İçeriğe geç

SON ARAYAN KATİLDİ

Bölüm 5 · 10 dk okuma

SON ARAYAN KATİLDİ

Bölüm 5

Mira’nın Gölgesi

BÖLÜM 5

Deva, kalabalığın içine koşarken kendi adının arkasından söylendiğini duydu.

“Deva!”

Fatih’in sesiydi.

Ama durmadı.

İskelede insanlar vapura binmek için birbirini hafifçe itiyor, şemsiyeler kapanıyor, çocuklar annelerinin ellerinden çekiştiriliyordu. Birinin omzu Deva’ya çarptı. Başka biri söylenerek kenara çekildi. Deva hiçbirini duymadı.

Gözleri yalnızca siyah kapüşonlu kadını arıyordu.

Az önce oradaydı.

Kalabalığın sonunda.

Yüzünün yarısı gölgede, dudakları titrek, gözleri korkuyla büyümüş halde ona bakmıştı.

Mira.

Ya da Mira’ya benzeyen biri.

Deva koşarken nefesi daraldı. İskele çıkışındaki turnikelerin oraya ulaştığında kalabalık üç kola ayrılıyordu: biri sahil yoluna, biri çarşıya, biri de dar bir ara sokağa doğru akıyordu.

Siyah kapüşonlu kadın ara sokağa girmişti.

Deva onu bir anlığına gördü. Kapüşonun altından çıkan koyu saçlar, Mira’nın yürürken sağ omzunu hafifçe düşük tutması, hızlı ama kararsız adımları…

“Mira!” diye bağırdı.

Kadın dönmedi.

Deva ara sokağa girdiğinde Fatih ona yetişti. Bileğini yakalamadı, kolundan çekmedi. Sadece yanına geldi ve hızını ona uydurdu.

“Tek başına koşma,” dedi nefes nefese.

“Onu gördüm.”

“Emin misin?”

Deva ona bakmadan cevap verdi.

“Hayır. Ama öğreneceğim.”

Ara sokak dar, ıslak ve loştu. Eski taş duvarların üzerinden begonviller sarkıyordu. Bir kafenin kapalı tentelerinden yağmur damlaları hâlâ yere düşüyordu. Uzakta bir köpek havladı.

Kadın sokağın sonunda sağa döndü.

Deva hızlandı.

Döndüklerinde sokak boştu.

Sadece eski bir evin önünde hafifçe sallanan demir kapı vardı.

Fatih kapıya baktı.

“Buraya girmiş olabilir.”

Deva kapıya yaklaştı. Kapının üzerindeki boya dökülmüş, paslı kilidi yarı açık kalmıştı. İçerisi küçük bir bahçeye açılıyordu. Bahçede limon ağaçları, kırık saksılar ve üzeri yosun tutmuş taş bir yol vardı.

Fatih elini kaldırdı.

“Önden ben giriyorum.”

Deva bu kez itiraz etmedi.

Çünkü boğazında yükselen duygu öfke değildi.

Korkuydu.

Mira gerçekten yaşıyorsa, neden kaçıyordu?

Ve eğer o Mira değilse, kim Deva’yı onun yüzüyle çağırıyordu?

Fatih kapıyı yavaşça itti. Gıcırtı, bahçenin sessizliğinde gereğinden fazla büyük duyuldu. İçeri girdiler. Ev eskiydi; küçük, iki katlı, muhtemelen yıllardır kullanılmayan bir ada evi. Pencerelerinin çoğu kapalıydı ama alt kattaki bir pencerenin perdesi içeriden kıpırdıyordu.

Deva bunu gördü.

Fatih de gördü.

İkisi aynı anda durdu.

“İçeride biri var,” dedi Deva.

Fatih telefonunu çıkardı.

“Komiseri arıyorum.”

“Ararsan kaçar.”

“Aramazsam ölme ihtimalimiz artar.”

“Şu an bunu tartışamayız.”

“Tam olarak şu an tartışmamız gerekiyor.”

Deva ona döndü. Sesini alçalttı.

“Fatih, o Mira olabilir.”

Fatih’in bakışları sertliğini kaybetmedi ama içinde bir şey yumuşadı.

“Ya değilse?”

Deva cevap veremedi.

Çünkü o ihtimal daha korkunçtu.

Fatih telefonu kulağına götürdü ama konuşmaya başlamadan önce evin içinden bir ses geldi.

Çok hafif.

Bir kadın sesi.

“Deva…”

Deva’nın gözleri büyüdü.

Bu kez netti.

Mira’nın sesiydi.

Ya da Mira’nın sesini mükemmel taklit eden birinin.

Deva, Fatih’i beklemeden kapıya yöneldi.

“Deva, dur.”

Ama Deva kapıyı açmıştı bile.

İçeri adım attığı anda rutubet ve eski ahşap kokusu yüzüne çarptı. Ev karanlıktı. Girişte küçük bir hol, sağda salon, solda mutfak vardı. Yerlerde toz vardı ama bazı bölgeler ayak izleriyle bozulmuştu.

Yeni izler.

Fatih hemen arkasından girdi.

“Ses nereden geldi?”

Deva cevap vermedi. Dinledi.

Üst kattan ince bir tıkırtı geldi.

Sonra bir fısıltı.

“Buradayım.”

Deva’nın gözleri doldu.

“Mira?”

Üst kattan cevap gelmedi.

Fatih, Deva’nın önüne geçti.

“Bu fazla kolay.”

“Ne?”

“Bizi tam istediği yere getiriyor.”

Deva merdivenlere baktı. Her basamak karanlığa çıkıyordu.

“Bazen biri gerçekten yardım ister.”

“Bazen de katil senin en duymak istediğin sesi kullanır.”

Bu cümle Deva’nın içine saplandı.

Çünkü doğruydu.

Mira’nın sesini duymayı her şeyden çok istiyordu. Bu yüzden en kolay onunla kandırılabilirdi.

Fatih yavaşça merdivenleri çıkmaya başladı. Deva onun hemen arkasındaydı. Üst kata vardıklarında küçük bir koridorla karşılaştılar. Koridorun sonunda tek bir oda vardı. Kapısı aralıktı.

İçeriden ışık sızıyordu.

Deva’nın nefesi hızlandı.

Kapıya yaklaştılar.

Fatih bir eliyle kapıyı itti.

Odanın ortasında bir sandalye vardı.

Sandalyenin üzerinde siyah bir kapüşonlu mont.

Montun üstüne uzun koyu renk saç tutamları yerleştirilmişti.

Deva’nın midesi bulandı.

Bu Mira değildi.

Bu bir sahneydi.

Sandalye karşısındaki masada küçük bir hoparlör duruyordu. Hoparlörün ışığı yanıp sönüyordu.

Az önce duydukları ses oradan gelmişti.

Fatih hemen odayı taradı.

“Kimse yok.”

Deva masaya yaklaştı. Hoparlörün yanında beyaz bir zarf vardı.

Bu kez zarfın üzerinde yalnızca tek kelime yazıyordu:

GÖLGE

Deva zarfı açmadı.

Sadece baktı.

Fatih eldivenini takıp zarfı aldı. İçinden küçük bir hafıza kartı ve katlanmış bir not çıktı.

Notta şu yazıyordu:

“Mira’yı arıyorsun.
Ama Mira seni aramaya başladığında artık çok geçti.”

Deva’nın sesi fısıltıya dönüştü.

“Bu ne demek?”

Fatih hafıza kartını delil poşeti gibi kullanmak için cebinden küçük bir kılıf çıkardı.

“Bunu hemen polise vermeliyiz.”

Deva ona döndü.

“Hayır. Önce izlemeliyiz.”

“Bu delil.”

“Ve belki de Mira’nın hayatta olduğunu gösteren tek şey.”

Fatih bir süre ona baktı.

“Burada izleyemeyiz.”

“Büronda izleriz.”

“Polise haber vermeden olmaz.”

“Komiser Selim’e haber verirsin. Ama kartı önce biz görürüz.”

Fatih’in yüzü sertleşti.

“Bu sizi tehlikeye atıyor.”

Deva ona bir adım yaklaştı.

“Ben zaten tehlikenin içindeyim. Sadece artık gözlerim kapalı yürümek istemiyorum.”

Fatih cevap vermedi.

Çünkü Deva’nın söyledikleri mantıksızdı ama haksız değildi.

O sırada aşağıdan bir kapı çarpma sesi geldi.

İkisi de dondu.

Fatih hemen koridora çıktı.

“Burada kal.”

Deva bu kez arkasından bağırmadı.

Çünkü kapı sesiyle birlikte odadaki hoparlör yeniden çalışmıştı.

Önce cızırtı geldi.

Sonra Mira’nın sesi.

Bu kez kayıt değildi.

Sanki canlıydı.

“Deva… sakın ona güvenme.”

Deva’nın kanı çekildi.

Hoparlöre yaklaştı.

“Mira?”

Cızırtı.

Sonra Mira’nın sesi tekrar geldi.

“Fatih her şeyi bilmiyor.”

Deva’nın nefesi kesildi.

Aşağıdan Fatih’in ayak sesleri duyuldu. Biriyle boğuşma sesi mi, yoksa eşyaların devrilmesi mi belli değildi. Deva kapıya doğru bir adım attı ama hoparlördeki ses onu durdurdu.

“Gökbey hasta… ama katil yalnız değil.”

Deva’nın gözleri büyüdü.

“Mira, neredesin?”

Cızırtı arttı.

Sonra Mira çok hızlı, korkuyla fısıldadı.

“Beni bulmak istiyorsan annemin sakladığı kutuya bak.”

Deva dondu.

Annemin.

Mira’nın annesi.

Yani Deva’nın halası: Neriman.

Hoparlör sustu.

Deva birkaç saniye kımıldayamadı. Sonra cihazı eline aldı, arkasına baktı. Küçük bir telefon bağlantısıyla çalışıyordu. Ekranda bilinmeyen bir çağrı vardı ama numara görünmüyordu.

Aşağıdan Fatih’in sesi geldi.

“Deva!”

Deva koşarak merdivenlere indi.

Alt katta Fatih salonun ortasında duruyordu. Nefes nefeseydi. Gömleğinin yakası bozulmuş, sağ kaşının üzerinde küçük bir kesik oluşmuştu. Salonun arka kapısı açıktı. Dışarıdaki bahçeye açılıyordu.

“Ne oldu?” dedi Deva.

“Biri vardı.”

“Gördün mü?”

“Kapüşonluydu. Yüzünü göremedim.”

“Kadın mı erkek mi?”

Fatih birkaç saniye düşündü.

“Emin değilim. Kısa boyluydu. Ama hızlıydı.”

Deva’nın aklı hoparlörden gelen seste kaldı.

“Ses yine geldi.”

Fatih ona döndü.

“Mira mı?”

“Evet.”

“Ne dedi?”

Deva bir an tereddüt etti.

Fatih her şeyi bilmiyor.

Bu cümleyi ona söylemeli miydi?

Fatih’in gözleri yüzünü inceliyordu. Sanki Deva’nın sustuğu yerleri de okuyabilirdi.

“Deva,” dedi. “Ne dedi?”

Deva yalan söylemek istemedi.

Ama gerçeği de tam veremedi.

“Gökbey hasta ama katil yalnız değil dedi.”

Fatih’in yüzü değişmedi.

“Başka?”

Deva onun gözlerine baktı.

İşte hikâyenin en tehlikeli yeri buydu. Birine güvenmek, ona bütün cümleleri vermek demekti. Deva henüz bunu yapamıyordu.

“Beni bulmak istiyorsan annemin sakladığı kutuya bak dedi.”

Fatih kaşlarını çattı.

“Mira’nın annesi mi?”

Deva başını salladı.

“Halam.”

Fatih bunu hemen zihninde bir yere yerleştirdi.

“Demek aileye dönüyoruz.”

Deva acı bir gülümsemeyle başını eğdi.

“Hiç çıkmamışız.”

Komiser Selim geldiğinde hava kararmaya başlamıştı.

Adadaki ikinci ev de polis şeridiyle çevrildi. Deva, Fatih ve ekipler küçük bahçede beklerken, Selim içeride inceleme yapıyordu. Bir süre sonra dışarı çıktı. Elinde delil torbasına konmuş hoparlör vardı.

“Bunu kim kurduysa işi biliyor,” dedi.

Fatih sordu.

“Canlı bağlantı mı?”

“Muhtemelen. Ama teknik ekip bakacak.”

Deva, “Mira olabilir mi?” diye sordu.

Selim ona döndü.

“Olabilir. Ya da biri onun eski ses kayıtlarını kullanıp canlıymış gibi oynatıyor olabilir.”

Deva’nın içi düştü.

Bunu duymak istemiyordu.

Ama mümkün olduğunu biliyordu.

Selim devam etti.

“Ev kime ait biliyor musunuz?”

Fatih, “Lara’nın ailesine ait olabilir mi?” dedi.

Selim başını iki yana salladı.

“Hayır. Bu ev yedi yıl önce satılmış.”

Deva sordu.

“Kime?”

Selim’in bakışı bir anlığına Fatih’e kaydı.

Sonra Deva’ya döndü.

“Neriman Karaca’ya.”

Deva’nın nefesi kesildi.

Halasının kızlık soyadı.

Mira’nın annesi.

“İmkânsız,” dedi Deva.

Selim ifadesizce baktı.

“Tapu kaydı öyle söylemiyor.”

Fatih, Deva’ya döndü.

“Siz bu evi biliyor muydunuz?”

“Hayır.”

“Peki Mira?”

Deva’nın sesi zayıfladı.

“Bilmiyorum.”

Aslında biliyordu.

Mira son birkaç ayda adaya sık sık gitmişti. Deva bunu sorduğunda “annemin eski işleri” demişti. Deva o zaman önemsememişti. Herkesin annesiyle ilgili sıkıcı evrak işleri olabilirdi.

Ama bu artık evrak değildi.

Bu saklanmış bir evdi.

Saklanmış bir geçmiş.

Ve belki de saklanmış bir cinayet.

Selim not defterine baktı.

“Bu Neriman Hanım’la hemen konuşmamız gerekiyor.”

Deva başını kaldırdı.

“Ben de geleceğim.”

“Hayır,” dedi Fatih ve Selim aynı anda.

Deva ikisine baktı.

“Ne güzel. İlk kez aynı fikirde oldunuz.”

Fatih’in sesi sakindi ama kesin.

“Şu an anneniz ya da halanız demiyorum; Mira’nın annesi bu olayın içinde bir şekilde geçiyor. Sizin duygusal tepkiniz soru sormayı zorlaştırır.”

Deva öfkeyle güldü.

“Ben psikoloğum. Duygusal tepkinin ne zaman soru sormayı bozduğunu gayet iyi bilirim.”

Selim araya girdi.

“Ve şu an bozuyor.”

Deva ona döndü.

Komiserin sesi sert değildi. Hatta alışılmadık biçimde yumuşaktı.

“Bakın, kuzeniniz kayıp. Size tehdit geliyor. Katil sizi özellikle oyuna çekiyor. Bu durumda bazı kapılardan içeri sizin değil, bizim girmemiz gerekir.”

Deva cevap vermedi.

Çünkü yine haklılardı.

Ve haklı olmaları sinir bozucuydu.

İstanbul’a döndüklerinde gece çökmüştü.

Fatih, Deva’yı doğrudan evine bırakmayı teklif etti. Deva kabul etmedi. Kendi evine hâlâ girmek istemiyordu ama Fatih’in bürosuna da dönmek istemiyordu. Orası artık güvenli bir alan gibi değil, bir bekleme odası gibi hissettiriyordu.

“Beni halamın evine götür,” dedi.

Fatih direksiyondaki elini sıktı.

“Deva.”

“Oraya gitmeyeceğim demedim mi? Evet, dediniz. Ama ben de sizi dinleyeceğimi söylemedim.”

“Bu çok tehlikeli.”

“Her şey tehlikeli.”

“Polis önce konuşmalı.”

“Polis konuşana kadar halam kutuyu yok ederse?”

Fatih sustu.

Deva bunun onun da aklına yattığını gördü.

“Bak,” dedi Deva, sesi bu kez daha yumuşaktı. “İçeri girip hesap sormayacağım. Sadece kutunun ne olabileceğini anlamaya çalışacağım. Belki çocukluğumuzdan bir şeydir. Belki Mira’nın bahsettiği kutuyu ben görmüşümdür.”

Fatih yola bakıyordu.

“Bana her şeyi söylüyor musun?”

Deva’nın içi sıkıştı.

Hoparlörden gelen cümle yeniden zihninde belirdi.

Fatih her şeyi bilmiyor.

Deva camdan dışarı baktı.

“Sen bana her şeyi söylüyor musun?”

Fatih cevap vermedi.

Bu cevap, hayır demekten farksızdı.

Deva da sustu.

Aralarındaki sessizlik bu kez ağırdı. Önceki sessizliklerde dikkat, gerilim, hatta bazen garip bir yakınlık vardı. Bu sessizlikte sır vardı.

Fatih arabayı Kadıköy’e doğru sürdü.

Neriman’ın evi, Bostancı’da eski bir apartmandaydı. Mira çocukken yaz tatillerinde, bayramlarda, aile yemeklerinde o evde büyümüştü. Deva da öyle. Geniş salon, dantelli örtüler, vitrin içinde hiç kullanılmayan kahve fincanları, koridorda lavanta kokusu…

Bütün aile sırları böyle evlerde saklanırdı.

Temiz görünen, düzenli, sessiz evlerde.

Apartmanın önüne geldiklerinde Deva’nın telefonu çaldı.

Ekranda Gökbey’in adı yazıyordu.

Deva’nın içi buz kesti.

Fatih de ekrana baktı.

“Açma.”

Deva bu kez telefonu açmadı.

Çağrı kesildi.

Hemen ardından mesaj geldi.

“Onun evine gitme.”

Deva ekrana baktı.

Gökbey biliyordu.

Gökbey, onların nereye geldiğini biliyordu.

İkinci mesaj geldi.

“Bazı kadınlar annelerinden daha tehlikeli sırlar miras alır.”

Fatih telefonu eline aldı, mesajı okudu. Yüzü karardı.

“Bizi takip ediyor.”

Deva apartmana baktı.

Üçüncü katın ışığı yanıyordu.

Halasının evi.

Mira’nın annesi.

Saklı kutu.

Ve Gökbey’in uyarısı.

Deva kapıyı açtı.

Fatih hemen indi.

“Beraber çıkıyoruz.”

Bu kez Deva itiraz etmedi.

Merdivenleri çıktıklarında apartman sessizdi. Üçüncü kata vardılar. Neriman’ın kapısının önünde küçük bir paspas vardı. Üzerinde “Hoş geldiniz” yazıyordu.

Paspasın altında hafif bir kabarıklık vardı.

Deva çömeldi.

Fatih hemen, “Dokunma,” dedi.

Ama Deva paspasın kenarını çoktan kaldırmıştı.

Altında küçük bir anahtar yoktu.

Beyaz bir zarf vardı.

Üzerinde bu kez Deva’nın adı yazmıyordu.

Şöyle yazıyordu:

KIZLAR ANNELERİNİN SUSTUĞU YERDEN ÖLÜR.

Deva’nın boğazı düğümlendi.

Fatih zarfı aldı. Açtı.

İçinden eski bir fotoğraf çıktı.

Fotoğrafta üç genç kadın vardı.

Neriman.

Deva’nın annesi.

Ve hiç tanımadığı üçüncü bir kadın.

Fotoğrafın arkasında tarih yazıyordu.

1998 – Büyükada

Altında bir not vardı:

“Lara ilk değildi.”

Deva’nın elleri buz kesti.

Fatih fotoğrafa baktı.

“Bu üçüncü kadın kim?”

Deva cevap veremedi.

Çünkü kapının içeriden kilidi döndü.

Neriman kapıyı açtı.

Yüzü bembeyazdı.

Deva’nın elindeki fotoğrafı görünce dudakları titredi.

“Bunu nereden buldun?”

Deva ilk kez halasının yüzünde yas değil, suçluluk gördü.

“Bu kadın kim?” diye sordu.

Neriman’ın gözleri doldu.

Cevap vermek yerine tek bir cümle söyledi.

“Mira’yı bulmak istiyorsan, önce annenin ne sakladığını öğrenmelisin.”

Deva’nın nefesi kesildi.

“Benim annem mi?”

Neriman başını eğdi.

Ve o anda evin içinden bir telefon çalmaya başladı.

Eski, sabit hatlı bir telefon.

Keskin, rahatsız edici bir sesle.

Neriman arkasına baktı.

Yüzündeki korku büyüdü.

“Bu telefon yıllardır bağlı değil,” dedi.

Telefon çalmaya devam etti.

Bir kez.

İki kez.

Üç kez.

Deva içeri girdi.

Fatih arkasından geldi.

Salonun köşesindeki eski telefon çalıyordu.

Deva ahizeye baktı.

Neriman fısıldadı.

“Açma.”

Ama Deva artık bütün hayatı boyunca açmaması söylenen kapıların önünde durmaktan yorulmuştu.

Ahizeyi kaldırdı.

Hiç konuşmadı.

Karşıdan önce nefes sesi geldi.

Sonra o ses.

Sakin.

Boğuk.

Tanıdık.

“Sonunda aile albümünü açtın, Deva.”

Deva’nın eli ahizede sıkılaştı.

“Sen kimsin?”

Adam hafifçe güldü.

“Ben mi?”

Kısa bir sessizlik oldu.

Sonra ses, Deva’nın kanını donduran cümleyi söyledi.

“Ben annenin öldü sandığı kişiyim.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.