İçeriğe geç

Son Emir

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Son Emir

Bölüm 1

Emir

Yağmurun sesi çocukluğumdan beri bana hep aynı şeyi hatırlatırdı.

Sessizliği.

İnsanların konuşmayı bıraktığı, sadece kendi düşüncelerini duyabildiği o ağır sessizliği...

Çocukken odamın penceresinin önüne oturur, saatlerce yağmuru izlerdim. Babam her seferinde yanıma gelir, başımı okşar ve aynı cümleyi söylerdi.

"Bir asker yağmurdan kaçmaz, Asena."

O zamanlar bunun ne anlama geldiğini anlamazdım.

Ben sadece ıslanmayı seven küçük bir çocuktum.

Babam ise üniformasını çıkarıp bile asker gibi yürüyen bir adamdı.

Evde bile...

Sofrada bile...

Gülümserken bile...

Disiplinden ödün vermezdi.

Belki de bu yüzden çocukluğum oyun parklarında değil, nizamiye kapılarında geçti.

Kışla kokusunu parfüm kokusundan daha önce tanıdım.

Silah sesini düğün müziğinden daha önce duydum.

Ve "vatan" kelimesinin ne kadar ağır olduğunu daha ilkokula başlamadan öğrendim.

Annem bazen bunun normal olmadığını söylerdi.

"Biraz çocuk olmasına izin ver."

Babam ise sadece başını sallardı.

"O zaten bir gün üniforma giyecek."

Haklı çıktı.

Şimdi yirmi üç yaşındaydım.

Ve aynanın karşısında kendi üniformamın düğmelerini iliklerken, yıllar önce babamın söylediği cümle kulaklarımda yankılanıyordu.

"Üniformayı giydiğin an sadece kendini değil, taşıdığın sorumluluğu da omuzlarına alırsın."

Derin bir nefes aldım.

Omzumdaki rütbeye baktım.

Teğmen.

Bu rütbeyi almak kolay olmamıştı.

Sayısız eğitim...

Uykusuz geceler...

Bitmek bilmeyen koşular...

Pes etmek istediğim günler...

Ama hiçbirinde vazgeçmemiştim.

Çünkü bu meslek benim çocukluk hayalim değildi.

Bu, benim seçtiğim hayattı.

Dolabın kapağını kapattım.

Koğuş sessizdi.

Henüz siren çalmamıştı.

Yatağını toplamaya çalışan birkaç kişi dışında herkes uyuyordu.

Botlarımı giyip bağcıklarını sıkarken derin bir nefes verdim.

Bugün farklı bir gündü.

Son birkaç haftadır herkes aynı şeyi konuşuyordu.

Yeni birlik komutanı...

Operasyonlardan yeni dönmüş genç bir yüzbaşı...

Disipliniyle tanınan biri...

Kimileri onun çok sert olduğunu söylüyordu.

Kimileri ise tek başına timini ölümden kurtardığını anlatıyordu.

Askeriyede söylentiler hiçbir zaman bitmezdi.

Ben de çoğuna inanmazdım.

Ta ki...

Kapı açılana kadar.

Koğuş nöbetçisi içeri girdi.

"İçtimaya beş dakika!"

Ses öyle yüksekti ki uyuyanlar bir anda doğruldu.

Birkaç dakika içinde herkes hazırlanmıştı.

Soğuk hava yüzüme çarptığında istemsizce omuzlarımı dikleştirdim.

Henüz güneş doğmamıştı.

Gökyüzü koyu griydi.

Avlunun beton zemini gece yağan yağmur nedeniyle hâlâ ıslaktı.

Tek sıra hâlinde dizildik.

Kimse konuşmuyordu.

Sadece botların zemine vurduğu sesler duyuluyordu.

Dakikalar geçmek bilmiyordu.

Tam o sırada nizamiye tarafındaki büyük demir kapı açıldı.

Bütün bakışlar aynı yöne döndü.

İlk önce siyah botlar göründü.

Ardından kusursuz ütülenmiş kamuflaj.

Sonra omuzundaki rütbe...

Yüzbaşı.

Adam ağır ama emin adımlarla yürüyordu.

Ne hızlı...

Ne yavaş...

Her adımı ölçülmüş gibiydi.

Sanki bütün avlu onun ritmine göre sessizleşmişti.

Yaklaştıkça yüzünü seçebiliyordum.

Beklediğimden daha gençti.

En fazla yirmi beş yaşında olmalıydı.

Kısa kesilmiş koyu renk saçları, keskin çene hattı ve tek bir duygu bile göstermeyen yüz ifadesi...

Etrafına bakıyordu ama kimseye gerçekten bakmıyormuş gibiydi.

Yanındaki binbaşı kısa bir konuşma yaptıktan sonra geri çekildi.

Artık bütün avlunun dikkati tek bir kişideydi.

Yüzbaşı birkaç saniye konuşmadan bizi süzdü.

O birkaç saniye, nedense dakikalar gibi hissettirdi.

Sonunda derin ama sakin bir ses duyuldu.

"Ben Yüzbaşı Oğuzhan Akay."

Sesi bağırmıyordu.

Ama bağırmasına gerek de yoktu.

Herkes onu en arka sıradan bile net duyuyordu.

"Burada hata yapabilirsiniz."

Kısa bir duraksama oldu.

"Ama aynı hatayı ikinci kez yapamazsınız."

Kimse kıpırdamıyordu.

"Görev sırasında bahane dinlemem."

Bakışları sıra sıra üzerimizde dolaşmaya başladı.

Sanki sadece yüzümüze değil...

Düşüncelerimizin içine bakıyordu.

Benim bulunduğum sıraya geldiğinde istemsizce nefesimi tuttum.

Göz göze geldik.

Sadece iki saniye...

Belki daha az.

Ama nedense gözlerimi ondan çeviremedim.

Kaşlarından biri hafifçe kalktı.

"Dik dur, Teğmen."

Sesi sakindi.

Ama emirdi.

Omuzlarımı biraz daha geriye attım.

"Emredersiniz komutanım."

Başını çok hafif salladı.

Sonra hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti.

İçimde garip bir his oluşmuştu.

Onu ilk kez görüyordum.

Ama sanki bu adamın hayatımı değiştireceğini henüz anlamadığım bir şekilde hissediyordum.

Ve o an bunun sadece ilk karşılaşmamız olduğunu bilmiyordum...

Bölüm sonu

1 yorum