Malikanenin dışından gelen o vahşi uluma, pencerelerin eski camlarını zangırdattı. Julian’ın o her zaman yumuşak ve insansı duran yüz hatları bir anda gerildi; gözleri tamamen kehribar rengine dönerken, dudaklarının arasından tehditkar bir hırıltı yükseldi.
Adrian ne olduğunu anlamadan, Julian onu tek hamlede şöminenin yanındaki devasa kitaplığın arkasına, gizli bir girintiye doğru çekti. Julian’ın elleri o kadar güçlü ve hızlıydı ki, Adrian sadece odanın içinde bir rüzgar estiğini hissedebildi.
"Burada kal ve ne duyarsan duy sakın sesini çıkarma," diye fısıldadı Julian. Bakışlarında Adrian’ı koruma arzusuyla yanıp tutuşan asırlık bir yemin vardı. "Gelenler, benim gibi insanlığına tutunmaya çalışanlar değil."
Kapıdaki Düşman
Daha Julian sözünü bitiremeden, malikanenin ağır meşe giriş kapısı büyük bir gürültüyle patladı. İçeriye giren şey bir insan ya da sıradan bir vampir değildi. Adımları ağır, nefes alışları hırıltılı ve karanlıktı.
Julian kütüphanenin ortasına doğru cesurca bir adım attı. "Beni nasıl buldun, Viktor?" dedi, sesi adeta buz keserek.
Karanlığın içinden, Julian’ın aksine tamamen vahşi, mermer gibi soğuk ve acımasız yüz hatlarına sahip bir vampir belirdi. Üzerindeki deri ceket çamur ve kurumuş kan içindeydi. Viktor, Julian’ın tam tersiydi; o asırlık ruhunu insanları katletmek ve güçlenmek için kullanan bir canavardı.
"160 yıldır aynı Solgun hatıranın peşinden koşuyorsun, Julian," dedi Viktor, alaycı ve tiksindirici bir gülüşle. "Ama kokuyu alabiliyorum... İçeride bir insan var. Hem de çok tanıdık, taze bir koku bu. Yoksa yine geçmişteki o meşhur hataya mı düştün?"
Viktor’un gözleri kütüphaneyi vahşi bir iştahla taradı ve tam Adrian’ın saklandığı kitaplığın olduğu noktaya kilitlendi.
Kütüphanedeki Savaş
Viktor aniden Adrian’ın olduğu yöne doğru fırladı. Ama Julian daha hızlıydı. Viktor’un havada önünü keserek onu kütüphanenin büyük ahşap masasına doğru fırlattı. Devasa masa büyük bir gürültüyle ikiye bölündü; toz, kıymıklar ve eski kitap sayfaları havada uçuştu.
Adrian saklandığı yerden savaşı izlerken nefesini tamamen tutmuştu. Julian, Viktor’un boğazına yapışıp onu duvara çiviledi. Julian'ın yüzündeki o mor damarlar tamamen belirginleşmiş, gözleri öfkeyle parlıyordu.
"Ona dokunursan seni bu kasabanın altına gömerim!" diye kükredi Julian.
Aniden Viktor, elindeki antik, gümüş bir hançeri Julian’ın böğrüne sapladı. Julian acı bir çığlık atarak geri çekildi. Hançerin üzerindeki garip armadan sızan bir tür zehir, Julian’ın dizlerinin üzerine çökmesine neden oldu. Tenindeki o canlılık ve insansı sıcaklık bir anda Solgun bir ölüm rengine döndü.
Adrian'ın Kararı
Viktor, acı içinde kıvranan Julian’ı arkasında bırakarak kitaplığa, Adrian’ın üzerine doğru yürümeye başladı. "Şimdi görelim bakalım, bu Solgun hatıra ne kadar tatlıymış..."
Adrian korkudan titriyordu ama Julian’ın onun için canını feda edişini görmek içindeki tüm korkuyu sildi ve büyük bir cesareti uyandırdı. Yerde, Lera’nın az önce düşürdüğü o eski, ağır günlüğü fark etti. Viktor tam kitaplığın arkasına elini uzattığı anda, Adrian tüm gücüyle günlüğü Viktor'un yüzüne doğru fırlattı ve şöminenin yanındaki demir korayı kapıp vahşice öne fırladı.
Demir korayı Viktor’un omzuna saplamayı başardı. Viktor acıyla sarsıldı, bir insanın ona zarar vermesine inanılmaz sinirlenerek Adrian’ı sertçe yere fırlattı. Adrian başını yere çarpıp hafifçe sersemlerken, Viktor onun üzerine eğildi. O sırada Adrian’ın boynundan sızan küçük bir damla kanın kokusu tüm odayı doldurdu.
Tam Viktor dişlerini geçirmek üzereyken, Julian acıya meydan okuyarak ayağa kalktı. Gözleri tamamen siyaha bürünmüştü. Viktor’u arkasından yakaladığı gibi odadaki şöminenin yanan ateşine doğru fırlattı. Viktor acı çığlıklar atarak pencerelerden birini kırdı ve karanlık ormanın derinliklerine doğru kaçtı.
Kanın Mührü
Oda yeniden ölümcül bir sessizliğe gömüldüğünde, Julian hırpalanmış ve Solgun bir halde Adrian’ın yanına çöktü. Yarasından siyah, zehirli bir kan sızıyordu ve durumu hiç iyi durmuyordu.
Adrian, başının dönmesine aldırmadan Julian’ın yüzünü ellerinin arasına aldı. "Julian... İyi misin? Lütfen dayan," diye yalvardı.
Julian titreyen eliyle Adrian'ın boynundaki o küçük sıyrığa, akan kan damlasına dokundu. Bakışlarındaki açlık, keder ve koruma arzusu birbirine karışmıştı. Kendi yarası yüzünden ölmek üzereydi ama hala Adrian’ı düşünüyordu.
Adrian, Julian'ın parmağındaki antik gümüş yüzüğe baktı, sonra kendi boynundaki kanı parmağına alıp Julian’ın dudaklarına sürdü. "Yaşamak için buna ihtiyacın var. Kendini tutma, iç şunu."
Julian bir an tereddüt etti, asırlık merhametiyle Adrian'a zarar vermekten, kontrolünü kaybetmekten deli gibi korktu. Ama Adrian’ın güven ve kararlılık dolu bakışlarını görünce, gözlerini kapatıp o kanı kabul etti. O an, malikanenin ortasında sadece bir sır değil; iki farklı dünya, hayat ve ölüm geri dönülmez bir şekilde birbirine mühürlendi.