Saray kütüphanesinin yüksek kemerleri altındaki devasa kazanın fokurdayan sesi, krallığın kaderini omuzlarında taşıyan üç adamın nefes alışverişlerine karışıyordu. Kral Aurelios, taht odasındaki o ihtişamlı duruşundan uzak; avuçlarını masaya dayamış, gözlerini pirinç kazandan yükselen buhara dikmişti. Saray büyücüsünün günlerdir hazırladığı yüzlerce farklı iksir başarısız olmuştu. Hamile Kraliçe’nin bedeni günden güne eriyor, karnındaki bebekle birlikte krallığın tek umudu da sönüyordu.
Ta ki devasa ahşap kapı savrularak açılana kadar...
Genç asker, zırhındaki derin kılıç darbelerinden sızan kanlara ve yorgunluktan titreyen dizlerine rağmen dik durmaya çalışıyordu. Avucunu yavaşça açtığında, karanlık odaya masalsı bir ışık hüzmesi yayıldı. Eldoria’nın ezeli düşmanı Lunaria Krallığı’nın gözü gibi koruduğu, krallığın tek umudu olan İris çiçeği; yaprakları fırtına öncesi gökyüzünün moruna ve saflığın beyazına bürünmüş hâlde, adeta kendi ışığıyla parıldıyordu.
"Başardım majesteleri..." dedi asker nefes nefese. "Lunaria’nın en derin mahzeninden aldım."
Aurelios, hayatında ilk kez gözlerinde yaşlarla bir askere sarılacak gibi oldu. Büyücü hiç vakit kaybetmeden titreyen elleriyle çiçeği aldı. İris, kazandaki kaynar suya temas ettiği an saraya kimsenin daha önce koklamadığı kadar taze, büyüleyici bir koku yayıldı.
Ancak o taze kokunun yarattığı umut huzuru, yalnızca birkaç saniye sürdü.
Kazanın içindeki su aniden gece karasına büründü ve yapraklar sudaki ısıyı emerek etrafa bumuz bir soğuk dalgası yaydı. Tam o anda, kütüphanenin yüksek vitray pencereleri büyük bir gürültüyle patladı. Cam kırıkları birer elmas yağmuru gibi içeri savrulurken, sarayın dışından yükselen savaş borularının acı feryadı surları titretti.
"Tuzak!" diye kükredi büyücü, geriye doğru savrularak. "Lunaria izlenmiş!"
Sarayın ağır ahşap kapıları, büyüyle güçlendirilmiş bir koçbaşının darbesiyle parçalara ayrıldı. Dumanın ve toz bulutunun arasından Lunaria’nın meşhur Kara Muhafızları, kılıçlarından kan damlayarak içeri süzüldü. En önlerinde duran Lunaria Komutanı, gözlerini fokurdayan kazana ve üzerindeki mor-beyaz parıltıya dikti.
"Eldoria’nın sonu geldi Aurelios!" dedi komutan, soğuk bir gülümsemeyle kılıcını çekerek. "O çiçek kraliçenize hayat olmayacak; krallığınızın mezar taşı olacak!"
Kral Aurelios bir an bile tereddüt etmedi. Belindeki kraliyet kılıcını fırtına gibi kınından çıkardı. Yüzündeki çaresiz ifadenin yerini, bir hükümdarın en tehlikeli ve en yırtıcı hali almıştı.
"Kütüphaneyi koruyun!" diye bağırdı Aurelios, muhafızlarına yönelerek. "İksir tamamlanana kadar kimse o kazana yaklaşmayacak!"
Çelik çelikle buluştu, çığlıklar ve büyü çatırtıları kütüphanenin tarihi duvarlarında yankılandı. Raflardan dökülen bin yıllık parşömenler kanla kaplanırken, hamile kraliçeyi ve doğacak bebeklerini kurtarmak için zamanla yarışan o küçük kütüphane, iki krallığın kaderini belirleyecek kanlı bir savaş alanına dönüştü.
Çelik çeliğe çarptıkça çıkan kıvılcımlar, kütüphanenin yüksek tavanlarını aydınlatıyordu. Büyücü, etrafını saran kılıç darbelerinden ve havada uçuşan büyü kütlelerinden sıyrılarak fokurdayan kazana ulaştı. Zaman tükeniyordu. Titreyen elleriyle kazandaki mor ve beyaz parıltılı, taze kokulu iksiri altın bir kadehe doldurdu.
Savaşın ortasında, kan ve toz bulutunun arasından fırlayarak kütüphanenin arkasındaki gizli geçide, kraliçenin saklandığı odaya doğru koşmaya başladı.
Kraliçe, yara bere içindeki bedeniyle yatakta güçlükle nefes alıyordu. Yüzü ölümün soğukluğuyla sararmış, gözlerindeki ışık sönmek üzereydi. Büyücü dizlerinin üzerine çöküp kadehteki sıcak sıvıyı kraliçenin dudaklarına döktü. Ancak çok geçti… İksir kraliçenin boğazından süzülürken, kadın son bir derin nefes verdi ve gözleri sonsuz bir sessizliğe kapandı.
"Hayır... Hayır!" diye fısıldadı büyücü çaresizce. Ama tam o anda, kraliçenin cansız bedeninden yükselen hafif bir parıltı gördü. Çiçeğin sihri kraliçeyi kurtaramamıştı ama karnındaki bebeğin yaşam savaşını başlatmıştı!
Büyücü, dışarıdan gelen çığlıkları ve kırılan kapı seslerini duyabiliyordu. Hiç vakit kaybetmeden kraliçenin karnındaki bebeği doğurtmak için ellerini büyüyle kapladı. Doğum gerçekleştiğinde, odadaki tüm soğuk hava bir anda dağıldı.
Büyücü, kucağına aldığı minik kız çocuğuna baktığında dehşet ve hayranlık karışımı bir şaşkınlıkla donakaldı.
Bebeğin minik başındaki ipeksi saçlar, tıpkı Iris çiçeğinin yaprakları gibi mor ve beyaz renklerin büyüleyici bir karışımıydı. Doğar doğmaz dudaklarından süzülen minik bir nefes etraftaki havayı buza keserken, küçücük ellerinden etrafa sıcak kıvılcımlar saçılıyordu. Başının iki yanındaki kulakları ise insan kulaklarından farklı olarak, elflerin narin ve sivri kulaklarını andırıyordu. Büyücü bebeğin yüzüne baktığında, hayatında gördüğü en kusursuz, en güzel çehreyle karşılaştı. Minik kız, daha ilk nefesinde yüzlerce metre ötedeki savaşın, kılıç seslerinin ve hatta krallığın dışındaki rüzgarın fısıltısını duyuyormuşçasına minik kulaklarını oynatıyordu.
İris çiçeği kraliçeye hayat verememişti; ama ruhunu ve tüm kadim gücünü bu bebeğe üflemişti. Eldoria düşerken, krallığın ve tüm diyarların kaderini değiştirecek olan Son Krallığın Emaneti doğmuştu.
Günümüz...
Rüzgâr, kapüşonumun altından sızıp morlu beyazlı saç tutamlarımı hafifçe dalgalandırıyordu. Sarayın boğucu ve kaskatı havasını arkamda bırakıp köyün kalabalık sokaklarına karıştığım an, göğsümdeki o sıkışma hissi yerini derin bir nefese bıraktı.
Sade, yıpranmış bir pelerin ve başımı örten geniş bir kapüşon... Halkımın arasına karışmak için ihtiyacım olan tek şey buydu. Sivri, narin kulaklarımı ve rengiyle dikkat çeken saçlarımı gizlediğim sürece ben burada sadece sıradan bir köylü kızıydım.
Fırından yükselen taze ekmek kokusu, sokak başındaki tezgahçıların bağırışları ve çocukların kahkahaları... Adımlarımı yavaşlatıp pazardaki insanları izlemeye başladım. Kalabalığın neşesi güzeldi ama hassas işitme yeteneğim sayesinde gözlerden kaçan o küçük ayrıntıları duyabiliyordum. Onlarca metre ötedeki fısıltılar bile zihnime net bir şekilde akıyordu:
"Bu kış çok çetin geçecek, un stoklarımız neredeyse bitti..."
"Vergileri ödeyemezsek dükkânı kapatmak zorunda kalacağız."
Duyduğum her bir fısıltı içimi sızlatıyordu. Cebimdeki küçük not defterine çaktırmadan köylülerin neye ihtiyacı olduğunu, hangi stokların tükendiğini tek tek not etmeye başladım. Onların ne hissettiğini, neye muhtaç olduklarını anlamadan bu krallığa faydam dokunamazdı.
Tam o sırada ayağıma doğru yuvarlanan tahta bir topla duraksadım. Birkaç sokak çocuğu nefes nefese bana doğru koşuyordu. Gülümseyerek eğildim, topu alıp onlara uzattım. Çocuklardan en küçüğünün avucuna, kimse fark etmeden cebimdeki gümüş sikkelerden birini bıraktım. Minik kızın gözlerindeki o anlık şaşkınlık ve sevinç, saraydaki tüm mücevherlerden daha parlaktı.
Pazarın gürültülü neşesini arkamda bırakıp köyün dar, taş döşeli sokaklarında biraz daha ilerledim. Ahşap evlerin pencerelerinden süzülen yemek kokuları, rüzgârın taşıdığı nemli toprak kokusuyla karışıyordu. Bir süre daha köylülerin fısıltılarını dinledim, ihtiyaçlarını zihnime ve küçük defterime birer birer kazıdım. Onların dertleriyle dertlenmek içimi acıtsa da sarayın o yalan dünyasından çok daha gerçek ve samimiydi.
Güneş batmaya, gökyüzü mor ve turuncu tonlara bürünmeye başladığında, zamanın nasıl geçtiğini fark edip irkildim. Akşam yemeğine geç kalırsam sarayda kopacak fırtınayı tahmin edebiliyordum. Hızlı adımlarla surların arkasındaki gizli sarmaşıklı geçide yöneldim. Kapüşonumu iyice yüzüme çekip kimseye görünmeden odama süzülmeyi başardım. Ancak pelerinimi çıkarıp giysilerimi değiştirmeye vaktim kalmadan, odamın kapısı sertçe çalındı ve üvey annemin görevlendirdiği muhafızlar kraliyet salonuna çağrıldığımı haber verdi.
Derin bir nefes alıp o kaskatı, süslü elbiselerden birini üstüme geçirdim. Şatafatlı yemek salonuna adım attığımda babam Kral Aurelios masanın başköşesinde, üvey annem Kraliçe ise hemen yanında kurulmuştu. Masadaki gümüş şamdanların ışığı, babamın gergin ve soğuk yüzünü aydınlatıyordu.
"Yine neredeydin?" dedi babam, çatalını tabağına sertçe bırakarak. Sesi salonda yankılandı. "Halkın arasında, tozun toprağın içinde mi? Bir prenses gibi davranmayı ne zaman öğreneceksin?"
Sessizce yerime oturdum, gözlerimi babama diktim. "Halkın neye ihtiyacı olduğunu öğreniyordum baba. Sarayda oturup süslü raporlar okuyarak bu krallık yönetilmiyor. İnsanlar kışın aç kalmaktan korkuyor!"
Üvey annem hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki soğukluk aşikârdı. "Halkın dertleri konseyin işidir sevgili prensesim. Senin işin ise saray adaplarına uymak."
Onu duymazdan gelip doğrudan babama yöneldim. "Pekala, madem konsey her şeyi biliyor, ben de tarihini ve krallığın geçmişini bilmek istiyorum. Neden sarayın büyük kütüphanesine girmem hâlâ yasak? On sekiz yaşıma geldim! Krallığımızın kadim kitaplarını, geçmişte yaşanan savaşları okumak benim de hakkım!"
Babamın yüzü aniden bembeyaz kesildi. Avucunu masaya öyle bir vurdu ki kadehlerdeki şaraplar dışarı sıçradı. "Kütüphane lafı bir daha bu masada açılmayacak!" diye kükredi. "O kütüphaneye girmene asla izin vermiyorum ve bu bir emir!"
Sandalyemi geriye itip gürültüyle ayağa kalktım. "Benden neyi sakladığını bilmiyorum baba," dedim sesim titreyerek ama kararlılıkla. "Ama beni bu sarayın duvarları arasına hapsetmene asla izin vermeyeceğim!"
Arkamı dönüp yemek salonunu terk ederken, babamın arkamdan bağıran sesi koridorlarda yankılanıyordu. Ama benim aklımda tek bir şey vardı: Babamın bu kadar şiddetle yasakladığı o kütüphanede ne vardı ve ben ne pahasına olursa olsun o kapıdan içeri girecektim.
Ertesi sabah saat 09:32...
Ertesi sabah, güneşin ilk ışıkları odamın yüksek pencerelerinden içeri süzülürken dünkü kavganın ağırlığı hâlâ üzerimdeydi. Gece boyunca gözüme uyku girmemiş, babamın öfkesi ve o kapalı kütüphane kapısı zihnimin içinde dönüp durmuştu.
Yatağımdan kalkıp balkona doğru ilerlediğim sırada, narin kulaklarım dışarıdan gelen tuhaf bir kanat çırpış sesiyle irkildi. Normal bir kuşun sesine benzemiyordu bu; daha hızlı, daha ritmikti.
Balkonun mermer korkuluğuna indiğimde, zifiri siyah tüyleri olan ve gözleri gece gibi parıldayan bir karganın orada tünemiş beni beklediğini gördüm. Bacağında, üzerinde kırmızı mum mühür bulunan gümüş bir tüp bağlıydı. Karganın sıradan bir ulak olmadığını, büyüyle eğitildiğini anlamak zor değildi.
Yavaşça yaklaşıp rulo yapılmış parşömeni bacağından çıkardım. Karganın mühürdeki amblemi gördüğüm an nefesim boğazımda tıkandı: Lunaria Krallığı’nın gümüş ay simgesi.
Gözlerime inanamayarak mührü kırdım ve mektubu açtım. İnce, keskin ve kendinden emin bir el yazısıyla yazılmış şu satırlar döküldü gözlerimin önüne:
"Eldoria'nın Prensesine,
Adım Arsen. Ezeli düşmanınız Lunaria Krallığı'nın prensiyim. Bu mektubu bir savaş tehdidi olarak değil, yaklaşan yıkımı durdurabilecek tek çare olarak gönderiyorum.
Babalarımızın yıllardır sürdürdüğü bu anlamsız kin, her iki krallığı da felaketin eşiğine getirdi. Topraklarımız kuruyor, halklarımız sefalet çekiyor ve karanlık bir güç iki tarafı da yutmak üzere. Bu savaşı bitirmenin, ülkelerimizin ve halklarımızın kurtuluşunu sağlamanın tek bir yolu var: Evlenmemiz.
Aramızdaki bir ittifak, iki krallığı tek bir çatı altında birleştirebilir ve akan kanı sonsuza dek durdurabilir. Siyasi bir zorunluluk gibi göründüğünü biliyorum ama bunun krallığının tek kurtuluş şansı olduğunu sen de içten içe biliyorsun.
Cevabını sabırsızlıkla bekliyorum.
— Prens Arsen"
Mektubu tutan ellerim hafifçe titredi. Düşman krallığın prensi Arsen... Benimle aynı gün doğduğunu bildiğim ama yüzünü hiç görmediğim o adam, şimdi krallığın kurtuluşu için onunla evlenmemi teklif ediyordu.
Zihnim karmakarışık bir hâlde mektuba bakakaldım. Bir yanda halkıma ve krallığıma olan sorumluluğum, diğer yanda ise yüreğimi kaplayan o özgürlük arzusu... Ve en önemlisi: Babam bu mektuptan haberdar olursa ne yapacaktı?
Mektubu sıkıca kavrayıp göğsüme bastırdım. Şakaklarımda beliren hafif sıcaklık, avuçlarımdan sızan minik kıvılcımlarla birleşip kâğıdın kenarlarını neredeyse tutuşturacaktı. Derin bir nefes alarak içimdeki elementi dizginledim; parmaklarımdan yayılan ani bir soğuk dalgası parşömeni koruyarak alev almasını önledi.
Siyah karga, kapkara gözlerini bana dikmiş, sabırsız bir ritimle mermer korkuluğu tıkırdatıyordu.
"Arsen..." diye fısıldadım. Lunaria'nın karanlık muhafızlarının, doğduğum gün annemin canını alan o kanlı baskının krallığı... Ve şimdi onların prensi, ellerine halkımın kanı bulaşmış bir tahtın varisi, benden barış adına elimi istiyordu. Bu bir zeytin dalı mıydı, yoksa Eldoria’yı içeriden fethetmek için kurulmuş çok daha ince bir tuzak mı?
Eğer bu mektubu babama götürseydim, kraliyet muhafızlarını derhal Lunaria sınırına yığar, taş üstünde taş bırakmayacak bir yıkımı başlatırdı. Ama dün gece pazarda duyduğum o fısıltılar zihnimde çınladı: “Un stoklarımız bitti... Vergileri ödeyemezsek dükkânı kapatacağız...” Krallık zaten içten içe çürüyordu. Bir savaş daha, Eldoria’nın sonu demekti.
Ancak kilit nokta mektuptaki o bir cümleydi: “Karanlık bir güç iki tarafı da yutmak üzere.”
Arsen’in bahsettiği bu güç neydi? Ve babamın yıllardır benden sakladığı, uğruna annemin öldüğü kütüphanedeki o büyük sırla bir bağlantısı var mıydı?
"Cevap istiyorsun demek, Prens Arsen," dedim kargaya doğru bakarak. "Ama önce kendi sorularımın yanıtını almam gerek."
Hızla çalışma masama geçtim. Küçük bir kâğıt parçasına aceleyle şu satırları karaladım:
"Prens Arsen,
Teklifin cesurca ama Eldoria halkı süslü vaatlerle değil, gerçeklerle yönetilir. Bahsettiğin o karanlık gücün ne olduğunu ve bu ittifakın arkasındaki asıl niyetini bilmeden elimi kimseye vermem. Bana güvenmek istiyorsan, önce kanıt sunacaksın. Bu gece yarısı, krallıklarımızı ayıran Sisli Vadi'deki eski harabelerde tek başıma olacağım. Gerçekten barış istiyorsan, yalnız gel.
— Eldoria Prensesi"
Kâğıdı katlayıp gümüş tüpün içine yerleştirdim ve karganın bacağına sıkıca bağladım. Kuş, siyah kanatlarını çırparak gökyüzünün maviliğinde gözden kaybolurken arkasından bakakaldım. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girmiştim.
Şimdi geriye tek bir şey kalıyordu: Gece yarısından önce, babamın girmemi ölümüne yasakladığı o kütüphaneye sızmak ve doğumuma, anneme ve bu Lanetli İris çiçeğine dair gizlenen tüm gerçekleri öğrenmek.
Gece yarısına üç saat kala...
Gece yarısına üç saat kala saray ölümcül bir sessizliğe büründü. Pelerinimin kapüşonunu başıma çekip odamdan dışarı süzüldüm. Narin kulaklarım, koridorun sonundaki muhafızların düzenli ayak seslerini ve nöbet değişimindeki zırh çatırtılarını saniye saniye takip etmemi sağlıyordu. Odalardan birinde babamın ağır uyku nefeslerini duyduğumda, adımlarımı hızlandırdım.
Devasa kütüphanenin ağır, oyma ahşap kapılarının önüne geldiğimde durdum. Kapıda devasa bir demir kilit ve büyüyle mühürlenmiş bir rün parıldıyordu.
Ellerimi kilidin üzerine koydum. Gözlerimi kapatıp damarlarımda akan o garip güce odaklandım. Doğduğum an odaya yayılan o dondurucu soğukluğu hissettim. İris çiçeğinin özü zihnimde canlandı. Parmak uçlarımdan sızan buz tanecikleri, kilidin içindeki mekanizmanın en ince ayrıntılarına kadar sızdı. Metalin içindeki çarklar tamamen buzla kaplanıp kırılganlaştığı an, elimden saçılan küçük bir sıcak kıvılcımla kilidi genleştirdim.
Çıt.
Kilit gürültüsüzce kırıldı, büyü mühürleri birer yıldız kayması gibi sönüp gitti. Kapıyı hafifçe aralayıp içeri süzüldüm.
Kütüphanenin içi, on sekiz yıl önceki o kanlı gecenin izlerini hâlâ taşıyordu. Yüksek kemerler, devrilmiş raflar ve yerde kararmış, kurumuş kan lekeleri... Havada hâlâ yanık kokusu ve garip bir şekilde, taze mor İris çiçeğinin o büyüleyici rayihası vardı.
Tam ortada, zifiri karanlığın içinde devasa pirinç bir kazan duruyordu.
Adımlarım beni doğrudan kazana doğru çekti. Kazanın içine baktığımda, dibinde kurumuş ama hâlâ hafifçe mor ve beyaz ışık saçan toz kalıntıları gördüm. Tam o sırada, kazanın hemen yanındaki kırık bir rafın altında, üzerinde kraliyet mührü olan deri kaplı devasa bir günlük dikkatimi çekti.
Üzerindeki tozları temizleyip defteri açtım. Sayfalar saray büyücüsünün el yazısıyla doluydu. Hızla sayfaları çevirdim, ta ki doğduğum günün tarihine gelene kadar:
"13 Ekim... Kraliçe öldü. İris çiçeği ona hayat veremedi ama çiçeğin tüm kadim ruhu ve elementi doğan bebeğe geçti. Ancak dehşet içindeyim... İris çiçeği sadece bir şifa kaynağı değilmiş. O, Lunaria ve Eldoria topraklarının altında uyuyan Kadim Ejderha 'Zarkon'un mühür anahtarıymış! Çiçek yok olduğu için mühür zayıfladı. Bebek, bu mührün yaşayan tek muhafızı. İki krallığın kanı birleşmedikçe veya bebek gücünü feda etmedikçe karanlık uyanacak..."
Nefesim kesildi. Mektup elimden düşmek üzereydi.
Arsen haklıydı. Sadece iki krallığın savaşı değildi bu; ikimizi de yutacak olan kadim bir yıkımdı. Ve Arsen’in evlilik teklifi, sadece siyasi bir ittifak değil, mühürleri yeniden güçlendirecek o iki kanın—Eldoria ve Lunaria royalty'sinin—birleşme ayiniydi!
"Sana oraya girmeni yasaklamıştım!"
Koridorun derinliklerinden gelen gürültülü bir sesle irkildim. Arkamı döndüğümde, elinde meşaleyle kapıda duran babam Kral Aurelios’u gördüm. Gözlerinde derin bir acı, korku ve öfke vardı. Belindeki kılıcı çekmişti.
"Baba..." dedim, sesim titreyerek günlüğü gösterdim. "Annem... Ben... Her şeyi biliyorum artık. İris çiçeğini, mühürleri... Saklayamazsın!"
"Hiçbir şey bilmiyorsun!" diye gürledi babam, bana doğru adımlayarak. "O çiçek seni lanetledi! Seni Lunaria’ya, o katillere yem etmemek için yıllardır bu saraya hapsettim! O gün kraliçemi aldılar, bugün seni almalarına izin vermeyeceğim!"
"Eğer bir şey yapmazsak hepimiz öleceğiz!" diye bağırdım. Kulaklarım, sarayın dışındaki fırtınanın ve yaklaşan tehlikenin sesini şimdiden duymaya başlamıştı. "Lunaria Prensi Arsen bana bir mektup gönderdi. Barış istiyor, ittifak istiyor!"
Babamın yüzü dehşetle kasıldı. "Arsen mi? O yılanın oğlu mu? Seni kandırmasına izin veriyorsun! Bu bir tuzak!"
"Tuzak olup olmadığını bu gece öğreneceğim," dedim kararlılıkla.
Buz ve ateş parmaklarımın arasında aynı anda raks etmeye başladı. Odadaki tüm şamdanların alevleri maviye dönerken, etrafımızdaki hava aniden dondurucu bir soğukla kaplandı. Babam, benden yayılan bu devasa gücün karşısında adeta dilsiz kalmıştı. Hayatında ilk kez, karşısında korumaya çalıştığı küçük kızını değil, krallığın kaderini ellerinde tutan güçlü bir kadını görüyordu.
"Beni durduramazsın baba," dedim yaşlı gözlerine bakarak. "Halkımı ve bu krallığı korumak için gitmek zorundayım."
Pelerinimin kapüşonunu tekrar başıma çektim. Babamın gözlerindeki çaresizliğe son bir kez bakıp, kütüphanenin kırık vitray penceresinden dışarı, karanlık geceye doğru atladım. Rüzgâr morlu beyazlı saçlarımı savururken, avuçlarımdan çıkardığım buz kristalleriyle duvara tutunup aşağıya, özgürlüğe ve bilinmeze doğru süzüldüm.
Sisli Vadi beni bekliyordu. Ve oradaki harabelerin arasında, krallığımın kaderini paylaşacağım o karanlık Prens...