Bir insanın birine karşı ilk izlenimi ne kadar doğru olabilirdi?
Yüzbaşı Oğuzhan Akay'ı ilk gördüğüm andan beri aklımda tek bir kelime vardı.
Soğuk.
Sanki yüzünde yıllardır tek bir duygu bile yaşamamış gibi duran o ifade, insana yaklaşmaması gerektiğini söylüyordu.
İlk içtimanın üzerinden sadece birkaç dakika geçmişti ama herkes onun hakkında fısıldaşmaya başlamıştı.
Ben ise konuşmuyordum.
Çünkü askeriyede öğrendiğim ilk kurallardan biri şuydu:
"Bir komutanı tanımadan hakkında hüküm verme."
Ama içimdeki ses, bu adamın herkesten farklı olduğunu söylüyordu.
...
"Eğitim alanına geçiyoruz!"
Komutla birlikte bütün birlik harekete geçti.
Sabahın erken saatleri olmasına rağmen güneş kendini göstermeye başlamıştı. Yağmurdan sonra toprak ağır bir koku bırakmıştı. Botlarımızın altında ezilen taşların sesi, hepimizin aynı ritimde yürüdüğünü hissettiriyordu.
Eğitim sahası kışlanın en geniş alanlarından biriydi.
Tırmanma duvarları...
Halat parkurları...
Çamurla kaplı engeller...
Koşu parkuru...
Atış poligonu...
Her şey kusursuz bir düzen içindeydi.
Yanımda yürüyen genç kadın dirseğiyle hafifçe koluma dokundu.
"Sen Asena'sın değil mi?"
Başımı çevirdim.
Kumral saçlarını sıkıca toplamış, yüzünde sıcacık bir gülümseme olan bir teğmendi.
"Evet."
"Ben Elif."
Tokalaştık.
"Senin hakkında çok şey duydum."
"İyi şeylerdir umarım."
Elif gülümsedi.
"İnatçı olduğun söyleniyor."
İstemeden güldüm.
"Biraz."
"Biraz mı?"
İkimiz de kısa süreliğine güldük.
Tam o sırada sert bir ses duyuldu.
"Konuşmayı bitirdiyseniz eğitime odaklanın."
Başımı çevirdiğimde Oğuzhan Akay birkaç metre önümde durmuş bize bakıyordu.
Gülümsemem bir anda kayboldu.
"Emredersiniz komutanım."
Hiçbir şey söylemeden yürümeye devam etti.
Elif derin bir nefes verdi.
"Gerçekten söylendiği kadar sertmiş."
Ben cevap vermedim.
Çünkü bunu ben de yeni fark ediyordum.
...
İlk parkur düşündüğümden çok daha zordu.
Koş...
Sürün...
Tırman...
Tekrar koş...
Vücudum daha ilk yarım saatte yanmaya başlamıştı.
Ama kimse yavaşlamıyordu.
Yüzbaşı, parkurun kenarında kollarını arkasında birleştirmiş bizi izliyordu.
Kim hata yaparsa hemen fark ediyordu.
Bir asker halata yanlış tutundu.
"Baştan."
Başka biri engeli eksik geçti.
"Baştan."
Kimse itiraz etmiyordu.
Çünkü burada ikinci bir seçenek yoktu.
Sıra bana geldi.
Halata tutundum.
Avuçlarım ip yüzünden yanıyordu.
Derin bir nefes alıp bütün gücümle yukarı tırmandım.
Tam zirveye ulaştığım sırada elim hafifçe kaydı.
Bir an dengemi kaybettim.
Kalbim ağzıma geldi.
Ama son anda halatı tekrar kavradım.
Aşağı indiğimde nefes nefeseydim.
Karşımda yine Oğuzhan vardı.
"İsmin?"
Bir an duraksadım.
"Asena Kara."
"Kaç saniyede çıktığını biliyor musun?"
"Hayır komutanım."
"Kırk üç."
Şaşırdım.
Demek sürelerimizi tek tek takip ediyordu.
"Otuz sekize düşürebilirsin."
İlk defa sesinde eleştiriden başka bir şey vardı.
Bu bir övgü değildi.
Ama bir beklentiydi.
Başımı salladım.
"Emredersiniz."
O ise arkasını dönüp diğer askerlere yöneldi.
Elif yanıma geldi.
"Az önce seni mi övdü?"
"Bence hayır."
"Bence etti."
Ben emin değildim.
...
Öğle molasında yemekhaneye geçtiğimizde herkes yorgunluktan konuşacak hâlde değildi.
Metal tepsimi alıp boş bir masaya oturdum.
Bir lokma aldıktan sonra karşımdaki sandalyeye biri oturdu.
Başımı kaldırdım.
Elif.
"İlk gün için fena değilsin."
"Sen de."
Bir süre sessizce yemek yedik.
Sonra Elif eğilip alçak sesle konuştu.
"Yüzbaşının hiç gülümsediğini gören var mı?"
"Sanmıyorum."
"Ben de."
İkimiz de istemsizce güldük.
Tam o anda yemekhanenin kapısı açıldı.
İçeri Oğuzhan Akay girdi.
Bir anda bütün sesler kesildi.
Kimse konuşmuyordu.
O, her zamanki sakin adımlarıyla ilerledi.
Yemeğini aldı.
Salonun en köşesindeki boş masaya tek başına oturdu.
Ne telefonuyla ilgilendi.
Ne etrafına baktı.
Sadece sessizce yemeğini yemeye başladı.
Onu izlerken aklımdan tek bir düşünce geçti.
"Bu adam neden kendini herkesten bu kadar uzak tutuyor?"
Bunun cevabını henüz bilmiyordum.
Ama öğrenecektim.
Ve öğrendiğim gün, ona ilk baktığım zamanki kadar soğuk olmadığını da anlayacaktım.
Fakat o gün gelmeden önce...
İkimizin de geçmesi gereken çok daha büyük sınavlar vardı.
