BÖLÜM 4
Adalar’a giden vapurun camları yağmurla buğulanmıştı.
Deva, cam kenarındaki koltukta oturuyor, telefon ekranındaki konuma bakıyordu. Mavi nokta, denizin ortasında ağır ağır ilerliyordu. Her dakika onları Lara’nın öldüğü eve biraz daha yaklaştırıyordu.
Lara.
Mira.
Gökbey.
Beyaz zarflar.
Kanlı yüzük.
Her şey birbirine bağlanıyordu ama düğüm hâlâ görünmüyordu. Deva bir cinayet bulmacasının ortasındaydı; fakat bu bulmacada eksik parçalar yoktu sadece. Bazı parçalar bilerek ters çevrilmişti.
Fatih karşısında oturuyordu. Üzerinde koyu renk paltosu vardı. Bir eli dizindeki dosyanın üstünde, diğer eli telefonundaydı. Komiser Selim’le mesajlaştığını tahmin etmek zor değildi.
“Polis bizden önce eve ulaşacak mı?” diye sordu Deva.
Fatih başını kaldırdı.
“Komiser Selim ekibini gönderdi. Ama hava yüzünden gecikmiş olabilirler.”
“Yani eve önce biz gidebiliriz.”
“Evet.”
“Bu iyi mi kötü mü?”
Fatih kısa bir süre sustu.
“Bu durumda hiçbir şey iyi değil.”
Deva hafifçe güldü. Gülüşünde neşe yoktu.
“Çok motive edicisiniz.”
“Yalan söylememi mi tercih ederdiniz?”
“Hayır,” dedi Deva. “Ama bazen insan gerçeğin biraz daha yumuşak söylenmesini istiyor.”
Fatih’in bakışları kısa bir an onun yüzünde kaldı.
“Bunu size kimse uzun zamandır yapmamış gibi konuşuyorsunuz.”
Deva cevap vermedi.
Vapurun içinde birkaç yolcu vardı. Yaşlı bir adam gazete okuyordu. İki genç kız kulaklıklarını paylaşmış, sessizce gülüşüyordu. Bir anne, çocuğunun montunun fermuarını çekiyordu. Herkesin hayatı kendi küçük telaşında akıyordu.
Deva ise telefonunda Mira’nın ses kaydını tekrar açmamak için kendini tutuyordu.
“Deva… Eğer bunu dinliyorsan, sakın Gökbey’e inanma. Çünkü o gece Lara yalnız değildi.”
O gece.
Hangi gece?
Lara’nın öldüğü gece mi?
Mira, Lara’yı tanıyor muydu?
Yoksa Lara ölmeden önce Mira’yı aradığında ona bir şey mi anlatmıştı?
Fatih dosyayı açtı. İçinden Lara’nın ölüm raporunun fotokopisini çıkardı.
“Bunu yeniden okumak ister misiniz?”
Deva kâğıda baktı.
“Hayır.”
Fatih dosyayı kapatacakken Deva elini uzattı.
“Aslında verin.”
Fatih kâğıdı ona verdi.
Deva raporu okumaya başladı. Resmî dil soğuktu. Bir insanın ölümü, birkaç satırın içine sığdırılmıştı. Bulunduğu yer: Adalar’da aileye ait yazlık ev. Ölüm şekli: yüksek doz ilaç ve alkol. İlk değerlendirme: intihar. Dış müdahale bulgusuna rastlanmadı.
Deva kaşlarını çattı.
“Dış müdahale bulgusuna rastlanmadı,” diye okudu.
Fatih başını salladı.
“Dosya bu cümleyle kapandı.”
“Peki Lara’nın ailesi neden intihara inanmadı?”
“Çünkü Lara ölümünden bir hafta önce abisine bir mesaj atmış.”
“Ne yazmış?”
Fatih’in yüzü karardı.
“‘Eğer bana bir şey olursa, onun güzel konuşmasına inanma.’”
Deva’nın parmakları raporun kenarını sıktı.
“Gökbey.”
“Muhtemelen.”
“Muhtemelen mi?”
“Mesajda isim yoktu.”
Deva camdan dışarı baktı. Deniz koyu griydi. Vapur suyu yara yara ilerlerken, İstanbul arka tarafta silikleşiyordu.
“Güzel konuşan erkekler,” dedi Deva alçak sesle. “Kadınların sezgilerini en çok onlar kirletir.”
Fatih kaşlarını hafifçe çattı.
“Ne demek istiyorsunuz?”
“Bir erkek kabaysa, bağırıyorsa, tehdit ediyorsa tehlike görünür olur. Ama Gökbey gibi biri… O başka. Sözcükleri kadife gibi kullanır. Önce seni özel hissettirir. Sonra yalnız. Sonra suçlu. En sonunda da kendinden şüphe ettirir.”
Fatih onu dikkatle dinliyordu.
“Bunu Mira’da mı gördünüz?”
Deva başını iki yana salladı.
“Mira’da gördüm. Lara’nın raporunda okuyorum. Ve…”
Cümlesi yarım kaldı.
Fatih tamamlamadı bu kez. Bekledi.
Deva gözlerini kapattı. Gökbey’in Nişantaşı’ndaki apartmanın önünde söylediği cümle kulağına yeniden geldi.
“Benden korktuğunu söyleyebilirsin Deva. Ama beni merak ettiğini inkâr edemezsin.”
Midesi bulandı.
“Ve bende denediğini hissediyorum,” dedi sonunda.
Fatih’in yüzü sertleşti.
“Sizi manipüle etmeye çalışıyor.”
“Hayır,” dedi Deva. “Daha kötüsü. Beni kendi hikâyesinin içine çekmeye çalışıyor.”
“Çekemeyecek.”
Deva ona baktı.
Fatih’in sesi o kadar netti ki bir anlığına vapurun uğultusu bile arka plana çekildi.
“Bunu nereden biliyorsunuz?” diye sordu.
Fatih gözlerini ondan kaçırmadı.
“Çünkü bu kez yalnız değilsiniz.”
Deva, o cümleyi duymak istemediğini düşündü.
Çünkü böyle cümleler tehlikeliydi.
İnsanın içine umut gibi yerleşir, sonra onu oradan söküp çıkarmak zor olurdu.
Adaya indiklerinde yağmur ince ince devam ediyordu.
Sokaklar ıssızdı. Yaz kalabalığı yoktu. Fayton seslerinin yerini elektrikli araçların uzak uğultusu almıştı. Islak begonviller duvarlardan sarkıyor, eski köşklerin camları gri gökyüzünü yansıtıyordu.
Lara’nın öldüğü ev, adanın daha sakin tarafında, denize bakan yokuşun sonunda yer alıyordu.
Beyaz boyalı, iki katlı, eski bir yazlıktı.
Bahçe kapısının demirleri paslanmıştı. İçeride limon ağacı, yağmurla ağırlaşmış dallarını yere eğmişti. Evin panjurları kapalıydı. Ama üst kattaki sağ pencerenin perdesi hafifçe aralıktı.
Deva durdu.
“Orada biri var mı?”
Fatih pencereye baktı.
“Perde hareket ediyor olabilir. Rüzgâr var.”
Deva ona döndü.
“Bana biraz önce hiçbir şey iyi değil diyen adam şimdi perdeye rüzgâr mı diyor?”
Fatih kapının kilidine eğildi.
“Sizi sakin tutmaya çalışıyorum.”
“Başarısızsınız.”
Fatih cebinden eldiven çıkardı.
Deva kaşlarını kaldırdı.
“Avukatların yanında hep eldiven mi olur?”
“Hayır. Fakat bu sabah bir cinayet evine geleceğimi biliyordum.”
“Ne kadar romantik.”
Fatih kısa bir an ona baktı. Dudaklarının kenarı neredeyse gülümseyecekti ama kendini tuttu.
Bahçe kapısı kilitli değildi.
Bu ikisine de aynı şeyi düşündürdü.
Biri onları bekliyordu.
Eve doğru yürüdüler. Tahta basamaklar ayaklarının altında gıcırdadı. Fatih ana kapının önünde durdu. Deva çantasından Mira’nın yazlık anahtarını çıkardı.
Ucundaki mor kurdele yağmurdan hafifçe ıslanmıştı.
“Bu anahtar Mira’nın Adalar’daki evine ait değil miydi?” dedi Fatih.
“Öyle sanıyordum.”
“Peki neden Lara’nın evinin kapısını açsın?”
Deva anahtarı kilide yaklaştırdı.
“Belki de biri bizim bunu öğrenmemizi istedi.”
Anahtar kilide girdi.
Döndü.
Kapı açıldı.
İçeriden soğuk, kapalı kalmış bir ev kokusu geldi. Rutubet, eski ahşap, toz ve çok hafif bir parfüm.
Deva o kokuyu tanıdı.
Gökbey’in parfümü.
Ağır, odunsu, boğucu.
Fatih de fark etmişti.
“Gökbey buradaymış .”
Deva içeri adım attı.
“Ya da biri onun burada olduğunu düşünmemizi istiyor.”
Giriş holünde eski bir ayna vardı. Aynanın kenarları kararmış, camı yer yer lekelenmişti. Deva aynadan kendi yansımasına baktı. Yorgundu. Gözlerinin altında gölgeler vardı. Ama korkmuş görünmüyordu.
Henüz.
Salon genişti. Üzerleri beyaz örtülerle kapatılmış koltuklar, duvarda solmuş aile fotoğrafları, köşede eski bir piyano, pencere önünde büyük ahşap masa.
Deva masayı görünce durdu.
Telefonuna gelen fotoğraftaki masa buydu.
Kenarında kazınmış L harfi hâlâ duruyordu.
Masanın üzerinde beyaz bir zarf vardı.
Fatih hızla kolunu Deva’nın önüne uzattı.
“Durun.”
Deva bu kez itiraz etmedi.
Fatih önce odanın fotoğraflarını çekti. Sonra zarfın yanına yaklaştı. Zarfın üzerinde yine Deva’nın adı vardı.
Ama bu kez soyadı yazılmamıştı.
Sadece:
Deva.
Bu samimiyet, önceki tehditlerden daha rahatsız ediciydi.
Fatih zarfı eldivenli eliyle açtı.
İçinden küçük bir fotoğraf çıktı.
Fotoğrafta Lara Somer vardı. Aynı evin salonunda, aynı masanın yanında oturuyordu. Ama yalnız değildi. Fotoğrafın sağ tarafı kesilmişti. Lara’nın yanında biri vardı fakat sadece bir erkek elinin yarısı görünüyordu.
Erkeğin parmağında koyu renk taşlı bir yüzük vardı.
Fatih fotoğrafa dikkatle baktı.
“Gökbey böyle bir yüzük takıyor mu?”
“Hayır,” dedi Deva. “Hiç görmedim.”
“Emin misiniz?”
“Gökbey kendini izletmeyi seven bir adam. Ellerini saklamaz.”
Fatih bu cevabı not eder gibi zihnine yazdı.
Fotoğrafın arkasında bir cümle vardı.
“O gece herkes onu yalnız sandı.”
Deva boğazındaki düğümü yuttu.
“Mira da aynı şeyi söyledi.”
Fatih başını salladı.
“O gece Lara yalnız değildi.”
Salonun sessizliği kalınlaştı.
Deva masaya dokunmadan yaklaştı. Ahşabın üzerindeki çizikler, yılların izleri, kenardaki L harfi… Her şey ölü bir kadının geride bıraktığı sessiz tanıklık gibiydi.
“Lara buraya kendi isteğiyle mi geldi?” diye sordu.
Fatih cevap vermedi.
Deva devam etti.
“İntihar edeceğini düşünen biri neden önce avukata ulaşmaya çalışsın? Neden abisine ima dolu mesaj atsın? Neden Mira’yı arasın?”
“Belki yardım istemek için.”
“Ya da bir şeyi anlatmak için.”
O sırada üst kattan bir ses geldi.
Tahta döşemelerin gıcırtısı.
İkisi de aynı anda yukarı baktı.
Fatih sessizce elini kaldırdı. Deva’ya geride durmasını işaret etti.
Deva fısıldadı.
“Polis mi?”
Fatih başını iki yana salladı.
“Polis geldiğinde bu kadar sessiz olmaz.”
Üst kattan ikinci bir ses geldi.
Bu kez daha netti.
Bir kapı yavaşça kapanmıştı.
Fatih merdivene yöneldi.
Deva arkasından geldi.
“Burada kalın,” dedi Fatih.
“Bu cümleye gerçekten hâlâ inanıyor musunuz?”
Fatih döndü. Gözleri sertti.
“Şu anda inatlaşmanın zamanı değil.”
“Ben de zaten inatlaşmıyorum,” dedi Deva. “Tanık oluyorum.”
“Tanık ölürse ifade veremez.”
“Avukat şakalarınız berbat.”
Fatih bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti.
Merdivenleri yavaşça çıktılar. Evin üst katı daha karanlıktı. Koridorun sonunda bir pencere vardı. Perdesi açık kalmış, yağmur damlaları camdan aşağı doğru süzülüyordu.
Sağ tarafta üç kapı vardı.
İlk kapı boş bir yatak odasına açılıyordu. Eski demir karyola, kapalı gardırop, yere düşmüş sararmış bir dantel örtü.
İkinci kapı banyoydu. Lavabonun üzerinde kırık bir ayna, küvette pas lekeleri.
Üçüncü kapı kapalıydı.
Kapının altından ışık sızıyordu.
Fatih kolunu yeniden Deva’nın önüne koydu.
Sonra kapıyı yavaşça itti.
Oda küçüktü.
Bir çalışma odası gibi düzenlenmişti. Duvarlarda eski kitaplıklar, ortada küçük bir masa, masanın üzerinde açık bir dizüstü bilgisayar vardı.
Bilgisayarın ekranı yanıyordu.
Ekranda bir video dosyası açıktı.
Başlığı:
LARA_GECE_KAYIT_03
Deva’nın kalbi hızlandı.
“Bunu kim açtı?” diye fısıldadı.
Fatih odaya dikkatle baktı.
“Birkaç dakika önce biri buradaydı.”
“Yani hâlâ evde olabilir.”
Fatih cevap vermedi.
Bilgisayara yaklaştı. Eldivenli eliyle oynat tuşuna dokundu. Video başladı.
Görüntü titriyordu. Sanki kamera bir yere gizlenmişti.
Ekranda Lara göründü.
Bu evin salonundaydı.
Geceydi.
Lara ağlıyordu.
Karşısında biri vardı ama kamera açısına girmiyordu.
Lara’nın sesi boğuk çıktı.
“Ben bunu saklamayacağım.”
Karşıdaki erkek sesi duyuldu.
Ses bozulmuştu. Net değildi.
“Sen ne gördüğünü bile bilmiyorsun.”
Lara başını iki yana salladı.
“Hayır. Bu kez biliyorum. Mira’yı da uyaracağım.”
Deva’nın nefesi kesildi.
Mira.
Lara, üç yıl önce Mira’yı mı uyaracaktı?
Videodaki erkek yaklaştı. Sadece eli göründü.
Parmağında koyu renk taşlı yüzük vardı.
Fatih ve Deva aynı anda ekrana eğildi.
Erkek konuştu.
“Sen hep yanlış kadınları uyarmaya çalıştın, Lara.”
Lara geri çekildi.
“Gökbey bunu öğrenirse—”
Video aniden dondu.
Ekran karardı.
Sonra beyaz yazılar belirdi.
“BİRİNCİ YALAN: GÖKBEY ONU ÖLDÜRMEDİ.”
Deva dondu.
Fatih hemen videoyu geri almaya çalıştı. Ama dosya kapanmıştı. Ekranda yeni bir pencere açıldı.
Şifre isteyen siyah bir kutu.
Altında tek cümle:
“İKİNCİ YALANI BULMAK İÇİN MİRA’NIN SAKLADIĞI ŞEYİ AÇ.”
Deva’nın elleri buz kesti.
“Bu ne demek?”
Fatih cevap vermedi. Bilgisayarın çevresine baktı. Masanın üzerinde küçük bir not defteri vardı. Sayfaları boş görünüyordu. Ama Fatih defteri ışığa tutunca son sayfada bastırılmış harf izleri belirdi.
Deva yaklaştı.
“Kalem izi.”
Fatih masada duran kurşun kalemi aldı. Sayfayı hafifçe karaladı. Yavaş yavaş kelimeler ortaya çıktı.
Mira biliyor.
Ama Mira hatırlamıyor.
Deva’ya söyleme.
Çünkü Deva onu çözer.
Deva’nın başı döndü.
“Bunu Lara mı yazmış?”
Fatih sayfaya baktı.
“Bilmiyorum.”
“Nasıl yani Mira biliyor ama hatırlamıyor?”
“Travma,” dedi Fatih. “Bastırılmış anı olabilir.”
Deva başını iki yana salladı.
“Hayır. Bu kadar basit değil.”
O an koridordan bir gıcırtı geldi.
Biri koştu.
Fatih hızla dışarı fırladı.
Deva arkasından çıktı.
Koridorun sonunda siyah giyimli bir siluet merdivenlere yönelmişti. Yüzü görünmüyordu. Başında kapüşon vardı.
Fatih bağırdı.
“Dur!”
Siluet merdivenlerden indi.
Fatih peşinden koştu.
Deva da arkasından indi. Alt kata geldiklerinde salonun kapısı açıktı. Bahçe kapısı rüzgârla çarpıyordu. Dışarı çıktılar.
Yağmur hızlanmıştı.
Bahçede kimse yoktu.
Fatih limon ağacının yanına kadar koştu. Deva kapının önünde durdu. Nefes nefeseydi. Gözleri bahçeyi taradı.
Sonra yerde bir şey gördü.
Çamurun içinde küçük bir metal nesne.
Eğildi.
Bu bir kol düğmesiydi.
Gümüş renkliydi.
Üzerinde iç içe geçmiş iki harf vardı.
F.F.
Deva’nın eli havada kaldı.
Fatih Feryal.
Fatih yanına geldiğinde Deva hâlâ kol düğmesine bakıyordu.
“Ne buldunuz?”
Deva yavaşça ona döndü.
Kol düğmesini avucunda tuttu.
Fatih’in yüzündeki ifade değişti.
“Bu benim değil.”
Deva ona baktı.
“Üzerinde sizin baş harfleriniz var.”
Fatih’in sesi sertleşti.
“Ben kol düğmesi takmam.”
Deva istemsizce onun gömlek kollarına baktı. Gerçekten de manşetleri düğmeliydi. Kol düğmesi yoktu.
Ama bu hiçbir şeyi tamamen temizlemiyordu.
Çünkü biri ya Fatih’i tuzağa düşürüyordu…
Ya da Fatih, en başından beri düşündüğünden daha iyi yalan söylüyordu.
O sırada dışarıdan polis sireni duyuldu.
Komiser Selim’in ekibi nihayet gelmişti.
Fatih, Deva’nın elindeki kol düğmesine baktı.
“Bu delili hemen polise verin.”
Deva gözlerini ondan ayırmadı.
“Bunu zaten yapacağım.”
Fatih bir şey söylemedi.
Aralarında ilk kez sessizlik güven değil, şüphe gibi durdu.
Polis evi sardığında, her şey daha da karmaşık hale geldi.
Komiser Selim üst kattaki bilgisayarı incelemeye aldı. Fakat ekip açmaya çalıştığında video dosyası silinmişti.
“Nasıl silinir?” dedi Deva.
Teknik polis ekrana bakıyordu.
“Uzaktan erişim olabilir. Ya da zaman ayarlı bir sistem.”
Komiser Selim, Fatih’e döndü.
“Bu eve sizden önce kim girdi?”
Fatih sakin görünmeye çalışıyordu.
“Bilmiyoruz. Biz geldiğimizde kapı kilitliydi ama anahtar bizdeydi.”
Komiserin bakışı Deva’ya kaydı.
“Size gönderilen anahtar.”
“Evet.”
“Ve evde size özel hazırlanmış zarf, video, not ve avukat beyin baş harflerini taşıyan bir kol düğmesi buldunuz.”
Deva başını salladı.
Komiser Selim kuru bir gülüş attı.
“Harika. Katil bize tiyatro oynatıyor.”
Deva salonun ortasında durdu. Beyaz örtülerle kaplı koltuklara, piyano üzerindeki toza, masadaki zarfın alındığı boşluğa baktı.
“Hayır,” dedi.
Komiser ona döndü.
“Ne hayır?”
“Bu tiyatro değil.”
“Peki ne?”
Deva’nın gözleri Lara’nın fotoğrafının bulunduğu delil poşetine kaydı.
“Bu yeniden sahneleme.”
Fatih ona baktı.
Deva devam etti.
“Biri üç yıl önceki geceyi tekrar kuruyor. Aynı ev. Aynı masa. Aynı sırlar. Ama bu kez izleyiciler biziz.”
Komiser Selim’in yüzü ciddileşti.
“Peki oyuncular kim?”
Deva derin bir nefes aldı.
“Lara öldü. Mira kayıp. Gökbey hedef gibi gösteriliyor. Fatih tuzağa çekiliyor. Ben…”
Sustu.
Fatih tamamladı.
“Siz hedefsiniz.”
Deva ona bakmadı.
Çünkü bunu ondan duymak istemiyordu.
Ama gerçek buydu.
Katil, Gökbey’i saklamıyor olabilirdi.
Katil, Fatih’i suçlamaya çalışıyor olabilirdi.
Ama Deva’yı çağırıyordu.
Her defasında.
Her ipucunda.
Her telefonunda.
Her beyaz zarfında.
Deva’yı olayların merkezine değil, kendi zihninin içine çekiyordu.
Akşam üzeri adadan dönmek için iskeleye indiklerinde yağmur durmuştu.
Gökyüzü koyu maviye dönüyordu. Deniz kararmış, vapur ışıkları uzaktan küçük sarı noktalar gibi görünmüştü.
Deva iskelede beklerken Fatih birkaç adım geride telefonda konuşuyordu. Komiser Selim’le tartışıyor gibiydi.
Deva telefonunu çıkardı.
Mira’nın fotoğrafına baktı.
Kuzeni gülümsüyordu.
Hayatta mıydı?
Korkuyor muydu?
Bir yerde kilitli miydi?
Yoksa bütün bu mesajlar, Deva’yı Mira’nın çoktan öldüğü gerçeğine hazırlamak için miydi?
Telefonu titredi.
Deva’nın kalbi istemsizce hızlandı.
Bilinmeyen numara.
Bu kez mesaj kısaydı.
“Avukatına güvenme.”
Deva yavaşça Fatih’e baktı.
Fatih hâlâ telefonla konuşuyordu. Yüzü sertti. Ciddi, yorgun, öfkeli.
Bir an için Deva onun gerçekten masum olduğuna inanmak istedi.
Sonra ikinci mesaj geldi.
“Gökbey seni istedi. Fatih seni seçti. Ben ise seni tanıdım.”
Deva’nın parmakları uyuştu.
Üçüncü mesaj daha geldi.
Bu kez bir fotoğraftı.
Fotoğrafta Deva’nın bugün vapurda çekilmiş görüntüsü vardı. Cam kenarında oturuyordu. Karşısında Fatih vardı.
Fotoğrafın üzerine kırmızıyla bir daire çizilmişti.
Dairenin içinde Deva’nın yüzü vardı.
Altında şu yazıyordu:
“Hangisinin katil olduğunu merak ediyorsun.
Ama asıl soru şu:
Hangisi seni öldürmeden önce sevecek?”
Deva’nın nefesi kesildi.
Tam o anda Fatih konuşmasını bitirip ona döndü.
“Ne oldu?”
Deva telefonu kapattı.
“Hiç.”
Fatih bunu yutmadı.
Ama sormadı.
Vapur iskeleye yanaşırken Deva denize baktı. Karanlık su, bütün cevapları içine alıp saklıyor gibiydi.
Ve ilk kez şunu düşündü:
Belki de katil, Deva’nın korkmasını istemiyordu.
Belki de katil, Deva’nın iki adam arasında seçim yapmasını istiyordu.
Gökbey.
Fatih.
Ve gölgede bekleyen üçüncü biri.
Vapurun kapısı açıldı.
Deva adımını attı.
O anda kalabalığın içinden bir kadın sesi duydu.
Çok zayıf.
Çok tanıdık.
“Deva…”
Deva dondu.
Başını çevirdi.
İskele kalabalığının sonunda, siyah kapüşonlu bir kadın ona bakıyordu.
Yüzünün yarısı gölgedeydi.
Ama Deva o gözleri tanıdı.
“Mira?” diye fısıldadı.
Kadın bir adım geri çekildi.
Sonra kalabalığın arasına karışıp kayboldu.
Deva koşmaya başladı.
Fatih arkasından seslendi.
“Deva!”
Ama Deva onu duymadı.
Çünkü Mira yaşıyordu.
Ya da biri, Deva’nın aklını tamamen parçalamak için Mira’nın yüzünü kullanıyordu.