taşımak zorunda kalırım."

"Pazarlığa oturma, yürüyebilirim," dedim başımı sallayarak, ama bu kez itiraz etmedim.

Ateşin sıcaklığına bırakarak sırtımı kayaya yasladım. Arsen hâlâ yanımdaydı; tam olarak güvenmesem de, en azından bu gece o karanlık vadide yalnız olmadığımı biliyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.