BÖLÜM 3
Deva , bazı ölümlerin ceset bulunmadan da başladığını o sabah anladı.
Galata’daki hukuk bürosunun penceresinden dışarı baktığında, İstanbul ağır ağır uyanıyordu. Gökyüzü griydi. Martılar, Haliç’in üzerinde birbirini kovalıyor; vapur düdükleri sabahın sisine karışıyordu. Normal bir sabah gibi görünüyordu her şey.
Oysa Deva’nın elinde üç yıl önce ölmüş bir kadının haberi vardı.
Lara Somer.
Gökbey’in eski sevgilisi.
Adalar’da ölü bulunmuştu.
Dosya intihar diye kapatılmıştı.
Ve Lara, ölmeden önce son kez Mira’yı aramıştı.
Deva gazeteye bir daha baktı. Lara’nın fotoğrafındaki kadın gülümsüyordu. Gençti. Güzel değil, güzelliğinin farkında olmayan bir yüzü vardı. Boynundaki ince zincirli kolye ise Deva’nın zihnine çivi gibi çakılmıştı.
Aynısından Mira’da vardı.
“Bu kolye…” dedi Deva.
Fatih masanın karşısında duruyordu. Kravatını gevşetmiş, gömleğinin kollarını dirseğine kadar kıvırmıştı. Gece boyu uyumamış bir adamın yorgunluğu yüzündeydi ama gözleri hâlâ keskin, hâlâ tetikteydi.
“Ne olmuş?” diye sordu.
“Mira’da da vardı.”
Fatih’in bakışı değişti.
“Emin misiniz?”
“Evet. Hatta Gökbey almıştı. Nişan hediyesi değil, ondan önce. Mira bana ‘Gökbey çok zarif şeyler seçiyor’ demişti.”
Deva’nın sesi acılaştı.
“O zaman bunun zarafet olmadığını bilmiyorduk.”
Fatih dosyadaki bir sayfayı çevirdi.
“Lara’nın ailesi de bu kolyenin Gökbey tarafından alındığını söylemiş.”
Deva yavaşça başını kaldırdı.
“Yani aynı kolyeyi iki kadına da aldı.”
“Öyle görünüyor.”
“Bu romantik bir tekrar değil,” dedi Deva. “Bu işaretleme.”
Fatih ona baktı.
“İşaretleme?”
“Bazı takıntılı kişiler sevdiklerini düşündükleri insanları birbirinin yerine koyar. Aynı eşya, aynı parfüm, aynı sözler… Kendi kafasında kadınları tek bir ideale sıkıştırır. Kadın değişir ama senaryo değişmez.”
Fatih, Deva’nın yüzünü inceledi.
“Sizce Lara, Mira’nın önceki versiyonu muydu?”
Deva cevap vermeden önce birkaç saniye düşündü.
“Hayır,” dedi sonunda. “Bence Mira, Lara’nın yerine kondu. Ama ben…”
Cümlesini tamamlamadı.
Fatih tamamladı.
“Siz başka bir yerdesiniz.”
Deva’nın gözleri onun gözlerine değdi. O temas kısa sürdü ama fazla şey söyledi. Fatih, Deva’nın kaçtığı fikri görmüştü.
Gökbey’in asıl saplantısı Mira olmayabilirdi.
Lara da olmayabilirdi.
Mira sadece bir kapıydı.
Lara eski bir prova.
Deva ise hedef.
Bu düşünce midesine soğuk bir taş gibi oturdu.
Tam o sırada Fatih’in telefonu çaldı.
Ekrana baktı. Yüzü sertleşti.
“Kim?” diye sordu Deva.
“Komiser Selim.”
Telefonu açtı.
“Evet komiserim.”
Deva, Fatih’in yüzündeki en küçük değişimi bile takip etti. Adam önce dikkatle dinledi. Sonra gözleri kısa bir an Deva’ya kaydı.
“Ne zaman bulundu?”
Deva’nın içi daraldı.
Fatih ayağa kalktı.
“Tamam. Geliyoruz.”
Telefonu kapattı.
“Ne olmuş?” diye sordu Deva.
Fatih birkaç saniye cevap vermedi.
Bu suskunluk artık Deva’yı öfkelendiriyordu.
“Fatih Bey.”
“Gökbey’in Nişantaşı’ndaki evinde arama yapılmış.”
“Ve?”
Fatih, masanın üzerinden ceketini aldı.
“Mira’nın nişan yüzüğü bulunmuş.”
Deva’nın nefesi kesildi.
Fatih devam etti.
“Kanlı.”
Nişantaşı’na vardıklarında sokağın başı polis arabalarıyla kapatılmıştı.
Gökbey Güzin’in evi, eski ama restore edilmiş zarif bir apartmanın üçüncü katındaydı. Dışarıdan bakıldığında para, zevk ve düzen kokan bir binaydı. Demir kapının iki yanında simetrik saksılar, girişte mermer zemin, duvarlarda sarı ışık veren aplikler vardı.
Her şey fazla düzgündü.
Deva bu tür düzenlerden hoşlanmazdı.
İnsana saklayacak şeylerin iyi paketlendiğini düşündürürdü.
Komiser Selim merdiven başında onları karşıladı. Kırklı yaşlarında, yorgun yüzlü, gözleri fazla görmüş bir adamdı. Deva’yı baştan ayağa süzdü.
“Siz Deva Dümen misiniz?”
“Evet.”
“Burada bulunmanız doğru mu emin değilim.”
Fatih araya girdi.
“Komiserim, Mira Hanım kaybolmadan önce Deva Hanım’a doğrudan mesaj bırakmış. Ayrıca tehditlerin hedefi artık kendisi.”
Komiser Selim, Fatih’e kısa bir bakış attı.
“Siz de her zamanki gibi olay yerinde avukatlığı dedektiflikle karıştırıyorsunuz.”
Fatih soğukkanlıydı.
“Ben sadece müvekkilimin güvenliğini önemsiyorum.”
Deva kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Müvekkiliniz miyim?”
Fatih ona bakmadan cevap verdi.
“Şu andan itibaren evet.”
Deva normalde buna itiraz ederdi. Ama o an itiraz edecek enerjisi yoktu. Çünkü apartman kapısının içinden Gökbey Güzin çıkmıştı.
Deva onu görür görmez midesi kasıldı.
Gökbey, lacivert bir gömlek ve koyu renk pantolon giymişti. Saçları dağılmamıştı. Tıraşı düzgündü. Bir gece önce nişanlısı kaybolan, evinde kanlı yüzük bulunan bir adam için fazla toparlanmış görünüyordu.
Yüzünde yorgunluk vardı ama o yorgunluk bile iyi yerleştirilmiş gibiydi.
Sahneye çıkmadan önce aynada çalışılmış bir yas.
Gökbey’in gözleri önce Fatih’e kaydı. Sonra Deva’ya.
İşte o an, Deva bütün kalabalığın sustuğunu hissetti.
Çünkü Gökbey ona bakarken üzgün değildi.
Açtı.
Sanki onu görmeyi bekliyordu.
Sanki bütün bu karmaşanın içinde asıl istediği şey nihayet gelmişti.
“Deva,” dedi yumuşak bir sesle.
Fatih hemen bir adım öne geçti.
“Soyadıyla hitap etmeniz daha doğru olur.”
Gökbey’in gülümsemesi kısacık belirdi.
“Fatih, hâlâ başkalarının sınırlarını koruyarak kendine bir hayat kurabileceğini sanıyorsun.”
Fatih’in yüzü değişmedi.
“Bazı insanların sınırlarını biri korumazsa sen ihlal ediyorsun.”
Komiser Selim araya girdi.
“Burada kişisel hesaplaşma istemiyorum.”
Gökbey, komiseri duymamış gibi Deva’ya baktı.
“İyi misin?”
Deva gülümsedi.
Bu gülümseme sıcak değildi.
“Benim iyi olmamla ne kadar ilgilendiğinizden emin değilim.”
Gökbey’in bakışları birkaç saniye Deva’nın yüzünde kaldı. Sonra elindeki ince alyans izine baktı. Deva bu bakışın hızla inip çıktığını fark etti.
Yeterince kısa.
Yeterince gizli.
Ama yeterince kirli.
“Ben Mira’yı seviyorum,” dedi Gökbey.
Deva ona doğru bir adım attı.
“O zaman onun nerede olduğunu söyleyin.”
Gökbey’in gözlerinde ilk kez küçük bir gölge belirdi.
“Keşke bilsem.”
“Evinizde onun yüzüğü bulundu.”
“Sizce ben, eğer Mira’ya zarar vermiş olsaydım, yüzüğü kendi evimde mi bırakırdım?”
“Bazı insanlar yakalanmak istemez,” dedi Deva. “Bazıları ise bulunmak ister.”
Gökbey gülümsedi.
Bu kez gülüşü yalnızca Deva’ya aitti.
“Beni çözmeye çalışmanı seviyorum.”
Fatih’in çenesi gerildi.
Deva’nın içinden soğuk bir öfke yükseldi. Gökbey’in cümleleri hep çift anlamlıydı. Herkesin duyabileceği kadar masum, Deva’nın anlayabileceği kadar çıplak.
“Ben sizi çözmeye çalışmıyorum,” dedi Deva. “Sizi durdurmaya çalışıyorum.”
Gökbey başını hafifçe yana eğdi.
“Henüz benden emin değilsin.”
Deva cevap vermedi.
Çünkü haklıydı.
Bu en sinir bozucu kısımdı.
Gökbey suçlu gibi duruyordu. Tehlikeli gibi konuşuyordu. Deva’ya bakışı hastalıklıydı. Fakat bir katil fazla görünür olduğunda, bazen sahnenin arkasında başka biri olurdu.
Komiser Selim, elindeki delil poşetini kaldırdı.
“Yüzüğü görmek ister misiniz?”
Deva’nın boğazı düğümlendi ama başını salladı.
Poşetin içinde Mira’nın nişan yüzüğü vardı.
İnce, zarif, beyaz altın bir yüzük.
Taşının kenarına koyu kırmızı kan bulaşmıştı.
Deva yüzüğe baktığı anda Mira’nın ellerini hatırladı. Küçükken tırnaklarını yiyen, üniversitede ojelerini hep acele süren, nişan gecesi yüzüğünü herkese utana utana gösteren Mira.
“Kan testi yapılacak mı?” diye sordu.
Komiser Selim başını salladı.
“Laboratuvara gidecek. Ama kan taze değil. En az birkaç günlük gibi görünüyor.”
“Birkaç günlük mü?” dedi Deva.
Bu, Mira kaybolmadan önce demekti.
Fatih de aynı şeyi fark etmişti.
“Yani yüzükteki kan Mira’nın kaybolduğu geceye ait olmayabilir,” dedi.
Komiser Selim, “Olabilir,” dedi. “Bu da işi daha garip hale getiriyor.”
Gökbey sakince konuştu.
“Mira bazen yüzüğünü çıkarırdı.”
Deva ona döndü.
“Ne zaman?”
“Rahatsız olduğunda. Dar geldiğini söylerdi.”
“Yalan,” dedi Deva.
Herkes ona baktı.
Gökbey’in yüzü ilk kez sertleşti.
Deva devam etti.
“Mira o yüzüğü hiç çıkarmazdı. Çünkü çıkardığında senin fark edeceğini biliyordu.”
Gökbey’in gözleri karardı.
“Beni ne sanıyorsun?”
Deva yaklaşmadı. Sesini de yükseltmedi.
“Asıl soru bu değil.”
“Neymiş asıl soru?”
Deva gözlerini ondan ayırmadan cevap verdi.
“Mira seni ne sanıyordu?”
Bu kez Gökbey sustu.
Kısa bir sessizlik oldu.
Fakat o sessizlikte Deva bir şey gördü.
Gökbey’in öfkesi değil.
Korkusu.
O an Deva anladı: Mira bir şey öğrenmişti.
Ve Gökbey, Mira’nın ne öğrendiğini biliyordu.
Gökbey’in salonu kusursuzdu.
Duvarlarda pahalı tablolar, koyu yeşil kadife koltuklar, siyah mermer sehpa, kitaplıkta titizlikle dizilmiş sanat kitapları. Her obje, “ben seçildim” der gibiydi. Hiçbir şey rastgele değildi.
Deva böyle evlerden nefret etti.
Çünkü insan yaşanmışlık değil, vitrin hissediyordu.
Komiser Selim, yüzüğün bulunduğu yeri gösterdi. Salonun köşesinde, şöminenin üzerindeki küçük seramik kutunun içinden çıkmıştı.
Deva kutuya baktı.
“Bu kutuyu kim açtı?”
“Temizlikçi,” dedi komiser. “Sabah gelmiş. Kutunun kapağı aralıkmış. Yüzüğü görünce polisi aramış.”
Fatih, “Temizlikçi ne zamandır çalışıyor?” diye sordu.
“Altı yıldır.”
“Gökbey’le ilişkisi?”
Komiser Selim ona yan baktı.
“Sorguyu biz yapıyoruz, avukat bey.”
Fatih susmadı.
“Bazen sizden önce doğru soruyu soruyorum diye sinirlenmeniz gerekmiyor.”
Deva’nın dudaklarının kenarı hafifçe kıpırdadı. Bu gerginliğin içinde bile Fatih’in kuru ciddiyeti garip şekilde güven veriyordu.
Gökbey salonun kapısında durmuş onları izliyordu.
Deva onun varlığını teninde hissediyordu. Bu his romantik değildi. Daha çok karanlık bir odada arkanda biri olduğunu bilmek gibiydi.
Döndü.
“Beni izlemeyi bırakın.”
Gökbey’in yüzünde masum bir ifade belirdi.
“Evimdesiniz.”
“Ve yine de sınırı aşan sizsiniz.”
Gökbey yavaşça içeri girdi. Fatih anında Deva’nın yanında belirdi.
Gökbey bunu fark etti. Bakışları Fatih’in Deva’ya olan mesafesine indi. Sonra tekrar Deva’nın yüzüne çıktı.
“Korkuyor musun?” diye sordu.
Deva cevap vermedi.
Gökbey bir adım daha yaklaştı. Sesini alçalttı.
“Korktuğunda sesin değişiyor. Yayında bunu çok iyi saklıyorsun ama yakından…”
Fatih sertçe araya girdi.
“Yeter.”
Gökbey gülümsemedi. Bu kez yüzü boştu.
“Sen onun ne zaman korktuğunu nereden bileceksin, Fatih?”
Fatih’in sesi buz gibiydi.
“Şu anda senden tiksindiğini anlayacak kadar yakınım.”
Gökbey’in gözlerinde karanlık bir parıltı belirdi.
Komiser Selim yüksek sesle, “İkiniz de dışarı,” dedi.
Ama Deva yerinden kıpırdamadı.
Çünkü şöminenin üzerindeki seramik kutunun altında bir şey fark etmişti.
Toz.
Daha doğrusu tozun içinde parmakla çizilmiş gibi duran ince bir iz.
Kutunun altı yakın zamanda yerinden oynatılmıştı.
Ama iz yalnızca kutunun etrafında değildi. Şöminenin arka duvarına doğru uzanıyordu. Orada minik bir çıkıntı vardı. Tablo askısı gibi görünen küçük metal bir parça.
Deva yaklaşınca Fatih de onu izledi.
“Ne oldu?”
Deva parmağıyla duvardaki çıkıntıyı gösterdi.
“Bu tablo için fazla alçak.”
Komiser Selim de yaklaştı.
Fatih duvara dikkatle baktı. Metal parçanın hemen altında belli belirsiz bir çizgi vardı.
Gizli bir kapak.
Komiser eldivenli eliyle bastırdı. Duvarın küçük bir paneli içeri doğru açıldı.
İçinden soğuk bir hava değil, ağır bir koku çıktı.
Parfüm.
Gökbey’in parfümü.
Ağır, odunsu, boğucu.
Deva o kokuyu nişan gecesinden hatırlıyordu.
Gizli bölmenin içinde küçük bir kutu vardı. Siyah kadife kaplı.
Komiser Selim kutuyu çıkardı. Açtı.
İçinde birkaç eşya vardı.
Bir kadın tokası.
Bir kurumuş gül yaprağı.
Eski bir fotoğraf parçası.
Ve küçük bir USB bellek.
Deva’nın kalbi hızlandı.
Fotoğraf parçasını görünce eli istemsizce ağzına gitti.
Çünkü fotoğrafta kendisi vardı.
Uzaktan çekilmişti.
Radyo binasından çıkarken.
Altına tarih atılmıştı.
Mira’nın nişanından iki hafta önce.
Fatih’in sesi sert çıktı.
“Bunu açıklayacak mısınız?”
Gökbey’in yüzü ilk kez tamamen ifadesizleşti.
“Bunlar benim değil.”
Deva ona baktı.
“Evinizin gizli bölmesinden çıktı.”
“Biri koymuş.”
Komiser Selim kuru bir sesle sordu.
“Kim?”
Gökbey cevap vermedi.
Deva yavaşça USB belleğe baktı.
“Bunu açabilir miyiz?”
Komiser, “Olay yeri incelemeye gidecek,” dedi.
Fatih, “Kopyası alınmadan kimse dokunmasın,” diye ekledi.
Gökbey’in yüzünde panik yoktu.
Ama gözleri USB’den ayrılmıyordu.
İşte o an Deva bir şey anladı.
Gökbey, kutudaki fotoğraftan korkmuyordu.
USB’den korkuyordu.
Öğleye doğru Deva, Fatih’le birlikte Nişantaşı’ndan çıktı.
Polis, Gökbey’i resmi ifade için merkeze götürecekti. Gökbey apartmanın girişinde dururken Deva’ya son kez baktı.
Bu bakışta ne yas vardı ne panik.
Sahiplenme vardı.
Gökbey kalabalığın içinden ona doğru eğildi ve yalnızca onun duyabileceği kadar alçak sesle konuştu.
“Benden korktuğunu söyleyebilirsin Deva.”
Deva cevap vermedi.
Gökbey’in dudakları belli belirsiz kıvrıldı.
“Ama beni merak ettiğini inkâr edemezsin.”
Deva’nın içinden öfke yükseldi.
Tam cevap verecekken Fatih kolunu hafifçe önüne koydu. Dokunmadı. Sadece araya sınır çekti.
Gökbey bu hareketi gördü.
Gözleri Fatih’in eline indi. Sonra Deva’ya döndü.
“Dikkat et,” dedi. “Bazı erkekler korurken de sahiplenir.”
Fatih’in yüzü gerildi ama susmayı seçti.
Deva ise Gökbey’e baktı.
“Senin hatan bu,” dedi. “Herkesi kendin gibi sanıyorsun.”
Gökbey’in gülümsemesi silindi.
Polis onu arabaya bindirdi.
Kapı kapandı.
Ve ilk kez Deva, Gökbey’in kontrolünü kaybetmeye başladığını gördü.
Ama bu onu rahatlatmadı.
Çünkü kontrolünü kaybeden bir saplantılı insan, daha tehlikeli olurdu.
Fatih’in arabasında uzun süre konuşmadılar.
Deva camdan dışarı bakıyordu. İstanbul, gün ışığında bile karanlık görünüyordu. Her sokakta bir göz, her camda bir yansıma, her telefonda bilinmeyen bir numara varmış gibi hissediyordu.
Fatih sessizliği bozdu.
“Gökbey’in sizi provoke etmesine izin vermeyin.”
Deva gülümsedi.
“Bu bir avukat tavsiyesi mi?”
“Hayır.”
“Neydi o zaman?”
Fatih kısa bir an sustu.
“Kişisel.”
Deva ona baktı.
Bu tek kelime, arabanın içindeki havayı değiştirdi.
Fatih Feryal kolay kolay kişisel alana girecek biri değildi. Her şeyi mesafeli, ölçülü, yasal sınırlarla çevriliydi. Ama Deva onun da bu olayın içinde yalnızca avukat olarak bulunmadığını hissediyordu.
“Lara Somer’i tanıyor muydunuz?” diye sordu.
Fatih’in yüzü sertleşti.
“Hayır.”
“Bu cevap çok hızlı geldi.”
“Çünkü tanımıyordum.”
“Ama dosyası sizdeydi.”
Fatih direksiyona baktı.
“Lara’nın abisi eski bir müvekkilimdi. Dosyayı bana o getirdi. Kardeşinin intihar ettiğine inanmıyordu.”
“Peki siz?”
“Ben de inanmıyordum.”
“Neden?”
Fatih’in sesi alçaldı.
“Çünkü Lara ölmeden bir hafta önce bana ulaşmaya çalışmış.”
Deva dondu.
“Size mi?”
“Evet.”
“Ne için?”
“Bilmiyorum. Görüşemedik.”
Deva onu izledi.
“Ve bunu bana şimdi söylüyorsunuz.”
Fatih’in çenesi sıkıldı.
“Size gereksiz bilgi vermek istemedim.”
“Gereksiz mi?” Deva’nın sesi yükseldi. “Gökbey’in eski sevgilisi ölmeden önce size ulaşmaya çalışmış, sonra Mira’yı aramış, şimdi Mira kayıp ve siz bunun gereksiz bilgi olduğunu mu düşündünüz?”
Fatih arabayı kenara çekti.
Motor çalışmaya devam ediyordu.
İkisi de birkaç saniye suskun kaldı.
Sonra Fatih Deva’ya döndü.
“Haklısınız.”
Deva beklemediği bu cevap karşısında kısa süre sustu.
Fatih devam etti.
“Size baştan söylemeliydim. Ama olayın nereye gittiğinden emin değildim.”
“Şimdi emin misiniz?”
“Hayır.”
“Harika,” dedi Deva acı bir gülümsemeyle. “Hepimiz körüz yani.”
Fatih’in bakışları yumuşamadı ama sesi biraz alçaldı.
“Kör değiliz. Sadece birinin özellikle yanlış yere bakmamızı istediğini düşünüyorum.”
Deva camdan dışarı baktı.
“Gökbey mi?”
“Belki.”
“Belki değilse?”
Fatih cevap vermedi.
Çünkü ikisi de aynı şeyi düşünüyordu.
Gökbey canavar olabilirdi.
Ama katil başka biri de olabilirdi.
Ve bu başka biri, Gökbey’in saplantısını kusursuz bir perde gibi kullanıyordu.
Akşamüstü polis merkezinden haber geldi.
Yüzükteki kanın ön incelemesi tamamlanmıştı.
Kan Mira’ya ait değildi.
Deva haberi aldığında Fatih’in bürosundaydı. Komiser Selim telefonda kısa konuşmuştu. Detay vermemişti. Sadece merkeze gelmeleri gerektiğini söylemişti.
Deva telefonu kapattığında yüzü solmuştu.
Fatih anladı.
“Mira’nın değil mi?”
Deva başını salladı.
“Değil.”
Fatih derin bir nefes aldı.
“Bu iyi haber.”
Deva gözlerini ona çevirdi.
“Hayır,” dedi. “Bu sadece Mira’nın kanı olmadığı anlamına gelir. Başka birinin kanı olduğu anlamına da gelir.”
Fatih cevap veremedi.
Tam o sırada Deva’nın telefonu bir bildirim sesi çıkardı.
Bilinmeyen numara.
Bir fotoğraf.
Deva’nın eli bu kez titremedi. Fotoğrafı açtı.
Görüntü karanlıktı.
Bir masa.
Masanın üzerinde Mira’nın nişan yüzüğünün benzeri bir yüzük vardı.
Yanında beyaz bir zarf.
Ve zarfın üzerinde kırmızıyla yazılmış tek kelime:
“SIRADAKİ.”
Fotoğrafın altında bir mesaj vardı.
“Kan onun değil diye sevinme. Kan her zaman sahibine geri döner.”
Deva fotoğrafı Fatih’e gösterdi.
Fatih’in yüzü sertleşti.
“Bu neresi?”
Deva fotoğrafı büyüttü. Masanın kenarında küçük bir detay vardı. Ahşabın üzerine kazınmış bir harf.
L.
Lara.
Deva’nın kalbi hızlandı.
“Bu masa…” dedi.
Fatih eğildi, fotoğrafa baktı.
Deva yutkundu.
“Adalar’daki yazlıkta böyle bir masa vardı.”
Fatih’in gözleri ona döndü.
“Mira’nın yazlığı mı?”
Deva başını iki yana salladı.
“Hayır.”
Sesi neredeyse fısıltıydı.
“Lara Somer’in öldüğü ev.”
Telefon tekrar titredi.
Bu kez mesaj değil, ses kaydı gelmişti.
Deva, Fatih’e baktı.
Fatih başıyla onayladı.
Deva kaydı açtı.
Önce rüzgâr sesi duyuldu.
Sonra bir kadın sesi.
Titrek.
Ağlamaklı.
Ama tanıdık.
Mira.
“Deva…” dedi ses. “Eğer bunu dinliyorsan, sakın Gökbey’e inanma.”
Deva’nın gözleri doldu.
Kayıtta Mira derin bir nefes aldı.
Sonra arkadan bir kapı gıcırtısı duyuldu.
Mira fısıldadı.
“Çünkü o gece Lara yalnız değildi.”
Ses kaydı aniden kesildi.
Deva, telefonun ekranına baktı.
Kayıt bitmişti.
Ama aynı anda yeni bir mesaj geldi.
“Bölüm bitti, Deva. Şimdi reklam arası.”
Fatih yavaşça doğruldu.
Deva’nın gözleri hâlâ ekrandaydı.
Çünkü mesajın altında bir konum paylaşılmıştı.
Adalar.
Lara’nın öldüğü ev.
Ve konumun üzerine düşen küçük not şuydu:
“Gelmezsen bu kez cesedi sen seçersin.”