İçeriğe geç

Son Kalan

Bölüm 3 · 4 dk okuma

Son Kalan

Bölüm 3

Kırmızı ve Siyah

Kasabaya kış aylarında, dağlardan aç kalan yaban domuzları inerdi. Domuzlar sürekli sürü halinde dolaşıp köydeki stoklara, canlılara ve yapılara zarar verirlerdi. Ailem ve kasabamızdaki diğer kişiler, domuzları durdurmak için el birliğiyle tuzaklar kurar, ateşler yakar ve onları kaçırmaya çalışırlardı. Geçen kış çok erken gelmişti. Kasabadakiler bu kadar erken geleceğini beklemediği gibi, ormandaki canlılar da beklemiyordu. Bu yüzden birçok canlı yemek bulmakta zorlanmıştı: ayılar, kurtlar, tilkiler, kuşlar ve tabii ki domuzlar. Kasabanın yolunu bilir gibi sürekli olarak domuzlar gelirdi. Bir gece ise daha büyük bir grup gelmiş ve kasabanın derinliklerine inmeyi başarmıştı. Kasabalılar mallarını korumaya çalışırken, birkaç kişi domuzların saldırısına uğrayıp ciddi şekilde yaralanmıştı.

Bu olayı duyunca babamın domuzlar hakkında söyledikleri aklıma geldi:

"İzoly, bir gün bir domuz sürüsüyle karşılaşırsan, yavaş yavaş geri adımlarla güvenli bir yere ulaşmaya çalış. Oldu ki seni fark ettiler ve üzerlerine doğru koşmaya başladılar, asla ama asla düz koşma! Zikzaklar çizerek kaç!"

Babamın sözünü kesip hemen lafa atladım:

"Ama zikzak çizmek daha yavaş koşmama neden olur. Yakalanırım."

Babam güldü ve şöyle dedi:

"Sorgulaman güzel, ama düz koşsan da zikzak çizsen de domuzlar her zaman senden hızlıdır. O yüzden yine yakalanırsın. Ama zikzak çizmenin amacı, domuzları yanıltmaktır."

Anlamadığım için sordum:

"Nasıl yani?"

Babam gözlerime bakarak açıkladı:

"Domuzların boyunları çok kısa, bu yüzden ani dönüşler yapamazlar. Dümdüz koşmalarında sıkıntı yok, ama bir anda sağa ya da sola dönmeleri çok zor. Hatta durmaları bile problem. Bu yüzden kasabaya indiklerinde koşmamaları için çabalıyoruz. Koştuklarında daha yıkıcı oluyorlar. Bazen hızlarını alamayıp uçurumlardan düşüp ölüyorlar."

Babamı şaşkınlıkla dinlerken bir yandan da zihnimde bir sağa bir sola koşmanın pratiğini yapıyordum. Babam devam etti:

"O yüzden, karşılaştığın an sakin kalıp kaçacak bir yol bulmaya çalış. Sabit bir yönde kaçma, bir sağa bir sola... Bu kadar basit. Geri kalanı ise sen bir yere tırmanana kadar devam etmekte."

Suyun yanındaki domuz bizi gördüğünde, babamın bu anlattıkları aklıma geldi ve “Babam hâlâ yardım ediyor,” diye düşündüm. Saklanmak ve kaçmak daha kolay olabilirdi. Ancak ben kaçsam Linn ne yapacaktı? Hadi onu da kurtardım diyelim, nereye kadar kaçacaktık? Bu düşüncelerle bir anda bir fikir bulup harekete geçtim. Yaparken ne kadar güvenilir ya da işe yarar olduğunu düşünmedim.

Domuz o hızla üzerime koşarken, zaman tahminimden daha yavaş akıyordu. Bastığı her yere, attığı her adıma, nefesindeki hırıltıya ve bana odaklanmış gözlerine ağır çekimde tanık oldum. “Şimdi!” dediğim anda domuzun menziline çoktan girmiştim. Zamanı yanlış hesapladığımı aldığım kafa darbesiyle çok daha iyi anlamış oldum. Ama bu sırada domuzun hamlesini engellemek için hazırladığım kazık işe yaramıştı. Domuz o kadar hızlı koşmuştu ki kazığa bir ok gibi saplanmıştı.

Yere düştüğümde acım katlanarak artıyordu. Son anda Linn’in bir taş fırlattığını gördüm ve ardından bayıldım.

Gözlerimi açtığımda zar zor nefes alabiliyordum ve canım feci şekilde yanıyordu. O acılar içinde yalnızca gözlerimi hareket ettirebildim ve Linn’i gördüm. Alnıma ıslak bir bez koymuş, kolumu sarıyordu. Sanırım kolum kırılmıştı. Hareket edecek gücüm bile yoktu.

Linn, uyandığımı fark edince korkudan titreyen sesiyle:

"İzoly, kendine geldin sonunda! Çok korktum. Bir daha uyanmayacaksın sandım," dedi.

Sonra domuza bakıp:

"Bu nasıl aklına geldi ve buna nasıl cesaret ettin, inanamıyorum..."Şaşkınlığını gizlemeyen Linn,

“Şimdi senin iyileşmeni beklemek lazım. O yüzden bir süre burada kalacağız,” dedi.

Ardından ayağa kalktı, üstünü çırpıp çevresine bakındı. Ormana doğru giderken bana dönüp:

"Biraz uyumaya çalış. Ben buralarda işe yarar bir şeyler arayacağım. Yakınlardayım, ufak bir seslensen hemen gelirim."

Suratında kocaman bir gülümsemeyle bunları söyledi ve ormana girdi.

Ağrılara alışmaya başlamıştım ama kolum çok kötü durumdaydı. Biraz doğrulmak bile acı veriyordu. Bir süre sonra Linn geri geldi. Yanında yapraklar ve meyveler getirmişti. Onları göstererek;

"Domuzu pişirebilecek bir şey yok, o yüzden bunlarla karnını doyur. Ama bir fikrim var," dedi ve yanıma çöktü.

Sonra bana dönüp sorgulayan bir ifadeyle:

"İkimiz de ağaca çıkıp kurtulabilirdik. Tehlikeli bir harekete gerek var mıydı? Neden böyle bir şey yaptın?"

Domuza bakarak,

"Bizi fark etmişti ve peşimizi bırakmayabilirdi. Ayrıca avlayabileceğimizi düşündüm ve buna göre hareket ettim. Bizim kasabaya domuzlar çok sık gelirdi, o yüzden ilk defa görmüyordum. Hatta babam arada hasatımıza zarar veren domuzları avlardı. Ben de biraz cesaret aldım o anda. Tabii taktiğin işe yarayıp yaramayacağını çok da düşünmedim. Biraz ani bir karar oldu," dedim.

Linn’in yüzünde şaşkınlıktan başka bir ifade yoktu. Gözlerime bakarak kızgın bir sesle:

"Bu cesaret değil, aptallık! Ölebilirdin!" dedi.

Başımı önüme eğip sakin bir sesle devam ettim:

"Ben bazen düşünmeden hareket eden biriyim. Hatalar yapar, sonra dersimi alırım. Hataların oluşturduğu izler de yanında cabası."

Cümlenin sonuna doğru iyice sessizleştim. Linn, beni affettiğini belli eder gibi elindeki üzeri kırmızı ve siyah tüylü, kırık bir ok parçasını uzattı:

"Senin avın zaten önceden yaralanmış. Birileri bizden önce ona saldırmış ama öldürememiş. Ciğerine saplanmış bu ok, ağır yaralamış."

Okun tüylerine bakıp ardından Linn’in gözlerine döndüm ve gülerek:

"Demek ben daha iyi avcıyım!" dedim.

Linn hafifçe gülümsedi, sonra hızla yüzünü başka yöne çevirdi.

Bir süre sonra Linn bana bir şeyler yedirdi ve üzerimi örtüp yardım bulmaya gitmesi gerektiğini söyledi. Suyun yolunu takip edip bizim gibi su kenarına yerleşen birilerini bulmayı umuyordu.

Linn gideli biraz zaman geçmişti. Ağrılarla baş etmeye çalışarak uyumak istedim. Ancak tam o anda çalıların arasından hışırtılar gelmeye başladı. Ayağa kalkamadığımdan sadece başımı çevirip sesin geldiği yere baktım. Çalıların arasından birkaç silüet belirdi. Önce Linn’in birilerini bulup yardıma geldiğini düşündüm. Ancak ne gelen Linn’di ne de bir yardım. Bunlar silahlı bir çeteydi.

Fark ettiğim an yaslandığım ağaca tutunarak ayağa kalktım. Atları ve katırları olan, tam teçhizatlı bir grup. Kalkar kalkmaz beni fark ettiler ve silahlarını bana doğrulttular. Ellerimi yavaşça kaldırarak:

"Yaralıyım ve silahım yok!"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.