İçeriğe geç

Son Kalan

Bölüm 2 · 5 dk okuma

Son Kalan

Bölüm 2

Anne

Artık dışarıdaydık. Nereye gidecektik? Ne kadar yürüyecektik? Biri bizi bulabilir miydi? Bir sürü ihtimal vardı ama ne yapacağımı bilmiyordum. Ona baktım, acaba bir şey biliyor mudur diye. Sonunda ilk iletişimi kurmanın zamanı gelmişti, sonuçta yol arkadaşı olacaktık. Önce kendimi gösterip “Ben Izoly,” dedim. Sonra onu işaret ettim. O da kendini gösterip, “Linn,” dedi. Artık onun adını biliyordum. Tanıştığımıza göre ona bir teşekkür borçluydum.

“Yardımın için teşekkür ederim. Sen olmasan çıkmazdım,” dedim.

“Sen olmasan ben de çıkamazdım,” dedi, yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle.

Aynı dili konuşuyor olmamıza sevindim. Ayağa kalkıp üstümü çırptım ve temizledim. Elimi uzatarak ona yardım ettim. Elleri yumuşak ve zarifti. Ben de sımsıkı tutup kaldırmasına yardım ettim. O da üstünü çırpıp temizledi.

Öncelikle su bulmamız gerekiyordu. Sağıma soluma baktım ama nerede bulacaktık ki? Eskiden olsa köyün ortasındaki kuyudan içerdim. Hayat yalnızken gerçekten zormuş. Belki Linn biliyordur diye sordum:

“Susadın mı?”

“Evet, hem de çok.”

“Nereden su bulabileceğimizi biliyor musun?” diye sordum.

Kafasını iki yana sallayarak bilmediğini işaret etti, sonra da ekledi: “Buraları hiç bilmiyorum, ilk defa geldim.”

Benim gibi o da zor bir şey yaşamamıştır umarım diye düşündüm. Anlatmaya devam etti:

“Anneme kızdığım bir gün köyden kaçıp saklanarak annemi cezalandırmak istemiştim. Bu yüzden köyün yanındaki ormana saklandım. Ama ağaçlardan korkunç sesler gelince korktum ve nereye gittiğime bakmadan koşmaya başladım. Sonra kayboldum.”

Kaybolmuş olması iyi haberdi, çünkü köyüne dönebiliriz demekti. Artık bir hedefimiz vardı ama köyün nerede olduğunu ve suyu nereden bulacağımızı bilmiyorduk. Geldiğim yönün dışında her yere gidebilirdik, bu yüzden sırtımızı ağaca verip dümdüz yürümeye karar verdik. Önceliğimiz hava kararmadan su ve yiyecek bulmaktı.

Saatlerce yürüdük. Yolda birbirimize sorular sorarak birbirimizi tanımaya çalıştık. Linn’in, tahmin ettiğim gibi geldiği yere dair pek bilgisi yoktu. Sadece yürüyüp bir ipucu bulmaya çalışıyorduk. Ben de ona başıma gelenleri, ailemi, kasabamı, kaçışımı ve o ağaca nasıl düştüğümü anlattım. Beni büyük bir ilgiyle dinledi, anlattıklarımdan oldukça etkilenmiş gibiydi. Bu olayları anlatırken fark ettim ki, ben hiç üzülememişim, ağlayamamışım, olayların üzerine düşünememişim. Bundan sonra ne yapacağımı bilmiyordum. Gözlerim dolmaya başlamıştı, bu yüzden gözlerimi mavi gökyüzüne diktim, fark edilmemesi için. Sanırım Linn fark etmiş olacak ki:

“Köyümde hep aileme yardım ederdim ve günlerimi yalnız geçirirdim. Bu yüzden o kovukta tek başıma kalmak zor gelmemişti ama sen geldiğinde, ilk defa birinin varlığı beni mutlu, o delikten çıkışında beni mutsuz etmişti. Geri gelip bana seslendiğinde o yüzden o kadar mutlu oldum ve o delikten çıktığımızda yaşadığım heyecanı şu ana kadar hiç yaşamamıştım. Artık seninle daha eğlenceli günlerim olacak biliyorum. Ailem de seni sevecektir, hem bana işlerde yardımcı olursun,” diyerek Linn beni rahatlatmaya çalışıyordu. Sanırım yaşıtız ama bana nazaran oldukça zeki ve merhametli biri. Söyledikleri işe yaramıştı, daha iyi hissediyordum.

Konuşarak ilerlerken uzaktan su sesi duymaya başladık. Bir şelale sesi gibiydi! Sevinçle ve şaşkınlıkla oraya doğru koşmaya başladık. Vardığımızda şelaleyi gördüğümüze o kadar sevindik ki birbirimize sarılarak zıplamaya başladık. Önce ellerimizi suya daldırıp kana kana su içtik, sonra elimizi yüzümüzü yıkayıp suya atladık. Su ılık ve temizdi. O kovuktan çıktığımdan beri bu kadar mutlu olmamıştım. Linn de suya girdi. Bir süre suda kaldıktan sonra çıktım, ıslak kıyafetlerimi çıkarıp ağaç dallarına serdim. O sırada Linn’in hala suda, sırtı dönük olduğunu fark ettim. O an aklıma geldi ki Linn bir kız ve kendini rahat hissetmiyor olabilir. Bu yüzden buradan uzaklaşıp onu biraz rahat hissettiririm diye düşündüm. Linn’e yiyecek bir şeyler bulmaya gideceğimi, buradan ayrılmamasını söyledim. Kıyafetlerimi giyip ormanın içine doğru ilerledim.

Ormanda bulabileceğim çok şey vardı ama avlanacak ne silahım ne de tecrübem vardı. O yüzden meyve bulmam gerekiyordu. Meyve, mantar, yaprak, kök... Artık ne varsa toplamam lazımdı, yoksa yine kurtçuk ve solucanlara kalacaktık. Uzun bir arayıştan sonra bulabildiğim tek şey bir avuç kurtçuk ve biraz böğürtlendi. Hava kararmadan Linn’in yanına döndüm. Linn sudan çıkmış, yapraklarla temiz bir alan oluşturmuş ve birkaç bitki temizliyordu. Beni görünce ayağa kalkıp yanıma geldi:

“Merak ettim seni,” dedi.

Elimdekileri gösterip kocaman bir gülümsemeyle, “Bugün ziyafet var,” diye karşılık verdim.

O da gülümseyip komik bir yüz ifadesiyle bana baktı. “Yine mi kurtçuk?” diyerek birini ağzına attı. Onu öyle görünce neşelendim ve yanına oturup elimizde ne varsa yiyerek geceyi orada geçirmeye karar verdik.

Oluşturduğu alanın etrafını çalılarla kapatıp sabah saatlerinde su içmeye gelen hayvanları avlayabileceğimizi söyledi. Tabii böyle deyince, “Ya yırtıcılar gelirse?” diye düşünmeden edemedim. Sanki aklımdan geçenleri okumuş gibi, “Yırtıcılar gelirse sessizce burada bekleriz,” deyip ucunu sivrilttiği sopayı gösterdi. “İşe yaramaz ama hiç yoktan iyidir,” diyerek güldü. Linn akıllı, pratik ve güler yüzlü biriydi. Yanında olmak bana kendimi rahat hissettiriyordu.

Gece oldu ve hava soğumadan üzerimize yaprak örterek uyuduk. Gecenin soğuğundan birbirimize sarılmıştık. Linn gece boyunca sayıklıyordu, “Anne, lütfen dur! Sana yetişiyorum. Seni çok özledim!”. O kadar iyi anlıyorum ki onu özlemini, korkunu ve üzüntünü. Daha güneşin doğmasına vardı o yüzden geri uyumaya çalıştım.

Sabah uyandığımda suya yaklaşan bir hayvan silueti vardı, ancak tam olarak göremiyordum. Daha dikkatli baktıktan sonra su içmeye gelen yalnız bir yaban domuzu olduğunu gördüm. Sonrasında sessizce Linn’i uyandırdım ve işaret parmağımı dudaklarıma götürerek sessiz olmasını işaret ettim, ardından parmağımla su içen domuzu gösterdim. Linn, domuzu görür görmez ufak bir ani hareket yaptı; bu sesleri duymuş olacak ki domuz kafasını kaldırdı. Ben de Linn’in tedirgin gözlerine bakıp göz kırptım ve eline kocaman bir taş verip ağacın üzerine çıkmasını işaret ettim. Linn, ne olduğunu anlamamış bir şekilde şaşkınlıkla ağaca çıktı. Ben de ucu sivri sopayı aldım, toprağa sapladım ve altına taşlar yerleştirerek sağlamlaştırdım. Domuzun hâlâ orada olup olmadığını kontrol ettikten sonra Linn’in gözlerine bakıp gülümseyerek,

“Şans dile,”

Dedim ve çalıların arasından çıktım. Domuz beni gördüğünde bağırdım ve üstüme koşmasını sağladım, ardından çalıların içine koşmaya başladım. Aramızı biraz açtıktan sonra dönüp kollarımı açarak biraz daha bağırdım ve derin bir nefes alıp yeniden üstüme koşmasını bekledim. Burnundan çıkan buharlarla ne kadar öfkeli olduğu belli olan domuzla aramda 2-3 adımlık mesafe kalmıştı. Tam zamanı olduğunu düşünüp sola bir adım atarak domuzu atlatmak istedim; ancak zamanlamam ve hızım çok kötüydü. Geç kalmıştım, domuzun salladığı kafasından kurtulamadım ve sert bir darbe ile beni fırlattı. Bir ağaca çarptım, ama bilincim tam olarak kapanmadan önce domuzun yere yığıldığını, Linn’e baktığımda onun da ne yaptığımı anladığını fark ettiğimi ve Linn’in elindeki taşı yerde kıpırdayan domuzun kafasına attığını hatırlıyorum. En son Linn ağaçtan telaşla iniyordu ve benim gücüm bitmişti.

Sanırım Linn’in gördüğü kâbus, benim geleceğimdi. Şimdi onun söylediği cümle daha anlamlı:

“Anne, lütfen dur! Sana yetişiyorum. Seni çok özledim!”

Ve ona sarıldım.

Bölüm sonu

1 yorum