Gözlerimi açtığımda ilk başta her yer bulanıktı. Biraz daha kendimi geldiğimde küçük bir oda da olduğumu anladım. Oda tozluydu. Tozun etkisiyle öksürerek ayağa kalktım. Birisi en son beni sarayın bahçesinde bayılmıştı. Ah, Tanrım! Hâlâ başım sızlıyordu. Gözlerim ahşap kapıyı bulduğunda çıkmak için adımlarımı oraya yönelttim ancak kapı kilitliydi ve çıkamıyordum.
Öfkeyle arkamı döndüm.
"Canına mı susadın sen?! Kimsen orataya çık!" diye odayı inletirken içeriden kahkaha sesleri geldi.
"Kim bilir, belki de gerçekten susamışımdır?"
Kaşlarım git gide çatılırken içeriye girmeye karar verdim. Kimdi bu hadsiz? Tam giriyorken önüme siyah cüppeli ve yüzi maskeli bir adam gördüm. Maskesinde altın işlemeleri vardı. Bir anda karşıma çıkmasının etkisiyle irkildim.
"Çok mu özledin beni prenses?"
Yüzüme doğru eğilip söylediği şeyler yüzünden gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Prenses olduğumu nereden biliyordu?
"Sen... Ne cüretle..." diye yüzüne yumruk atacakken kolumu havada yakaladı.
"Kendini çok mu akıllı sanıyorsun? Oraya ne için gittiğini anlamadığımı mı sanıyorsun?" Şaşkın yüzüme bakarak işaret parmağı ile burnuma vurdu hafifçe.
"Ah, yoksa orayı mı yok edecektin?" Güldü. Sabrimın son damlalarıyla oynuyordu.
Son kez dişlerimi sıkarak,
"Kimsin sen?" dedim.
"En az senin kadar canı yanan birisiyim," dediğinde ciddileşerek, yutkundum. Sarayda ki tek suikatçi ben değildim anlaşılan. Yüzünde ki maskeden dolayı da kim olduğunu çözememiştim. Boşluğundan faydalanarak maskesini çıkartmaya çalıştım ancak elimi çok sert bi şekilde tuttu.
"Sakın prenses, sakın. Aklınızdan bile geçirmeyin." Sinirle elimi çektim.
"Nereden biliyorsun oranın prensesi olduğumu?" diye sordum tek kaşımı kaldırarak.
Dikleşti ve kollarını birbirine bağlayarak bana baktı o sinir bozucu maskesinin altından.
"Kralın kaybolan kızı, yıllar boyunca halkın dilinde dolanıp duruyordu. Güneşi andıran sapsarı altın saçları, " dedi elleri ile saçlarıma dokunarak.
"Gökyüzünü andıran masmavi gözleri," dedi elini göz kapağıma dokundurarak.
"Ve bulutları andıran bembeyaz teni," dedi bu sefer yanağımı okşuyarak. Kaşlarım çatık bir şekilde geriye doğru adım attım ve eli havada kaldı.
On iki yaşında kaçmadan önce son kez halkın önüne çıkmıştım. Zaten onun sabahı çıkıp gitmiştim. Peşimden gelen ise o gün babamın çok güvendiği baş muhafızıydı.
Karşımda ki maskeli adamın derin nefes alışını duydum.
"Böyle söylentileri çok umursamadım ancak seni nehrin kenarında ceylan avladığını görene kadar..."
Buraya gelmeden Richard ve benim için ceylan avladığım günden bahsediyordu.
"Seni inceledim biraz, aslında ilk başta kralın kaybolan kızını bulmayı aklımın ucundan bile geçirmemiştim çünkü sen bir prensese göre fazla korkusuzdun." Gülerek kafasını iki yana salladı.
"Koca ceylanı sırtına alıp götürmüştün!" Gözlerimi devirdim. Bu kadar saçmalıkla uğraştığım yeterdi. Dönüp arkama bile bakmadan ahşap kapıyı tekmem ile kırdıktan sonra dışarıya çıktım. Neresiydi burası!
"Boşuna uğraşıyorsun! Yolu bulabileceğini sanmıyorum, saygı değer prenses."
Arkamdan bağıran maske bozuntusunu dinlemeden yola koyuldum.
"Sen öyle san ahmak," dedikten sonra ileriye doğru yürüdüm. Eh, buradan sonrası insanlara sorarak öğrenmek olacaktı.
Pazardan geçerek bir çok insana sordum çoğu bilmiyordu bazıları ise tarif ediyor ama beceremiyordu. Ben şimdi nereden bulacaktım bu krallığı! Hâlâ etrafımı inceleyerek yürümeye devam ederken hava neredeyse kararmak üzereydi. Saraydakiler daha ilk günden kaçtığımı düşüneceklerdi. Yürümeye devam ederken bir kız çocuğunun ağladığını duydum. Başımı sesin geldiği yöne çevirdiğimde bir adam kızı kolundan tutarak zorla yerde sürükleye sürükleye götürüyordu. Gördüğüm görüntü yüzünden zaten sinirden gerilen hücrelerim iyice gerilmişti. Vakit kaybetmeden adamın önünde durdum. Diğerleri ise her zaman ki gibi seyirci kalıyordu.
"O kızı derhal bırak!" dedim adama doğru bağırarak.
Adam eziyet ettiği kızdan başını kaldırıp bana baktı.
"İşine bak," dedi bana doğru dişlerini sıkıp.
Dudağımın kenarı zevkle kıvrıldı.
"Pekâlâ," dedim ve adamın yüzüne sert yumruğumu yapıştırdım. Adam geriye doğru düştü ve bir küfür savurdu.
"Seni sürtük," dedi dişlerinin arasından. Tam üzerime saldıracaktı ki kolunu tutup kıvırdım ve tekme atıp yere serdim. Bundan tatmin olmadığım için yüzüne yumrukları ardı ardına yapıştırdım. Ta ki küçük kızın korku dolu bağırışlarını duyana kadar. Kafamı çevirip kıza baktım. Hava soğuktu ama o korkudan titriyordu. Adama vurmayı bıraktım ve ayağa kalktım. Ama hâlâ elleim yumruk halindeydi.
"Sizin gibi canilerin masumlara dokunamayacağınızı hepnize tek tek öğreteceğim!"
Küçük kızın elini tuttum. Kendisini görebilmek için bir dizimin üzerine çöktüm. Benim gibi mavi gözleri vardı. Ağlamaktan kızarmışlardı. Alevi andıran kırmızı saçları vardı.
"Bundan sonra sana kim dokunursa oradan ardına bakmadan kaçacaksın, ucunda ölüm bile olsa, duydun mu beni?"
Küçük kız korku dolu bakışlarla başını salladı. Saçlarını okşayıp kalktım ve hâlâ seyirci olan halka bağırdım.
"Eğer sizinde kendinize biraz olsun saygınız varsa seyirci olmak yerine engellemeye çalışıırsınız aptallar!" Birisi ölse utanmadan izleyeceklerdi.
Oradan sinirle ayrıldım. Karanlık çökmüştü ve lanet olası krallığı hâlâ bulamamıştım.
"Annene benziyorsun." Gelen tanıdık ses ile irkilerek arkama döndüm.
Maske bozuntusu adam.
Durmaya tenezzül etmedim o da beni takip etmeyi bırakmadı.
Sinirle derin nefes aldım.
"Ne demek istiyorsun ve neden peşimdesin?"
Cüppemi kafama takmıştım. O da takmıştı. İkimiz çok gizemli görünüyorduk. İkimizin de içinde açılmayı bekleyen geçmiş ve yaşanması gereken gelecek var gibiydi.
"Hiç düşündün mü annen neden öldü?"
Durdum. O da durdu.
Annemin nasıl öldüğünü çoğu kez merak etmiştim ama doğru cevaba hiç bir zaman ulaşamamıştım.
"Devam et," dedim yüzüne bakmadan.
Bir süre gözlerinin bende olduğunu hissettim.
"Annen de senin gibi savaşçı bir ruha sahipti. Hatta ona azrail diye lakap takanlar bile olmuş."
Demek babamın annemi idam ettirmesinin nedeni onun dedikleri dışında çok ters şeyler yapmasıydı. Bir kraliçeden çok uzak davranması. O günü unutamıyordum. Annemin o çığlıklarını... Benden çekeceğin... Benden çok şey çekeceğin var baba.
"Annene çok benziyorsun. Azrail'in kızı..."
Sinirle yüzüne baktım.
"Sen bu kadar bilgiyi nereden biliyorsun?"
"Bende o sarayda yaşadım belli bir zaman."
Gözlerimi kısıp maskenin altında ki gözlerine baktım.
"Yalan söylemediğini nereden bileceğim?"
"Daha bilmediğin bir çok şey var Azrail'in kızı..."
Ne bilmediğimi bilmiyordum ama sormadım. Onun yerine güçlü bir of çektim. Kendimi aralanmayı bekleyen tozlu bir kitap gibi hissediyordum. O tozu sirkelyip açacak olan ise kim olacaktı, orası meçhuldu.
